Hürriyet ve demokrasi, eski rejimlerin
baskısından ve çok defa bu baskıların keyfî oluşundan doğdu. Baskı
idareleri insan haysiyetine aykırı olduğu için insanlar,
özellikle aydın kimseler bu rejimlere karşı geldi; bunun sonunda
hürriyet ve demokrasi rejimleri doğdu.
Sosyal bir gelişme ile bu rejimlere kavuşan
ülkelerde hürriyetin ve demokrasinin kötüye kullanıldığı şimdiye
kadar pek görülmedi. Fakat sosyal merhaleleri geçmeden, sırf
taklitle demokrat olan memleketlerde hürriyetin de, demokrasinin
de yozlaştığı inkâr olunmaz bir gerçektir.
Düşünce ve davranış hürriyetlerinin makul,
haysiyetli ve başkalarına zarar verici olmaması icap eder. Fikir
hürriyeti vardır diye her sapık fikir ortaya pervasızca atılırsa
bunun ne korkunç kargaşalıklara kadar varacağı kestirilemez.
İngiltere'den sonra hürriyet ve demokrasinin
anayurdu sayılan Fransa'da, Birinci Cihan savaşından sonraki
başbakanlardan Yahudi ve sosyalist Blum, toplumu temelinden
sarsacak bir fikri, fikir hürriyeti adına ortaya atmış,
erkeklerin kız kardeşleriyle evlenmelerini teşvik etmişti.
Fikir olmasına bu da bir fikirdi. Tarihte de
eski Mısır Firavunlarında görülmüş, fakat başka her insan
topluluğunda reddolunmuştu. Hele Îslâmiyet'ten önceki Türklerde
aynı oymak fertleri yakın akraba sayıldığı için başka oymaktan
kız almak mecburiyeti Türk türesinin baş ilkelerinden biri
olmuştu.
Blum'un ortaya attığı fikrin ırk sağlığı
bakımından olan büyük zararlarını şöyle bir tarafa atsak bile,
binlerce yıllık sosyal düzeni çökertip ahlâkî kargaşalığa yol
açmaktan başka ne faydası olacaktı? Belliydi ki bu herze,
Fransız milletini bozup yıkmak için öne sürülmüştü. Bu türlü
fikir kepazelikleriyle bulanan Fransızlar bunun yemişlerini 2.
Cihan Savaşında devşirdi: Millî ülkü ile aşılanmış 800.000 Alman
askeri, Majino'nun arkasına gizlenmiş olan iki buçuk milyonluk
Fransız ordusunu, hem Majino'yu iki yerinden delerek, hem de
Belçika'dan inerek on, onbeş günde darmadağın etti. Fransız
şerefi lekelendi. Çünkü Fransız askerleri savaşmadılar. "Ölmek
mi? Kimin için ve ne için?" sloganlarıyla sadece kaçtılar.
İnsanı hayvandan ayıran özellikler konuşma ve
düşünmeden önce, fikri uğruna ölmesi ve utanmasıdır. Utanma
duygusu, ahlâkın, namusun ve şerefin temellerinden
biridir. Bir toplumu yıkmak istiyor musun? Önce ondaki utanma
duygusunu kaldırmalısın. Bu iş, Türkiye'de yıllardan beri
yapılmaktadır.
Birkaç yıl önce Kadeş gemisiyle Çanakkale
Şehitlerini sözde ziyarete giden kızlı erkekli yüzlerce
üniversitelinin gemide ve karadaki rezilâne davranışları o
zamanki gazete ve dergilere geçmiş, fotoğraflar yayınlanmış
fakat hiçbir kovuşturma yapılmadan hükümet tarafından örtbas
edilmişti.
