|
fiillerin
istikbal sığalarını tasrif ederek buna bir hayli projelerden
bahsetti. Sonra "şu yazıyı nasıl buluyorsunuz" diyerek çantadan
çıkan bir yazıyı uzun uzun okudu. Her halde kendisinin pek
hoşuna gittiği anlaşılan bu yazı hiçbir fikrî değeri olmayan
alelade bir edebiyattı.
Uzun
konuşmaların sonunda benden yazı istediği zaman henüz kendi-lerini
tanımadığımı, yazı vermek için de dergilerini görmemin şart ol-duğunu
söyledim. O zaman:
"—Atsız
Mecmuada çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize ala-bilir
miyiz?" diye sordu. "Alabilirsiniz" dedim. İlk görüşmemiz böyle
bitti.
Bir müddet
sonra Avrupa şehirlerinin birisinden bir kart aldım. "Reha Oğuz
Türkkan" imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın
kardeşiydi. Ankara’ya döndükten sonra da mektuplar yazmağa, "Er-genekon"
hakkında izahat vermeğe, Türkçülük için ne şekilde çalışma-ya
hazırlandıklarından bahsetmeğe başladı. O da gizli cemiyet tera-nesinden
dem vuruyor, büyük projelerden söz açıyordu. Hâlbuki ben gizli
cemiyetin de, onun reisi diye tanıtılan Avni Motunun da bir
hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü meşhur Kun yabgusu
"Mete"nin adının daha doğru söylenişi olan "Motun"u bizde birkaç
Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri atan da
Hüseyin Namık Or-kundu. Belliydi ki Hüseyin Namıkla temasta
bulunup ondan da yazı al-maya çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı
ondan duymuş ve muhayyel bir Avni’nin sonuna ekleyerek
esrarengiz bir şahsiyet yaratmıştı. Mak-sat da esrarlı bir hava
meydana getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motunun
mutlak vekâletini alarak onun adına söz yürütmekti.
Nihayet 10
ikinci teşrin 1938'de aylık "Ergenekon" dergisinin ilk sayısı
çıktı. Daha önce benden, tanıdığım Türkçülerin adreslerini
istemişler, ben de göndermiştim. Ergenekon’un ilk sayısından
onlara da onar, yirmişer tane yolladıklarını, benim adımı
vererek kendilerini reklâm ettiklerini, Ergenekon’u satmaları
için de birer mektup yazdıklarını sonra öğrendim. Kendilerine
gizli bir cemiyet azası süsü veren bu gençlere karşı o zamana
kadar duyduğum şey yalnız bir güvensizlikti. Fakat Ergenekon’un
ilk sayısındaki "Tarihin Ve Tekâmülün Amili" adlı yazıyı
görünce, kendisini dâhi sanan pek toy bir genç karşısında bu-lunduğumu
anladım.
Bu ilk sayıya
benim eski manzumelerimden birini almışlar ve altına "Bozkurt"
diye imza atmışlardı. Bu manzume evvelce imzamla çıkmış olduğu
için benim olduğunu herkes biliyordu. Onun için buna aldırma-dım.
Yoksa şimdi Gök Börü de iddia olunduğu gibi onların dergilerine
yazı yazmaktan çekindiğim için başka bir imza ile çıkmasını
istemiş değildim. Bilâkis onlar benim manzumemin altına kasten
"Bozkurt" imzasını atarak kendi lehlerine propaganda yapıyorlar,
"Atsız bizim cemiyetimizdendir, fakat kendi imzasını koymağa
şimdilik mezun olmadığı için Bozkurt imzasıyla yazıyor" diye
rivayetler çıkarıyorlardı. Bunları epey sonra Öğrendim ve
anladım ki bu plân, yani benim manzumemin Bozkurt imzasıyla
çıkması, dostlarımı "işte Atsız da Bozkurtçudur" diyerek kendi
aralarına almak için hazırlanmış bir inan-dırma vesilesidir.
Fakat
Ergenekon ilk sayısındaki şaheser asıl bu değildi. Bu, "Tarihin
Ve Tekâmülün Âmili" başlıklı yazı idi. Bunu Reha Oğuz yazmış ise
de başka bir gencin imzasını atmıştı. Sebep de bu yazının Reha
Oğuzu göklere çıkaran bir methiye olmasıydı. Bu yazı o kadar
garip bir yazı idi ki onu okuyan ve benim tavsiyemle kendisine
satmak için on tane mecmua gönderilen bir arkadaş, paketi açmağa
bile lüzum görmeden mecmuaları olduğu gibi geri göndermişti.
Hakkı da vardı. Çünkü bu yazıda mühim keşfiyat yapılıyor ve lise
mezunu bir genç ilmi ve tarihi baştanbaşa değiştiriyordu. Bakın,
bu şaheserden size bazı satırları aynen alıyorum:
Bu önsözü
yazmamı rica eden Oğuzun mektubunu alınca, bir an dü-şündüm:
Avrupa da bile akisler uyandıracak olan bir eseri takdim ede-cektim!
|