HESAP BÖYLE VERİLİR

 
 

 

 

3

fiillerin istikbal sığalarını tasrif ederek buna bir hayli projelerden bahsetti. Sonra "şu yazıyı nasıl buluyorsunuz" diyerek çantadan çıkan bir yazıyı uzun uzun okudu. Her halde kendisinin pek hoşuna gittiği anlaşılan bu yazı hiçbir fikrî değeri olmayan alelade bir edebiyattı.

Uzun konuşmaların sonunda benden yazı istediği zaman henüz kendi-lerini tanımadığımı, yazı vermek için de dergilerini görmemin şart ol-duğunu söyledim. O zaman:

"—Atsız Mecmuada çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize ala-bilir miyiz?" diye sordu. "Alabilirsiniz" dedim. İlk görüşmemiz böyle bitti.

Bir müddet sonra Avrupa şehirlerinin birisinden bir kart aldım. "Reha Oğuz Türkkan" imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardeşiydi. Ankara’ya döndükten sonra da mektuplar yazmağa, "Er-genekon" hakkında izahat vermeğe, Türkçülük için ne şekilde çalışma-ya hazırlandıklarından bahsetmeğe başladı. O da gizli cemiyet tera-nesinden dem vuruyor, büyük projelerden söz açıyordu. Hâlbuki ben gizli cemiyetin de, onun reisi diye tanıtılan Avni Motunun da bir hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü meşhur Kun yabgusu "Mete"nin adının daha doğru söylenişi olan "Motun"u bizde birkaç Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri atan da Hüseyin Namık Or-kundu. Belliydi ki Hüseyin Namıkla temasta bulunup ondan da yazı al-maya çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan duymuş ve muhayyel bir Avni’nin sonuna ekleyerek esrarengiz bir şahsiyet yaratmıştı. Mak-sat da esrarlı bir hava meydana getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motunun mutlak vekâletini alarak onun adına söz yürütmekti.

Nihayet 10 ikinci teşrin 1938'de aylık "Ergenekon" dergisinin ilk sayısı çıktı. Daha önce benden, tanıdığım Türkçülerin adreslerini istemişler, ben de göndermiştim. Ergenekon’un ilk sayısından onlara da onar, yirmişer tane yolladıklarını, benim adımı vererek kendilerini reklâm ettiklerini, Ergenekon’u satmaları için de birer mektup yazdıklarını sonra öğrendim. Kendilerine gizli bir cemiyet azası süsü veren bu gençlere karşı o zamana kadar duyduğum şey yalnız bir güvensizlikti. Fakat Ergenekon’un ilk sayısındaki "Tarihin Ve Tekâmülün Amili" adlı yazıyı görünce, kendisini dâhi sanan pek toy bir genç karşısında bu-lunduğumu anladım.

Bu ilk sayıya benim eski manzumelerimden birini almışlar ve altına "Bozkurt" diye imza atmışlardı. Bu manzume evvelce imzamla çıkmış olduğu için benim olduğunu herkes biliyordu. Onun için buna aldırma-dım. Yoksa şimdi Gök Börü de iddia olunduğu gibi onların dergilerine yazı yazmaktan çekindiğim için başka bir imza ile çıkmasını istemiş değildim. Bilâkis onlar benim manzumemin altına kasten "Bozkurt" imzasını atarak kendi lehlerine propaganda yapıyorlar, "Atsız bizim cemiyetimizdendir, fakat kendi imzasını koymağa şimdilik mezun olmadığı için Bozkurt imzasıyla yazıyor" diye rivayetler çıkarıyorlardı. Bunları epey sonra Öğrendim ve anladım ki bu plân, yani benim manzumemin Bozkurt imzasıyla çıkması, dostlarımı "işte Atsız da Bozkurtçudur" diyerek kendi aralarına almak için hazırlanmış bir inan-dırma vesilesidir.

Fakat Ergenekon ilk sayısındaki şaheser asıl bu değildi. Bu, "Tarihin Ve Tekâmülün Âmili" başlıklı yazı idi. Bunu Reha Oğuz yazmış ise de başka bir gencin imzasını atmıştı. Sebep de bu yazının Reha Oğuzu göklere çıkaran bir methiye olmasıydı. Bu yazı o kadar garip bir yazı idi ki onu okuyan ve benim tavsiyemle kendisine satmak için on tane mecmua gönderilen bir arkadaş, paketi açmağa bile lüzum görmeden mecmuaları olduğu gibi geri göndermişti. Hakkı da vardı. Çünkü bu yazıda mühim keşfiyat yapılıyor ve lise mezunu bir genç ilmi ve tarihi baştanbaşa değiştiriyordu. Bakın, bu şaheserden size bazı satırları aynen alıyorum:

Bu önsözü yazmamı rica eden Oğuzun mektubunu alınca, bir an dü-şündüm: Avrupa da bile akisler uyandıracak olan bir eseri takdim ede-cektim!

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>