|
fena olmasına
imkân olmadığı gibi hepsinin birden Reha tarafından kadro harici
edilmesi de şüphesiz aklın alacağı şey değildir. Hakikat şudur
ki, kendisiyle birlikte çalışmak kabil olmadığı için İsmet Rasin,
Atsız, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Nurullah Banman, Sami Karayel
gibi Türkçüler Reha Oğuzla ilgilerini kesmişlerdir. "Aramızdan
çıkardık" de-mek için ortada bir şirket veya cemiyetin bulunması
icap ederdi. Böy-le bir şey olmadığı için "aradan çıkarmak"
değil, "ilgiyi kesmek" bahis mevzuu olabilir. Fakat eğer
muhakkak "aradan çıkarmak" fiili mevcut-sa bunun bir "çokluk"
tarafından bir "ferd"e tatbik edilmesi zaruri olur ki bu
takdirde de aradan çıkarılanın birçok Türkçüler karşısında tek
kalmış olan Reha Oğuz olması gerekir.
Emek ve zaman
harcayarak yazdığım bu satırlara acımakla beraber isnatları
reddetmek mecburiyetinde bulunduğum için bütün bu işleri
anlatmak ve Türkçü efkârı umumiye ye bu meselenin iç yüzünü gös-termek
artık benim için bir vazife haline gelmiştir. Gereken yerlerde
şahit ve vesika göstererek istemeye istemeye bazı şeyleri açığa
vu-racağım için esef duyuyorum. Fakat buna mecbur edildiğim için
de her halde mazurum:
1938 yazında
idi. Bir gün Maltepe’deki evime bir genç gelerek benimle (benle
değil) görüşmek istediğini söyledi. Çantasında birçok kâğıtlar,
dosyalar, yazılar olan bu genç, kendisini "Orhan Türkkan" diye
tanıt-tıktan sonra cebinden bir kâğıt çıkararak bana uzattı ve:
- "Hâlâ bu fikirde misiniz?" diye sordu. Kâğıda baktım: Vaktiyle
"Atsız Mecmu-a"da çıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü idi
ki:
Hey arkadaş!
Bu yolda ben de coşkun bir selim;
Beraberiz seninle... İşte elinde elim.
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim
Ölümüne, gamına, tipisine, karına. |
mısralarından
ibaretti. Aktörce hareketlerden hoşlanmadığım için bu "numara"
hiç de hoşuma gitmedi. Arkası ne gelecek diye düşünerek ve
samimî duygulanma makes olarak: - "Evet, hâlâ bu fikirdeyim"
di-ye cevap verdim. Tiyatro başlıyordu. Karşımdaki genç "öyleyse
konu-şabiliriz" diyerek çantasını açtı. Bir yandan da anlatmağa
başladı.
Dedi ki:
"Türkçü bir
mecmua çıkaracağız. Türkçülüğü yaymak için bir cemiyet kurduk.
Mecmua bu cemiyetin organı olacak. Sizden de yardım istiyo-ruz.
"
"Nasıl bir
cemiyet? İçinde kimler var? Kaç kişisiniz? Reisiniz kim?" di-ye
sordum.
"Cemiyetimiz
gizlidir. Seksen kişi kadar varız. Reisimiz Avni Motun-dur" diye
cevap verdi. Avni Motun adını ilk defa işittiğim gibi daha ye-ni
gördüğüm bir gencin gizli bir cemiyetten dem vurmasını nasıl
karşı-layacağım da belliydi. Kendisine, cemiyet azasını teşkil
eden seksen kişinin kimler olduğunu sordum. Ankara’daki yüksek
tahsil ve lise ta-lebeleri olduğu söyledi.
"Mecmua
çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister; onu
nereden bulacaksınız?" diye sordum. Bunun üzerine, Ankara
Lisesinde edebiyat öğretmenleri olan Fevziye Abdullah’ın, yazı
mü-dürlüğünü üzerine aldığını söyledi. Çok değerli bir edebiyat
öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Onun da cemiyetten
olup olmadı-ğını sorup menfi cevap alınca bana bahsolunan
şeylerde hakikate uy-mayan birçok noktalar bulunduğunu anladım.
Orhan
Türkkan, kendisini ve sözlerini şüphe ile karşıladığımı görünce
kendilerinin, vaktiyle çıkardığım "Atsız Mecmua" ve "Orhun"dan
millî feyz aldıklarını, kendi çıkacakları "Ergenekon"un da
"Atsız Mecmua" ve "Orhun" yolunda gideceğini söyleyerek dil
dökmeğe başladı, ve çantasından çıkardığı kâğıtlara bakarak
programlarını anlattı. Bu, ya-man bir programdı. Felsefe,
içtimaiyat, ruhiyat, tarih, şiir, roman, siyaset ve her şey
vardı. Yüzlerce eser yazacaklardı. Binlerce sata-caklardı. Şunu
bunu yapacaklardı. Velhasıl birçok
|