Önceleri milliyetçi iken sonradan sapıtarak
komünist olan, fakat düşüncelerini değiştirdiğini ispat etmedikçe
kendisine iş verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına
geçen Sabahattin Ali, "İçimizdeki Şeytan" adında bir roman çıkardı.
Bu romanın kısaltılmış şekli şudur:
Darülfünunun devamsız talebelerinden Ömer, bir
akrabasının iltiması ile Postada küçük bir memuriyet kapmış tembel
bir gençtir. İltimasına güvendiği için çok defa vazifesine de gitmez
ve şurada burada sürterek serseri bir hayat geçirir. En çok yaptığı
iş kahvelerde veya meyhanelerde oturarak bazı tanıdıkları ile vakit
geçirmektir. Hayatından hiç memnun değildir. Bu hayatın pek mühim
bir sırrı olduğunu sanmakta ve bu sırrı keşfedemediği için sıkıntı
çekmektedir. Daima hayal içinde yaşadığından kimseyle anlaşamamakta
ve bunu da kendi ruhunun anlaşılmaz derecede derin olduğuna
vermektedir. En iyi görüştüğü arkadaşı Nihat adında bir gençtir.
Ömer’in hayalperest olmasına karşılık arkadaşı hakikatlerle yüz yüze
gelmekten hoşlanmaktadır. Fakat bu da dünyada yalnız paraya değer
veren ve bazen bir lirayı karşısına koyarak saatlerce bakmaktan zevk
duyan mütereddi bir tiptir.
Ömer bir gün vapurda bir genç kız görür ve ona
âşık olur. Bu kız, yani Macide, Balıkesir de orta tahsil yapmış ve
musikiye olan büyük istidadı musiki öğretmeni Bedri tarafından
takdir olunarak teşvik olunmuş bir kızdır. Hattâ Bedri ona karşı
kayıtsız da değildir. Konservatuvarda musiki tahsiline devam için
Îstanbul gelen Macide akrabalarından bir ailenin yanında oturuyor.
Bu aile Ömer’in de akrabası olduğundan Macide ile Ömer uzaktan
akraba çıkıyorlar. Ömer, çoktandır ihmal ettiği akrabalarının evine
gidip Maddeyi tekrar görüyor. Onu konservatuvara kadar götürüp
getiriyor ve ikinci seferde ona ezelden beri duyduğu derin aşkını
itiraf ediyor. Balıkesir’in namuslu bir ailesinin mükemmel bir kızı
olan Macide de önüne ilk çıkan bu serserinin aşkını derhal kabul
ediyor. Bu her akşam buluşmalar ve eve geç dönmeler nihayet evin
dikkatini celbediyor. Zaten Maddenin babası o sıralarda ölmüş olduğu
için Macide adına gönderilen para da gelmemektedir. Bu yüzden bir
gece yine geç dönen Maddeyi evde azarlıyorlar. İzzetinefsi pek
yüksek olan genç kız da herkes uyuduktan sonra bavulunu alarak evden
kaçıyor. Böyle aksi bir işin olacağını kuvvetli bir sezgi ile bilen
Ömer zaten onu kapının önünde beklemektedir. Beraberce Ömer’in
Beyoğlundaki pansiyonuna gidiyorlar ve bu pansiyon küçük bir tek
odadan ibaret olduğu için birlikte yatıyorlar. Artık o günden
itibaren Ömer onu herkese karım diye tanıtıyor ve birbirlerine
karı-koca gözüyle bakıyorlar. Fakat o zamana kadar paraya hiç değer
vermeyen, sıkıştığı zaman şundan bundan borç almaktan çekinmeyen
Ömer, sırtına bir aileyi geçindirmenin yükünü alınca postadaki kırk
lira aylığını pek az görüyor ve daha çok para bulmanın yollarını
arıyor. Çalıştığı dairede beş çocuk babası, ihtiyar ve çok namuslu
bir muhasebeci var ki aralarındaki yaş farkına rağmen ruhen Ömerle
çok iyi anlaşmakta ve hattâ bazen Ömer gibi bir serseriden borç
istemekte, fakat Ömer de kendisinden borç istediği zaman
cebindekinin yarısını hiç düşünmeden ona vermektedir. Maddeyle
karı-koca olduklarının ferdasında bu muhasebeci bir akşam Ömer’i
rakı içmeğe davet ediyor ve bu sırada kendisi haftalardan beri
kemirmekte olan bir derdini ona açıyor. Bu dert şudur: Muhasebeci,
ahlâksız bir adam olan kayın biraderini hapisten kurtarmak için
kasadan 200 lira alıp vermiş, bunu yaparken de bu paranın hemen
ödeneceğine dair kayın biraderinin verdiği söze güvenmiştir. Kayın
biraderi tabii bu parayı ödemeyince muhasebeci büsbütün güç bir
vaziyete düşmüş ve bu yolsuzluk açığa çıkmasın diye hesaplarda
tahrif yapmağa başlamıştır. Böylelikle fasit bir dairenin içine
düşmüş olan muhasebeci günden güne erimekte ve ruhen
perişanlaşmaktadır.
