1961 Anayasasının temel hak ve hürriyetlere
ait bir 11. maddesi vardır ki, korkunç bir şeydir ve ne gariptir
ki, bu madde değiştirilmesin diye inatla direnenler var.
11. madde şudur:
Temel hak ve hürriyetler anayasanın özüne
ve ruhuna uygun olarak ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun, kamu
yararı, genel ahlâk, kamu düzeni, sosyal adalet ve millî
güvenlik gibi sebeplerle de olsa, bir hakkın ve hürriyetin özüne
dokunamaz.
Demek, insanın temel hakları denen
"özgürlükler!" o kadar mühim ki, devlet buna kamu yararlan için
dokunamıyor.
Hatta genel ahlâk için de dokunamıyor.
Hatta kamu düzenini sağlamak için de
dokunamıyor.
Hatta sosyal adalet için de dokunamıyor. Ve
hatta, millî güvenlik için de dokunamıyor.
Yani fertlerin hürriyetleri,millî güvenlikle
çatıştığı zaman millî güvenlik feda ediliyor; fert hürriyeti
sağlanıyor.
Böyle bir mantık dünyanın hiçbir yerinde
görülemez. Buna dense dense hürriyet sarhoşluğu denebilir.
Sarhoşluğun sonuçları da meydanda...
Hele bu maddenin değiştirilmemesi için en çok
inat eden İsmet İnönü'nün bu davranışına şaşmamak mümkün
değildir. Sanki, kendi iktidar çağında insan haklarına, vatandaş
hürriyetine pek saygı göstermiş, ömrü boyunca hürriyet ve hak
havarisi olmuş da, hürriyetler kısıtlanırken gönülden üzülmüş
gibi direnmesi şaşılacak, belki de gülünecek bir harekettir.
Zonguldak ve civar illerdeki vatandaşların
kömür ocaklarında zorla çalıştırılması, kan dâvası güden
ailelerin bütün fertlerinin zorla başka illere sürülmesi, Şeyh
Sait isyanından sonra doğudaki pek çok ailenin topyekûn batıya
göçürülmesi, birkaç müzevir namussuzun telkini ile Türkçülerin
tutuklanıp boşu boşuna bir buçuk yıl hapiste kalması hep onun
zamanında olmuştu.
Bundan başka "Takriri Sükûn Kanunu",
"Tedbirler Kanunu" gibi anayasaya aykırı ve hürriyetleri
sınırlayıcı kanunlar da İsmet Paşa'nın buluşudur. Şimdi bütün
bunları unutarak hürriyet bayrağını açmak, aşırı hürriyette
direnmek, akrep yuvalarının savunmasını yapmak cidden bir fâciai
mudhike oluyor.
O kanunlar zaruretti denecek. Bugün daha
şiddetli zaruretler ayan beyan ortada değil mi? "Irkçı-Turancı"
denen Türkçüler ne banka soymuş, ne adam öldürmüş, ne devlet
düzenini değiştirmeye kalkmış, hatta ne de en küçük bir suç
işlemişti. Onlar komünizm tehlikesine dikkati çekmişlerdi. Yüzde
yüz haklı oldukları da pek çabuk anlaşılmıştı. Bugün İnönü'nün
tesâhüb eder görüldüğü idam cefaları verilirse müdahalede
bulunacağını imâ ettiği (*) komünistler (banka soygunlarını,
anarşist propagandalarını, İsrail konsolosunu
(*) Komünistlerin idamına muhalefet edeceğini
söyleyen İnönü, Adnan Menderes'in idamına seyirci kalmıştır.
"Time" dergisinin 22 Eylül 1961 tarihli sayısının 25.
sayfasında, o zamanki, Hindistan elçisi Atal'ın İsmet İnönü'ye
başvurarak nüfuzunu kullanmak suretiyle idamları
durdurmasını teklif ettiği, fakat İsmet İnönü'nün bunu
reddettiği yazılıdır.
1961 Anayasası Türk milletine iyi bir düzen
getiremedi. Suç anayasada değil, onu uygulamasını bilmeyen
hükümettedir demek doğru değil. Polis üniversiteye giremez diye
tepinen hain profesörler anayasaya dayanıyordu. Ordunun desteği
ve iradesiyle, olağanüstü yetkilerle iktidara gelen Nihat Erim
hükümeti de iyi niyetine ve azmine rağmen o anayasa ile işleri
yürütemeyip sıkıyönetim ilân etmek zorunda kaldı ve anayasanın
değiştirilmesi işine girişti.