Şimdi de solcuların, sözde milliyetçilikle
eğlenmek için şurada burada söyledikleri sözler millî duyguyu
şiddetle incitiyor. Mehmed Akif in, Çanakkale Şehitleri için
yazdığı o eşsiz şiirin:
"Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker" mısraını
söyledikten sonra buna "ayağa kalk ve üstündeki tozları silkele"
herzesini eklemeleri insan haysiyetsizliğinin ve şerefsizliğinin
en büyük örneğinden başka bir şey değildir. Böyle bir düşüklüğe
çingenelerde bile rastlanamaz.
İnsanlar mizah ve şaka yapabilirler. Fakat
bazı konular vardır ki onlar asla şakaya gelmez. Orada ciddî
olmak insanlık borcudur. Bayrakla alay edemezsin. Millî tarihle
eğlenemezsin. Kuranı mizah konusu yapamazsın. Aile namusunu hiçe
sayamazsın. Bunlar millî mukaddesattandır. Millî mukaddesatı
olmayan millet, millet değil hayvan sürüşüdür.
Bayrak aslında bir kumaş parçasıdır ama bir
millet onu sembol haline getirmiş ve uğrunda yüzyıllarca kan
dökmüştür. Bayrağa bez parçası diye baktıktan sonra her şeye bir
kulp takmak, insanı insan yapan her konuyu inkâr etmek
mümkündür. Zaman zaman böyle inkarcılar çıkmıştır. Bunlar
tımarhane dışında yaşayan psikopatlardır. Kötülüğün savunmasını
yapmak, iyiliğin ve ahlâkın savunulmasından çok kolay olduğu
için hanların sözlerinde adamın gözlerini kamaştıracak: bazı
noktalar elbette vardır.
Bugün uzay çağında yaşamamıza rağmen
insanlarda gerek geçmiş zamanlardan gelen, gerekse medeniyetin
yarattığı ruh hastalıklarından doğan gayrı tabiilikler gönüllere
rahatsızlık verecek kadar çoktur. İnsanlar bir fikre ve inanca
bağlanmak zorundadır. Sarılacak düşünce ve inanç bulamayan
insanların, tıpkı yemeklerindeki kalsiyum eksikliğini duvar
yalamakla gideren küçük çocuklar gibi, anormal düşüncelere ve
inançlara bağlanmasını tabiî karşılamak gerekir. Türk milletinin
millî ülküsü olan Türkçülüğe son elli yıldan beri hükümetler
eliyle darbe indirilmeseydi, bu ülkü, bütün milletlerde olduğu
gibi beslenseydi bu günkü manevî huzursuzluk asla görülmeyecek;
millet, düşman kamplarına ayrılmayacaktı. Türkçülüğe vurulunca
onun yerini maddî veya manevî mükâfatlar vaat eden komünizm,
particilik, nurculuk, Süleymancılık, ümmetçilik, masonluk,
kozmopolitlik aldı. Bir de Kıbrıs davasının kritik günlerindeki
şahane millî birlik manzarasını düşünün. Bu manzara millî
ülkünün bir milleti nasıl şahlandırdığına, nasıl güçlendirdiğine
en büyük tanıktır.
Türkçülük itilip, Türkçülere faşist,
kafatasçı falan denilmeye başlayınca Türkistan Türkleri dramını
umursamayanlar Lumumba'ya, Gevara'ya, Viyetnam'a destanlar
yazmaya başladılar. Hattâ Türklüğü inkâr ederek bizim,
Hititler'in devamı olan, dil bakımından Türkleşmiş bir Anadolu
milleti olduğumuzu iddia ettiler. Bütün bu anormal davranışlar
taraftar kazanıyordu. Çünkü milleti kenetleyen, tutkal
eritilmişti.
Bu şartlar altında birisi çıksa da: "Türkçe geri bir dildir.
Bu dille yüksek bilim, felsefe ve edebiyat yapılamaz. Onun için
resmî dil olarak Fransızcayı kabul edelim" deyip bir dernek
kursa bu demeğin yüzlerce, belki binlerce üye bulacağına hiç
şüpheniz olmasın. Zaten 1932 yıllarında, şimdi ölmüş olan bir
profesör, ortaya böyle bir iddia atmıştı.