Ömer, Macide’yi evine getirmiş olmasına rağmen çok
defa yine geç dönmekte, tamamen iradesiz bir genç olduğu için her
hangi bir rakı içme teklifine "dayanamamaktadır". Macide bundan ve
bilhassa Ömer’in arkadaşlarından memnun değildir. Hele karanlık
işler ardında yürüyen Nihat ve Profesör Hikmet hiç hoşuna
gitmemektedir. İyi bir insan gibi gözükmek isteyen, fakat hakikatte
fena bir ruh taşıyan Profesör Hikmet arada sırada Ömer’e para
yardımı yapmasına rağmen Ömer onu sevmemektedir. Ekseriya rakı
meclislerinde buluştukları muharrir İsmet Şeref, şair Emin Kâmil de
hep seciyesiz adamlardır. Nihat, etrafına bir takım darülfünunlu
gençleri toplamış, mecmualar ve broşürlerle memlekette milliyetçi
bir hareket yapmağa uğraşmaktadır. Fakat ne Nihat, ne de o gençler
samimî değillerdir. Hepsinin maksadı külah kapmaktır.
Bir gün Ömer, alelusul iradesizliğinin ve
boşboğazlığının tesiriyle muhasebecinin kendisine yaptığı itirafı
Nihatla Profesör Hikmete anlatmış ve Nihat bu hâdise ile fazla
alâkadar olmuştur.
Ömer ise bir gün bir dükkândan bir çift kadın
çorabı çalmış, fakat bunu istemeyerek yapmıştır. Zaten ona bütün
fenalıkları yaptıran içindeki şeytandır. Yoksa o haddizatında iyi
bir insandır. Ertesi gün Nihat, Ömer’e korkunç bir teklif yapıyor:
Muhasebeciyi tehdit ederek büyük bir miktarda para alıp kendisine
getirmesini, bununla mecmua ve kitap çıkaracaklarını söylüyor. Gerçi
Ömer ilk önce bunu kabul etmiyor, Nihad’ı kovuyor. Fakat birkaç gün
sonra kendisi için gidip muhasebeciyi tehdit ettikten sonra ondan
birçok para alıyor. Fakat bunu da yaptıran yine içindeki o mel'un
şeytandır. Nete-kim Ömer parayı aldıktan sonra hemen pişman oluyor
ve gidip bu parayı Nihad’ın kapısının altından içeriye attıktan
sonra, tramvay parası bile olmadığı için, evine yayan olarak
geliyor. Evde Macide ile Bedri kendisini beklemektedir. Ruhî bir
buhranla Bedrinin Maddeye karşı olan vaziyetinden kıskançlık duyarak
Bedriyi evinden kovuyor. Fakat Macide, derhal gidip Bedrinin gönlünü
almasını istediği için biraz önce hakaretle kovduğu adamın evine
giderek onunla barışıyor. Bedri de buna razı...
Nihat dalaverelerini çevirmekte devam ediyor.
Sık görüştüğü bir de Tatar suratlı herif var.