Yürürlükteki, anayasa, hukuk profesörü olan
Başbakan Nihat Erim'in ifadesine göre dünyanın en hür
anayasalarından biridir ve bizim için lüksten başka bir şey
değildir. Komünizmi serbest bırakan ülkelerin anayasalarında
bile bu kadar hürriyet yoktur.
Hürriyet, müeyyide olmadığı zaman çabuk
yozlaşan, kötüye kullanılmaya çok elverişli bir şeydir. Netekim
Türkiye'de böyle olmuş, disiplin diye bir şey kalmamış,
âdi ve siyasî suçlar hızla çoğalarak ve cezasız kalarak
memleketi uçurumun kıyısına kadar getirmiştir.
öldürmelerini bir yana bırakalım), devletin
silâhlı kuvvetleriyle beton duvarların arkasına sığınarak
saatlerce ateş teatisinde bulunmuşlardır. Yurtta komünist rejim
kurmak istedikleri anlaşılmıştır. Askerî kuvvetler arasına da
sızmışlardır. Dışardan destek gördüklerini Başbakan kaç defa
açıklamıştır.
Durum bu iken İnönü hâlâ aşırı sağ dediği
Nurcuları ve yobazları komünizmden daha tehlikeli görmekte yahut
öyle görünmektedir.
Nurcularla yobazlar beyni donmuş
zavallılardır. Onları tank ve topla silâhlandırıp "haydi,
Türkiye'yi zaptedin" deseler yine bir şey yapamazlar. Savaşın en
ateşli zamanında hepsi birden namaza durup tutsak düşerler.
Kendilerini destekleyen dış kuvvet de bizzat himmete muhtaç
zavallı Arap devletleridir.
Fakat komünistler öyle mi? Yüz yıldır bütün
dünyaya yayılıp teşkilâtlanmış, Rusya'dan sonra Çin gibi büyük
ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi orta veya küçük birkaç ülkede zorla
veya hileyle iş başına gelmiş, eski, Amerikan
cumhurbaşkanlarından birinin yardımcısını Stalin'in ajanı
yapacak ve atom sırlarım çalacak kadar başarı göstermiş bir
tehlikedir. Bu tehlikenin en tesirli tarafı kozmopolit ve
beynelmilelci yani hümanist gözükmeğidir. Her ne kadar
komünizmin. Moskof ve Çin emperyalizmi olduğu artık anlaşılmışsa
da dünyadaki, milyonlarca budala ve Türkiye'deki, birçok devşirme
döküntüsünü aldatmaya ve kullanmaya devam etmektedir.
1961 anayasasının getirdiği aşırı hürriyetler
komünizmin gelişmesine çok elverişli bir ortam yaratmıştır.
Türkiye İşçi Partisi adıyla bir komünist partisi kurulmuş, bu
par tinin son başkam Türkiye haklarından bahsetmiş, kendisine
bunun ne demek olduğu sorulunca "doğuda Kürt vatandaşlarımız yok
mu" diye cevap vermiştir.
Sıkı yönetime kadar her gün devam eden
grevler, üniversite olayları memlekette düzen bırakmamıştı.
Fertlerin grev ve toplantı hakları kısıtlanırsa düzenin
sağlanacağı belliydi. Artık "özgürlük" var diye üniversitelere
beynelmilel serserilerin resimleri asılamayacak, rektör ve dekan
odaları işgal olunamayacak, profesörler tahkir edilemeyecek,
trafik durdurulamayacaktı.
Bu çirkin davranışlar, gerçekten masum haklar
olsa bile madem ki, toplumun düzenini bozuyordu, kaldırılması
lâzımdı.
Orgenerallerin muhtırası bu büyük ihtiyacın,
son anlarda başvurulmuş tedbirinden başka bir şey değildi.
Türkiye'nin yaşaması için insan hakları denen lüzumsuz
hürriyetlerden bazılarının kaldırılması gerekiyordu. Fakat
hürriyet havarisi İsmet İnönü karşı çıkıp 11. maddeyi savundu.
12 yıl devlet başkanlığı, ondan daha fazla
yıl başbakanlık yapmış bir kimsenin, kendi zamanında devlet
selâmeti adına istiklâl mahkemeleri kurulup insanların
asıldığına şahit olmuş bir devlet adamının bu çıkış ad vermek
çok güçtür.
