HESAP BÖYLE VERİLİR

 
 

 

 

2

fena olmasına imkân olmadığı gibi hepsinin birden Reha tarafından kadro harici edilmesi de şüphesiz aklın alacağı şey değildir. Hakikat şudur ki, kendisiyle birlikte çalışmak kabil olmadığı için İsmet Rasin, Atsız, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Nurullah Banman, Sami Karayel gibi Türkçüler Reha Oğuzla ilgilerini kesmişlerdir. "Aramızdan çıkardık" de-mek için ortada bir şirket veya cemiyetin bulunması icap ederdi. Böy-le bir şey olmadığı için "aradan çıkarmak" değil, "ilgiyi kesmek" bahis mevzuu olabilir. Fakat eğer muhakkak "aradan çıkarmak" fiili mevcut-sa bunun bir "çokluk" tarafından bir "ferd"e tatbik edilmesi zaruri olur ki bu takdirde de aradan çıkarılanın birçok Türkçüler karşısında tek kalmış olan Reha Oğuz olması gerekir.

Emek ve zaman harcayarak yazdığım bu satırlara acımakla beraber isnatları reddetmek mecburiyetinde bulunduğum için bütün bu işleri anlatmak ve Türkçü efkârı umumiye ye bu meselenin iç yüzünü gös-termek artık benim için bir vazife haline gelmiştir. Gereken yerlerde şahit ve vesika göstererek istemeye istemeye bazı şeyleri açığa vu-racağım için esef duyuyorum. Fakat buna mecbur edildiğim için de her halde mazurum:

1938 yazında idi. Bir gün Maltepe’deki evime bir genç gelerek benimle (benle değil) görüşmek istediğini söyledi. Çantasında birçok kâğıtlar, dosyalar, yazılar olan bu genç, kendisini "Orhan Türkkan" diye tanıt-tıktan sonra cebinden bir kâğıt çıkararak bana uzattı ve: - "Hâlâ bu fikirde misiniz?" diye sordu. Kâğıda baktım: Vaktiyle "Atsız Mecmu-a"da çıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü idi ki:

Hey arkadaş!
Bu yolda ben de coşkun bir selim;
Beraberiz seninle... İşte elinde elim.
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim
Ölümüne, gamına, tipisine, karına.

mısralarından ibaretti. Aktörce hareketlerden hoşlanmadığım için bu "numara" hiç de hoşuma gitmedi. Arkası ne gelecek diye düşünerek ve samimî duygulanma makes olarak: - "Evet, hâlâ bu fikirdeyim" di-ye cevap verdim. Tiyatro başlıyordu. Karşımdaki genç "öyleyse konu-şabiliriz" diyerek çantasını açtı. Bir yandan da anlatmağa başladı.

Dedi ki:

"Türkçü bir mecmua çıkaracağız. Türkçülüğü yaymak için bir cemiyet kurduk. Mecmua bu cemiyetin organı olacak. Sizden de yardım istiyo-ruz. "

"Nasıl bir cemiyet? İçinde kimler var? Kaç kişisiniz? Reisiniz kim?" di-ye sordum.

"Cemiyetimiz gizlidir. Seksen kişi kadar varız. Reisimiz Avni Motun-dur" diye cevap verdi. Avni Motun adını ilk defa işittiğim gibi daha ye-ni gördüğüm bir gencin gizli bir cemiyetten dem vurmasını nasıl karşı-layacağım da belliydi. Kendisine, cemiyet azasını teşkil eden seksen kişinin kimler olduğunu sordum. Ankara’daki yüksek tahsil ve lise ta-lebeleri olduğu söyledi.

"Mecmua çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister; onu nereden bulacaksınız?" diye sordum. Bunun üzerine, Ankara Lisesinde edebiyat öğretmenleri olan Fevziye Abdullah’ın, yazı mü-dürlüğünü üzerine aldığını söyledi. Çok değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Onun da cemiyetten olup olmadı-ğını sorup menfi cevap alınca bana bahsolunan şeylerde hakikate uy-mayan birçok noktalar bulunduğunu anladım.

Orhan Türkkan, kendisini ve sözlerini şüphe ile karşıladığımı görünce kendilerinin, vaktiyle çıkardığım "Atsız Mecmua" ve "Orhun"dan millî feyz aldıklarını, kendi çıkacakları "Ergenekon"un da "Atsız Mecmua" ve "Orhun" yolunda gideceğini söyleyerek dil dökmeğe başladı, ve çantasından çıkardığı kâğıtlara bakarak programlarını anlattı. Bu, ya-man bir programdı. Felsefe, içtimaiyat, ruhiyat, tarih, şiir, roman, siyaset ve her şey vardı. Yüzlerce eser yazacaklardı. Binlerce sata-caklardı. Şunu bunu yapacaklardı. Velhasıl birçok

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>