Romanda bunun adı söylenmiyor. Son devirde birkaç aylık veya birkaç
yıllık ömürleri olup batan küçük devletlerden birinin nazırı veya
reisi olduğu söylenmesine göre bunun da Rusyalı bir Türk olduğu
anlaşılıyor. Nihat ve arkadaşları bir takım ırkçı ve Turancı
fikirler neşrediyorlar. Meğer bunlar yabancı bir devlet hesabına
çalışıyorlarmış. Hattâ Profesör Hikmet de bunların arasında imiş.
Yabancı devletten alınan paraları ise perde arkasındaki kodamanlar
yiyip küçüklere bir şey bırakmadıklarından nihayet bunlardan
bazıları işi hükümete haber veriyorlar. Büyük tevkifat yapılıyor. Bu
arada Nihad’ın arkadaşı olduğu için Ömer de tevkif olunuyor.
Profesör Hikmet ise nüfuzlu tanıdıkları sayesinde yakasını
kurtarıyor.
Macide, Ömer’in benliğindeki bütün adiliği gördüğü
ve Ömer son zamanlarda kendisini ihmal ettiği için zaten ayrılmak
kararını vermiş bulunuyor. Hattâ Ömer’e uzun bir mektup yazmıştır.
Gideceği yeri de tasarlamıştır: Bedrinin evi... Ancak Ömer hapiste
olduğu için bu kararını biraz geciktirmek istiyor. Bedri ile
birlikte tevkifhanede Ömer’e yaptıkları ziyaretlerin birinde Ömer,
Bedriye kafi bir kararından bahsediyor: Maddeden ayrılmak kararı...
Dünyadaki en kıymetli şeyin Macide olduğunu ve kendisini toplamak
için birkaç yıl lâzım geldiğini söylüyor ve Maddeyi Bedriye emanet
ediyor. Esasen resmen de evlenmiş değiller. Ömer o gün tahliye
olunarak çıkıyor. Bedri de eskiden beri sevdiği ve son zamanlarda
belli belirsiz karşılığını görmeğe başladığı Macide ile mukadder
akıbetlerine doğru gidiyorlar...
Bu romanda roman olarak hiçbir üstünlük yok
Sabahattin Ali ruhî tahliller yapmağa özenmiş ve Şekspirvari uzun
"kendi kendim murakabe" lerle romanını şişirmiştir. Zaten bizim dahî
romancılarımızın hepsi mukallit oldukları için ruh tahlili, tabiat
tasviri, içtimaî hayatın tenkidi vesaire gibi büyük işlere dalmak
onlar için çok tabiidir. Dahî romana ve güzide edip Sabahattin Aliyi
de onlardan başka türlü görmeğe imkân yoktur. Esasen ben romanı
tenkit edecek değilim. Birçok münevverlerin tulumbacı ağzı ile
konuşması, hiç lüzum olmayan yerlerde muharririn maddî pislikleri
ısrarla anlatmaktan marazı bir zevk duyması ilk bakışta göze
çarpmakla beraber bunları bizim dâhi romancının hamlığına, yani
henüz dehânın uç noktasına varmamış olmasına verelim. Benim bu
romanda ilişeceğim nokta hususî bir kasıtla yazılmış olmasıdır.
Sabahattin Ali bu memlekette ırkçı, Turancı ve Anadolucu olan
milliyetperverleri hep satılmış insanlar olmakla itham etmek istiyor
ve romanını yazarken de bugün aramızda yaşayan bazı kimseleri, tabii
biraz değiştirerek, romanına sokup onları küçültmek istiyor.
Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizli bir öç almak
diliyor. Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için - Evet,
övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı
olduğum için - Sabahattin Alinin iftiralarına cevap vermek lüzumunu
duyuyorum. Sabahattin Ali benim tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım
bir insandır. Bundan dolayı cevabım tepeden inme olacak ve onu
çökertecektir.