İsmet İnönü Takriri Sükûn ve Tedbirler
Kanunundan başka tabiî senatörlük, gibi dünya tarihinde eşi
bulunmayan bir garibeyi de icad etmiş, kişidir. Yani memlekette,
zahiri de olsa, düzen kurulsun diye kanun dişi bir müesseseyi
kanunlaştırmak marifetini göstermiştir. Peki, şimdi, düzenin
kurulması için bazı lüzumsuz hürriyetlerin kısıtlanmasıyla
Türkiye batacakmış gibi neden telâş gösteriyor Hukuk Profesörü
Nihat Erim, Alman anayasasında hürriyeti kısıcı çok şeyler
olduğunu yetkili ağızla söyledikten sonra İnönü hâlâ ne diye
direniyor? Bu direnişin, komünistleri sevindirdiğinin farkında
değil mi? Şu anda sıkı yönetim yürürlükte olduğu için yoksun
olduğumuz bazı "özgürlükler"den dolayı hiçbir şikâyetimiz yok.
Hatta memleketin ancak şimdi normal bir düzenle idare olunduğunu
söylemek çok yerinde olur.
Ücreti artmayan işçi fabrikayı işgal edip
milleti milyonlarca lira zarara sokacak, yahut sokaklara dökülüp
trafiği aksatacak, öğretmenler memur olduklarını unutup grev
yapacak (çoğu zaten ders içinde de grevdedir ya), Deniz Yolları
İşletmesi'nin 900 lira aylıklı cahil çımacıları bunu az bulup 24
saat iş başı etmeyecek, üniversiteliler "eylem" diye milyonluk
âletleri kıracak, bir kısım hain profesörler bu öğrencileri
sinsi sinsi kışkırtıp derse girmek külfetinden kurtulacak...
Fakat mukaddes insan hakları adına bunların hepsi sineye
çekilecek...
Böyle Türk devleti olmaz. Türk devleti çok
sert disiplinli devlettir. Devlet disiplinini bozanlar, yasaya
karşı gelenler şiddetle cezalandırılır. Hürriyet diye
maskaralıklara göz yumulmaz. Her yerde ve işte "sıra" ve "saygı"
hâkimdir. Şeriat düzeninin hâkim olduğu zamanlarda bile şeriat,
devlet, düzenini bozmak istidadını gösterince bir yana
atılmıştı.
Bugün dünya bir fikir ve belki, de sinir
buhranı geçiriyor. Hürriyet uğruna yapılmayan herze kalmamıştır.
Seks hürriyetleri insan denen "eşrefi mahlûkat''ı köpek
derecesine indirmek üzeredir. İslâm çağının meczup abdalları,
kalenderleri gibi Batı'da da şimdi Hipiler,.Beatles'lar türemiş,
İngiliz Kraliçesi bu heriflere asalet payesi vermiştir.
Birçok solcu profesörün tutuklanması üzerine
Ankara'daki, kara cübbelilerin yürüyüş yapmaya kalkması ve
Sıkıyönetimin dur demesi üzerine durması da aynı cinsten bir
davranıştır. Profesör olmak akıl fukarası, hatta hain olmaya
mâni değildir, Bu ahmaklar yürüyüş yapacaklarına eser yazsalardı
görevlerini yerine getirmiş olurlardı. O kabiliyetleri olmadığı
için kolay olan yürüyüşü tercih ettiler.
Ey hürriyet kahramanları! Neden, yürümediniz?
İnançlı kişiler olsaydınız dur buyruğundan değil, süngüden de
korkmazdınız. Süngüye karşı yürüyüp ökeydiniz sîze inanmış
kahramanlar denirdi. Şimdi ise sadece maskara diye
adlandırılıyorsunuz.
Haydi, diyelim ki, bu profesörler kendilerini
allâmei cihan ve dâhii zaman sayıyor da dünyayı "tüm özgürlük"le
kurtaracaklarına inanıyor. Kendilerine; "Korkma! Arkanda ben
varım" diyen ruhlar var. Ya İsmet İnönü'ye ne .diyelim?
Sen bütün siyasî hayatın boyunca,
hürriyetleri sınırla, kıs, hatta kaldır; sonra Türkiye'de
silâhlı ayaklanmaların olduğu, şehir eşkıyası denen
komünistlerin belki, de üçte birinin henüz yakalanmadığı,
başbakanın "hâlâ tehlike içindeyiz" dediği bir devrede 11.
maddenin savunmasını yap. Buna lâf kıtlığında asmalar budamak
derler.
Türkler haysiyetli yaşamak için aşın
hürriyete muhtaç değildir.
Aşırı hürriyet, sonuç olarak ahlâka,
geleneğe, millî mefahire, millî çıkara, millî güvenliğe zarar
veren hürriyet demektir.
İsmet İnönü hürriyettir diye Türk büyüklerine
sövülüp sayılmasına razı mıdır? Biri çıksa da: "Malazgird bir
vahşettir. Alp Arslan ve Romanos Diyogenis bu vahşeti idare
etmiş iki, barbardır" dese tasvib eder mi?