Son zamanlarda yurdumuzda görülen anormal
davranışlardan biri de bir numaralı vatan Haini ve Islav tohumu
Nâzım Hikmetof Yoldaşı büyük şair ve büyük yurtsever olarak öne
sürmek hususundaki gayretlerdir. Turancıların sıkı yönetim,
mahkemesindeki beraatini "delil kifayetsizliği" ne
bağlayan akıllı kişilere göre bir numaralı hainin vaktiyle
giydiği hüküm adlî yanlışlık veya kasıttır.
Nâzım Hikmetof büyük bir yurtsevermiş...
Kendi vatanını Moskof'a peşkeş çekmenin adı
yurtseverlik olduktan sonra dünyada güdülmeyecek iddia kalmaz:
Dünya dört köşedir. Şeyh Said isyanı büyük bir yurtseverlik
ayaklanmasıdır. Hacıhüsrevli yankesici Çingene karıları sosyal
adaleti sağlayan fedakârlardır, v.b..
Yurtsever adam yurt dışına çıkınca kendi
yurdu aleyhinde bulunmaz, beni Stalin yarattı demez, yabancı
soyadı almaz, radyolarda memleket aleyhine konuşmazdı, Daha önce
de bir iki defa tekrarladığımız bu sözleri yeniden söylemeye
zorlayan sebep bir savcının Nâzım Hikmetof'u savunurken
göklere çıkaran bir yazısı oldu: Cumhuriyet gazetesinin 15 Mart
1968 tarihli sayısının "Görüşler" sayfasında "Faruk Sükan'a Açık
Mektup" başlığı ile ortaya çıkan bu yazıyı Koyulhisar Savası
Şiar Yalçın adında bir vatandaş (ama ne vatandaş) yazmıştır.
Kanık Sükan'ın Millet Meclisindeki bütçe görüşmeleri
sırasında, Türk hâkimleri tarafından mahkûm edilmiş Nâzım
Hikmeti hâlâ büyük bir Türk şairi sayıp saymadığını Çetin
Altan'a sormasını konu olarak alan bu açık mektup şu fikir
incilerini ihtiva ediyor:
Nâzım Hikmet bir ideolojiye inanmış, namuslu
ve vatanperver bir insandır. Bazı kişilerin gayretkeşlikleri
yüzünden haksız yere mahkûm edilmiş olduğu da yayınlanmış
belgelerle sabittir. Bu itibarla, Nâzım Hikmeti ideolojisinden
ve mahkûmiyetinden dolayı tezyif etmeye, küçük düşürmeğe
kimsenin hakkı yoktur. Olgun ve kültürlü bir insansak kişiliğine
hürmet etmemiz lâzımdır.
Farzı muhal olarak, Nâzım Hikmet'in kötü,
ahlâksız bir insan, hattâ bir vatan haini olduğunu kabul edecek
olsak dahi, bu onun bütün medenî dünyaya ün salmış olan büyük
şairlik vasfına zerre kadar halel getirmez. Oscar Wilde,
Rimbauve Verlaine birer homoseksüel, son ikisi belki birer
serseri idiler. François Villon iki defa idama mahkûm edilmiş
bir haydut, bir katildi. Böyle olduğu halde İngiliz ve Fransız
edebiyatının medarı iftiharları olmaktan çıkmamışlardır, işte bu
bakımdan da, Nâzım Hikmet hakkındaki sözlerini Faruk Sükan'ın
dirayetine yakıştıramadık.
Şahsî kanaatimize çekinmeden ifade edebiliriz
ki Nâzım Hikmet yalnız Türkiye'nin değil, belki dünyanın
yetiştirdiği en büyük şairlerden biri ve son derece namuslu ve
vatansever bir insandır.