Ben onu 1926-1927'de, Türk Ocağında tanıdım. Biz
birkaç kişi, Türk Ocağında "Kızıl Elma" diye ayrı bir oda
açtırmıştık. Buraya Ocakta aza olmayan genç mektepliler gelecekler
ve ülkü ile aşlanacaklardı. O zaman Türk Ocaklarında ırkçılık
düşünceleri olmadığı için, Kızıl Elmaya, müslüman olmak şartıyla,
her ırktan vatandaşlar geliyordu. Muallim mektebinde talebe olan
Sabahattin Ali de oraya gelenlerden biri idi. Lüzumundan pek fazla
ve gürültü ile konuşan, ağır sözlere bile kızmayan ve herkesle hemen
laubali olan bu çocuk bir takım manzumeler yazıyor ve emsaline göre
muvaffak da oluyordu. Daima mübalâğaya meyyal olan tabiatı
dolayısıyla Överken de, hicvederken de şiddetli teşbihler yapıyor,
etrafındakileri güldürüyordu. Hiç sıkılmayan gayet serbest bir huyu
vardı. Kendisini ilk gördüğüm zaman pek yüksekten konuştuğu için,
talebe olduğunu Öğrendiğim bu gence : "Siz Yüksek Muallim
Mektebinden misiniz?" diye sormuştum. O hemen sırıtmış ve : "Hayır,
Alçak Muallimdenim" diye cevap vermişti. Kızıl Elma odasında
ekseriya Türkçülük meseleleri üzerinde münakaşalar yapılırdı.
İnanmış, ateşli gençlerin yaptığı bu münakaşalar daha genç olan
talebeler üzerinde müessir oluyordu. Nitekim o zamana kadar hiçbir
şey olmayan Sabahattin Ali'de bile milliyet perverane şiirler yazmak
isteği uyanmıştı. Bunları bilhassa, kendisini en fazla sabırla
dinleyen bir doktor arkadaşa okur ve onun telkinlerine göre bazı
yerlerini değiştirirdi. Buna rağmen nesil ve menşe meselesinin
münakaşa olunduğu bir günde kendisinin Rum, çünkü babasının Oflu
olduğunu âdeti üzere sırıtarak söyleyivermişti. Hakikaten Sabahattin
Ali İstanbuldaki kalaycı Rumlara çok benziyordu. Rumcayı bildiğini
de bir müddet sonra yazdığı bir yazıdan öğrendim.
Birkaç ay süren bu ilk tanışıklıktan sonra
Ana-doluda bir yere ilk mektep muallimi olarak gitti. Tatilde
İstanbul’a geldiği zaman ben Yüksek Muallim Mektebinde idim.
Sabahattin Ali birkaç günde bütün Yüksek Muallim talebesiyle sıkı
fıkı ahbap olmuş ve herkes onun hayatım bütün teferruatı ile
öğrenmişti. Benim onu asıl tanımam bu devirdedir. Onda büyük bir
ihtiras vardı. İlk mektep muallimi olarak kalmak istemiyordu.
Yükselmek, büyük işler yapmak, meşhur olmak arzu ediyordu. Fakat bu
kadar yükselmek için gereken maddî ve manevî kuvvet kendisinde
olmadığından ruhunda derin bir yas duyuyor, insanlığa hınç besliyor
ve bu hınç gayritabiî bir hal alıyordu. Onun diğer ve belki asıl
büyük derdi de kadınlar üzerinde müessir olamamaktı. Genç olduğu
için bir takım arzular duyuyor, etrafında muvaffak olanları
görüyordu. Fakat kendisinde, kendi tâbiri ile söyleyeyim, "kadınları
cezbedecek hiçbir şövalye tarafı bulunmadığı için" hiçbir kadın
onunla arkadaş olmak istemiyordu. Zavallı Sabahattin! Bundan o kadar
üzgündü ki kadınlarla ebediyen anlaşamayacağına dair bir manzume
bile yazıp Türk Ocağında okumuştu. Bu manzume "dudaklarım bir kadın
dudağına değmedi" diye bitiyordu. Kadınlara karşı kendisini küçük
görmekten olacak, yaşça kendisinden aşağı olanlara bile abla diye
hitap eder, onlara hep ruhunun sonsuz, engin ızdırabını anlatırdı.