Eski, Fransa başbakanlarından Leon Blum'un
dediği gibi erkeklerin kız kardeşleriyle evlenmesinin ailelere
"mutluluk" sağlayacağını propaganda etmek için bir dernek
kurulmasını doğru bulur mu?
Bir gazeteci devlet sırlarını elde edip
gazetecilik görevidir diye bunları açıklasa bu hareketi
hürriyeti kullanış mı sayar, yoksa ihanet mi?
İnönü'nün en korktuğu şey geriye dönmek..
Fakat her geriye dönüş kötü değildir. Atatürk çağı
anayasasındaki, "milliyetçi" kelimesinin tekrar oraya konulusu
bir geriye dönüş olur ama şahane bir geriye dönüştür.
1961 anayasasını hazırlayanların hepsi sözde
Atatürkçülüğü kimseye vermedikleri halde onun anayasasında Türk
devletinin milliyetçi olduğu hakkındaki, kelimeyi çıkarmakla
hâtırasına ihanet etmişlerdir. Çünkü o, ömrü boyunca, milliyetçi
olduğunu tekrarlayıp durmuştur.
Günümüzde ise Türk aydınları iyice yozlaşarak
ileri insan olmayı kozmopolit olmak mânâsında anlamaya
başladılar.
Nihat Erim kabinesinin anayasayı değiştirme
çalışmaları sırasında parti başkanlarından yalnız ikisi, Turhan
Feyzioğlu ile Alparslan Türkeş yeni anayasasının milliyetçi
karakterde olması gerektiğini söylediler.
1961 anayasasının 4 milyona karşı 6 milyon
oyla kabul edildiği baklandaki, iddiaya inanmıyorum. Bu anayasaya
oy vermek için ben, belediyenin tuttuğu bir araba ile ve birçok
kişiyle birlikte dağ başı denecek kadar uzak bir yerde kurulmuş
bir çadıra gittim. Çadırda bir kutu ve bir tek memur vardı.
Halbuki, her zaman oylarımızı kasaba içindeki, okulların
bahçesinde verirdik. Bu oyların sayımı ve tasnifi kimin
kontrolünde yapıldı? Yalnız benim oy attığım kutu değil, bütün
kutular kontrolsüzdü ve memurun sütüne yahut aldığı direktife
kalmıştı. Bu sebeple 1961 anayasasını millî tasvibe mazhar olmuş
diye düşünmek imkânsızdır. Zaten Millî Birlik Komitesi
diktatörlüğü zamanında 10 milyon oy "hayır" çıksaydı ne
olacaktı? Sonuç değişecek miydi?
Şimdi başımızı kuma gömmekten vazgeçerek
artık ciddiyetle bir anayasa hazırlamaya ve bunu yalnız batı
anayasalarının kopyası olarak değil, millî örfümüzü de düşünerek
yapmaya bakalım. Bu sebeple anayasa işi yalnız hukuk
profesörlerinin değil, tarih ve sosyoloji bilginlerinin, hattâ
psikiyatri uzmanlarının da katılmasıyla yapılacak çağdaş bir
eser olmalıdır. Tabiî, gerçek bilginleri kastediyorum. Unvanında
"ordinaryüs" bulunan kara cahilleri değil...
Sözde diktatörlüğü önlemek için
cumhurbaşkanının üst üste iki, defa seçilememesi gibi mantıksız
tedbirleri bırakıp devlet başkam olmak sıfatı ile onun
yetkilerim çoğaltalım. Yalnız başbakan seçmek ve kanunları bir
defa geri göndermek gibi hemen hiç mesabesinde olan
cumhurbaşkanı haklarını çoğaltarak Türk devlet başkanlarına
yaraşır şekilde, buhranlı anlarda Meclîsi dağıtmak, olağanüstü
tedbirler almak gibi kanunî yetkiler Yerelim. Genelkurmay
Başkanlarının ordu üstündeki, otoritesini çoğaltarak onun
emekliye ayırdığı subayların. Danıştay kararıyla yine göreve
gelmesi gibi otorite kırıcı halleri önleyelim. Görev ve
yetkileri anayasada yazılı bir "Araştırma Kurulu" kurarak hızla
gelişen bilim ve tekniğe adım uydurmanın yollarını bulalım. Bir
kurultay kurarak millî tarihimizin kadro ve çerçevesini,
dilimizin gramer ve terim bulma esaslarını hasırlamaya bakalım.
Ve:
Aşırı hürriyetin, imparator kusurunda bile
anırıp yuvarlanmaktan çekinmeyen eşeklere mahsus olduğunu,
görünmem mürekkeple bütün kitapların başına yazalım...
Ötüken, 14 Eylül 1971, Sayı: 9