Şiar Yalçın Koyulhisar C. Savası
Bir hukuk adamının bir vatan hainini
vatansever diye övmesine söyleyecek söz bulamıyor, bu savcının,
üstüne aldığı konularda delilleri hangi mantıkla toplayacağını
düşünmek bile istemiyoruz. Herhalde bu sava hiç düşünmeden
konuşuyor. Böyle olmasaydı Nâzım Hikmetof'u dünya edebiyatları
çerçevesinde mütalaa etmeye kalkmazdı. Acaba dünya edebiyatını ne
kadar biliyor? Edebiyat Fakültesi mezunu olduğum halde bunun
hakkında ben bile bir şey bilmiyorum. Türk edebiyatına gelince
acaba neler biliyor? Yoksa Türk edebiyatı deyince Orhan Veli
misilli birkaç zavallının tekerlemelerini mi kastediyor?
Uygurlar ve Karahanlılar'dan başlayarak Yahya Kemal'e kadar
gelen ünlü Türk şairleri arasında kaç tanesini biliyor? Bunları
okusa anlayabilir mi? Acaba hangi edebiyat öğretmeninden feyz
aldı?
Bir devlet memuru olan savcının bir bakana
çıkış yaparken bir sayılı vatan hainini savunması kanun
bakımından suç değilse dünyada suç kalmıyor demektir. Bu türlü
yazıları okuyup bunların cezasız kaldığını gören Türk
çocuklarını yarın nasıl birer vatandaş olacağını kestirmek güç
değildir.
Nâzım Hikmetof'un başka bir savunulması da
aşırı solcu yazarlardan İlhan Selçuk tarafından 19 Mart 1968
tarihli Cumhuriyet'te yapıldı: Yahudi asıllı Rus Bolşeviği
Erenburg, hatıralarında komünizmin ilk yıllarını anlatırken,
Nâzım Hikmetof'tan da bahsetmiş ve Nâzım'ın, Stalin'in büstünü
görmeye bile tahammül edemediğini yazmış. O halde Nâzım Hikmetof'un "beni Stalin yarattı" demesi hakkındaki haber doğru
olamazmış.
Bu mantık karşısında da insan epsem kalıyor.
Hiçbir vatan haini, hiçbir hırsız, hiçbir fahişe, anasından
hain, hırsız ve fahişe olarak doğmaz. Onların da çocukluk, ilk
gençlik, hattâ belki de olgunluk çağlarına kadar geçen namuslu
bir hayatları olabilir. Fakat bu, onları, daha sonraki
suçlarıyla hain, hırsız veya fahişe olmaktan kurtaramaz. Nâzım
Hikmetof, Moskova'daki ilk yıllarında, daha çok Marks ve
Lenin'in tesirindeyken belki Stalin'in büstüne sinirlenmiştir.
Fakat sonra da pekâlâ "beni Stalin yarattı" demiştir. Bunu
demeye de mecburdu. Demeseydi daha ilk aylarında ya kalp
sektesinden, ya da apandisit krizinden ölebilirdi.
Cihan Savaşının son yıllarında Nâzım Hikmetof
bir Türk vatanseveriydi. Yaralı Hayalet diye de bir savaş sonu
manzumesi yazmıştı. Bunlara bakarak nasıl onun için
milliyetçidir denemezse, Erenburg'un naklettiği olaya göre de
"beni Stalin yarattı" dememiştir diye iddia olunamaz.
Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Bugünkü
kanunlarımız hürriyetin ve demokrasinin kötüye kullanılmasına,
milletin zehirlenmesine engel olamayacak açıklıklarla malûldür.
Atatürk Kanunu ile ona hakaret etmek nasıl yasaklanmış ise yeni
bir kanunla da vatan hainlerinin, ahlâksızlıkların, toplumu
soysuzlaştıracak şeylerin övülmesi yasak edilmeli ve bir "Millî
Kültürü ve Ahlâka Korumı Kanunu" çıkarılmalıdır. Öyle sanıyorum
ki bu konuda iki büyük partiden başka CKMP, MP, GP de birleşerek
tam bir millî birlik halinde ortaya bir eser çıkarabilirler.
Ötüken Nisan 1968, Salı: 52