Bu sırada Maarif Vekâleti dil hocası yetiştirmek
için Avrupa’ya talebe göndermeğe karar verdi. Sabahattin Ali de
Almanya’ya giden talebe arasında idi. Dört yıl orada kalarak Alman
dilini ve edebiyatını öğrenecek, dönüşte liselerde almanca hocalığı
edecekti. Fakat dört yıl için giden Sabahattin, bir buçuk yıl
dolmadan döndü. Sebebini sorduk. Şöyle anlattı: Okuduğu mektepte bir
gün Alman talebelerden biri "bu parazit Türkleri buradan kov-malı"
demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış : "Biz sizin
hükümetinize hükümetimiz ta rafından verilen para ile okuyoruz.
Parazit değiliz. Sözünü geri al" demiş. Talebe, sözünü geri
almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle bir talebe
istemediğini söyleyerek onu geri yollamış.
Biz, Sabahattin Alinin, bodur boyu ile böyle
"şövalyece" bir iş yapmak için ne bileğinde, ne de yüreğinde kuvvet
olmadığını biliyorduk. Fakat hâdise hoşumuza gittiği için inanmak
istiyorduk. Gurbette milliyet duygusu daha kuvvetli olurmuş, belki
bu gayretle böyle bir şey yapmıştır diye düşünüyorduk. Bununla
beraber Sabahattin Alinin her hangi bir adama tokat atması pek garip
olduğu için sormuştuk : "Bu Alman talebe ufak tefek bir şey mi idi?"
Sabahattin’in cevabı bizi hayrete düşürdü : "Bilâkis! Benim ikim
kadardı". "Peki, nasıl oldu da seni dövmedi? Neden Alman talebeler
birlik olup üzerine atılmadılar?". Sabahattin Ali hiç düşünmedi.
Dedi ki: "Bunu, sonradan ben de kendilerine sordum. O yakınlarda
Türk tarihini ve Sokullu Mehmed Paşayı okudukları için korkunç bir
tesir altında kaldıklarını, onun için bana mukabele edemediklerini
söylediler".
Zavallı Sabahattin Ali sözle şövalyelik yapıyordu.
Netekim bir müddet sonra hiç de böyle bir hâdise olmadığını,
dönmesinin tamamiyle başka bir sebepten ileri geldiğini öğrendik.
İçindeki şeytan onu kuvvetli bir övendire ile dürtmüş ve buraya
getirmişti.
Bununla beraber Sabahattin Ali dönüşünü millî bir
sebebe atmakla yine biraz milliyetperver bir ruh taşıdığım
gösteriyordu. Yoksa dakikasında başka bir sebep buluvermek, onun
zengin muhayyilesi için hiç de güç değildi.
Fakat bu dönüş, bir piyango sayılabilecek olan
Almanya’daki tahsilin yarıda kalması onun ruhunda aksülâmeller
doğurmaya başladı. Sabahattin Ali yavaş yavaş sapıtıyordu. Bize,
Türk edebiyatında büyük inkılâplar yapacak olan bir takım edebî
projelerini anlatıyordu. Muallim Mektebinde yatıp kalkıyordu. O
zaman Yüksek Muallim müdürü Giritli Hâmit adında birisi idi. İhtimal
ki ırkî yakınlık dolayısıyla Sabahattin’e yardım etmek istemiş, onu
mektebe almıştı. Giritli bir müslüman Rum’un Oflu bir müslüman Rum’a
yardım etmesinden tabii ne olabilir? Çünkü Hâmit ancak kız talebeye
yardım eden, erkeklerden bunu esirgeyen müstesna bir tabiata malikti
ve onun bu iyiliği sayesinde yemek ve yatak bulan Sabahattin bizim
yatakhaneye yerleşti. Burada ekseriyetle edebiyatçılar vardı. Meselâ
Orhan Saik, Nihad Sami, Pertev Naili, Çemişkezekli Ziya ve ben bu
yatakhanede idik. Başka şubelerden de iki üç arkadaş daha vardı.
İşte sapıtmağa başlayan Sabahattin, Yüksek
Muallimde lüks bir hayat sürüyor, şiirler ve hikâyeler yazıyordu.
Fakat asıl mühim eserlerini ileride yazacaktı. Bilhassa "Tokat"
adındaki romanı ile "Lâyemut Enayiler" adındaki serisi birer inkılâp
yapacaktı. "Tokat" kendi kız kardeşini seven mütereddi bir tipin
romanı olacaktı. Bize bunun mevzuunu on, on beş dakikalık bir
zamanda anlatmıştı. Bu marazı mevzu nereden aklına geldi diye
sormuştuk. Şöyle cevap vermişti: Sabahattinin 3–4 yaşında bir kız
kardeşi varmış. Bir gün evde "kızım, sen kime varacaksın" diye şaka
yapıyorlarmış. Kızcağız ağabeyinin kucağına atılarak "ben
ağabeyimden başkasına varmam" demiş. Sabahattin de bunu kura kura
roman mevzuu yapmış. "Lâyemut Enayiler" ise hakikaten bir şaheserdi:
Kendilerini vatan veya şeref için feda ederek ad bırakmış
kahramanların hikâyesi olacaktı. Hem de ne orijinal şekilde?... Bir
gün cam sıkılan Allah eğlenmek için vesile arayacak, meleklerden
birisi de bu kahramanları birer enayi imiş gibi gülünç bir şekilde
anlatarak Allahı eğlendirecekti.
Sabahattin Ali'de büyük değişiklik başlıyordu.
Memuriyetinden atılmış, arkadaşlarından geri kalmış, liseyi veya
darülfünunu bitirememiş, fakat bitirmek ihtirasını kaybetmemiş zayıf
insanların düştüğü çukura doğru gidiyordu. O zamana kadar yalnız
kendisini düşünen, yarı şaka bir tavırla kendisinin dahî olduğundan
bahseden Sabahattin de artık milletin dertlerini görmek fazileti
belirmeğe başlıyordu. Aç köylüler, zulüm altında ezilen insanlar,
harplerde başkalarının kazancı için ölen askerler onun hodbin
dimağına girmeğe başlıyordu. Bu yüzden büyük bir şiir yazıp herkese
okudu. Bu şiirde hükümet ve hükümet adamları şiddetle
hicvediliyordu. Başta o zamanki cumhur reisi Gazi olduğu halde
herkese sövülüyordu. Bu uzun manzumeden aklımda yalnız bir tek mısra
kalmıştır:
Kel Aliden hesap sorulmuş mudur?
Zavallı megaloman şaircik bu şiirin memlekette bir
inkılâp yapacağına inanıyordu. Fakat buna rağmen günün birinde
birisi bunu hükümete haber vermeseydi bu dâhiyane şiir unutulup
gidecekti. Bu vak'a şöyle oldu: Sabahattin Ali bir kulpunu bulup
Konyada orta mektebe Almanca muallimi oldu. Zannedersem kendi tâbiri
ile bir torpil, yani iltimas bulmuştu. Çünkü Almanya'da kaldığı bir
buçuk yılda öğrendiği almanca muallimlik edecek kadar değildi. İşte,
bizim dahî edebimiz, Konyaya gidince de başından ve boyundan büyük
işler karıştırmağa başlamış. İnkılâp yapacak olan şiirini herkese
okumuş. Dinleyenlerden birisi de bunu hükümete haber vermiş. Olur
a...
Halbuki ben Sabahattin Alinin adam olacağından
hâlâ ümitli idim. Pertevin ısrarı ile bir iki hikâyesini de Atsız
Mecmuada neşretmiştim. Hattâ o benden, yazacağı piyes için, tarihî
ve kahramanâne bir mevzu istediği zaman ona kahraman Kür Şadı yazıp
vermiştim. Tarihin en büyük kahramanını, iradesiz bir âşık haline
sokacağım bilir miydim? Bilsem ona öğretir miydim?
Sabahattin Ali yazdığı hicviyeden dolayı 14 ay
hapse mahkûm edildi. Muallimlikten de çıkarıldı. Hapisten çıktığı
zaman ise artık buz gibi komünist olmuştu. Çünkü Nâzım Hikmetofla
arkadaşlığa başlamış ve bermutat, irade za'fı dolayısıyla, her
konuştuğunun tesirinde kaldığı için "solcu" oluvermişti. Hattâ
zamanını iyi hatırlayamadığım bir günde kendisiyle iddiaya
girişmiştik: On yılda Almanyanın komünist olacağım, Almanya komünist
olduktan sonra da bütün dünyanın aynı yola gireceğini, bu arada
tabiî bizim de o yolun yolcusu olacağımızı iddia etmiş, ben de aksi
iddiada bulunmuştum. Hiç şüphesiz bunu, kendisiyle giriştiğim
iddiayı kazandım demek için kaydetmiyorum. Maddeten olduğu gibi
manen de miyop olan bir hastayı her hangi bir iddiada yenmek
övünülecek bir şey değildir. Yalnız onun nasıl bir fırıldak gibi
döndüğünü göstermek için bunu yazıyorum.
Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra Maarif
Vekâletine başvurdu. Muallimlik istedi. O zaman Maarif Vekili şu
Tarih Kurumunun azasından Hikmetti. Sabahattin’e "eski kanaatlerini
değiştirdiğini bize ispat etmezsen sana iş vermeyiz" demiş.
Sabahattin Ali açlıktan ölmüyordu. Dostları
kendisine istediği kadar para yardımı yapıyordu. Hattâ açlıktan ölse
bile bir komünistin bir burjuva hükümete baş eğmesi pek çirkin bir
şeydi. Fakat kendisi kadar zeki, müsteit ve dahî birisinin bu halde
kalması caiz mi idi? Fikrimden döndüm deyiverse ne çıkardı? Etek
öpmekle dudakları aşınacak değildi ya... Bu gibi fikirler enayi
burjuvalara mahsustu. Onları istismar etmek için mubah olmayan hangi
vasıta vardı ki... Bundan dolayı bizim bay fikrini değiştirdi.
"Varlık" dergisinin 15 kânunisani 1934 tarihli 13'üncü sayısında şu
manzumeyi neşretti:
BENİM AŞKIM
Bir kalenin ucundan hislerimiz akınca
Bu ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
Göğsünü parçala bak kalbim nasıl atıyor.
Daha pek doymamışken yaşamanın tadına
Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına...
Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına,
Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.
Sensin, kalbin değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensiz "Ülkü" adıyla beynimde dimdik duran,
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
Seni çıkarsam, Ömrün başlamadan bitiyor.
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye?
Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya.
Kısacası: Gönlümü verdim Ulu Gaziye,
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.
|
Bu manzumeyi okuyunca nasıl gülmüştüm! Bütün
kıymet mefhumu "mangır" olan bir şaire gülünmez mi? Baştanbaşa yalan
olan bu "aşk" ile Sabahattin Ali fikirlerini değiştirdiğini ispat
etmiş, Hikmet de onu vekâlette bir kalem başı yapmıştı. Yarabbi!
İnsanlar nelere tenezzül edebiliyorlardı! Daha dün Gaziye hiciv
yazan bu komünist bugün ona methiye yazmaktan sıkılmıyordu. Her
halde bu, onlara göre iktisadî bir kanun olmalıydı... Artık
Sabahattin her şeyi Marksist bir gözle görmeğe başlamıştı. O, kalın
camlı gözlüklerinin arkasından insanları nasıl bulanık görüyorsa
karışık beyni ile de hâdiseleri yanlış görmekte devam ediyordu.
Kendisine vaktiyle vermiş olduğum Kür Şad mevzuunu da Nâzım
Hikmetof’un tesiriyle Marksist bir kalıba sokmuş, "Esirler" diye
yazdığı piyeste bizim büyük Kür Şadımızı mümkün olduğu kadar
küçülterek nefsine mağlûp bir insan haline getirmiş ve bu piyesi
Varlıkta tefrika etmişti. Bereket versin Darülbedayi piyesi zayıf
bularak oynamadı. Yoksa Sabahattin’in önceden söylediği gibi
Şekspirvari bir piyes olsaydı Kür Şad sahnede bayağı bir adam olarak
yıllarca gözüküp bizi incitecekti.
Kendisiyle bundan sonra birkaç defa rastlaştık.
Her görüşmemiz uzun münakaşalara yol açtı. Komünizmin Almanya’daki
bozgunundan sonra bütün istikbalin İspanya ve Cindeki meselelere
bağlı olduğunu, bu iki ülkede mutlaka komünizmin galip geleceğini
iddia ediyordu. Komünizm İspanyada da yıkıldıktan sonra bir ümidi
Cinde kalmıştı. Japon istilâsından sonra bilmem bu ümit ne haldedir?
İşte "İçimizdeki Şeytan" adlı romanıyla
milliyetperverliği kötülemeğe ve Türkçüleri fena göstermeye yeltenen
Sabahattin Ali böyle birisidir. Yani o bizim içimizdeki şeytanlardan
birisidir. Zavallı ve saf bir şeytan...
Şimdi romana dönelim:
Yukarıda mevzuunu anlattığım romanda üç esas
kahraman var: Ömer, Macide ve Bedri. Bunların üçü de iyi
insanlardır. Yalnız Ömer arasıra içindeki şeytana uyarak fenalık
yapıyor. Fakat bu, onun fenalığım göstermez. Suç hep o şeytandadır.
İkinci derecedeki şahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da
iyilik bakımından bunlarla aynı hizadadır. Fakat Sabahattin Alinin
yanı bizim saf şeytanın bu "iyi" tipleri acaba hakikaten iyi
insanlar mı? Türk cemiyeti içindeki ahlâk kaidelerine göre hayır!
Çünkü Ömer iltimasına güvendiği için vazifesine devam etmeyen,
hırsızlık eden, şantajla para alan, karısına karşı kötü
niyetlerinden şüphelenerek evinden kovduğu Bedri ile sonra tekrar
barışan, karım olacaksın diye evine getirdiği Maddeyi bir iki ay
sonra mal verir gibi Bedriye veren bir tiptir.
Macide Balıkesir’in mazbut bir ailesinin kızı
olarak İstanbul’a geldiği halde iki defa gördüğü Ömer’in aşkını
hemen kabul ediveren, her akşam Ömerle surda burada gezip evine
bazen gece yarısı gelen, sonra bu hareketin yanlışlığı kendisine
ihtar olunduğu için evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece yansı
bavulunu alıp kaçan, o gece hemen Ömer’in pansiyonuna giderek onunla
aynı yatakta yatan, Ömerle bir iki ay yaşadıktan sonra onun ne
miskin ve tahammül olunmaz bir adam olduğunu anlayarak ve Ömer’in
kendisini ihmal etmesini sebep sayarak Bedriye kaçmayı tasarlayan,
Ömer’in kendisiyle ilişiğini kesmesi üzerine de pervasızca Bedrinin
evine giden bir tiptir.
Bedri, arkadaşı Ömer’in karım dediği bir kadına
karşı gizli alâkasını içinde saklayan, fakat bunu sezip kendisini
kovan Ömer’in barış teklifini kabul ederek onunla hemen barışan,
sonra hapishaneden çıkacağı gün Ömer’in onu kendisine mal hediye
eder gibi vermesini kabul eden ve bunu aylarca nikâhsız yaşadıklarım
bildiği halde kabul eden bir tiptir.
İhtiyar muhasebeci, ahlâksız kayın biraderinin
serbest bırakılması için istediği 200 lirayı daire kasasından aşırıp
veren ve sonra bu hileyle açığa çıkmasın diye mütemadiyen hesaplarda
tahrifat yapan bir tiptir.
Türk cemiyetinin ahlâkî prensiplerine göre Ömerle
Bedri mükemmel birer deyyus, her müşkül dakikada her erkeğin evine
giden Macide mükemmel bir fahişe, ihtiyar muhasebeci hakikî bir
hırsızdır. İşte bizim saf şeytanın dört faziletli insan diye ortaya
attığı tipler...
Öteki şahıslara gelince: Nihat, Tatar suratlı
herif, Profesör Hikmet, muharrir İsmet Şerif, şair Emin Kâmil ve
Nihatla birlikte çalışan gençler zaten hep fena, dalavereci,
milliyet ülküsü ardında koşuyor gözüktükleri halde yabana devletler
hesabına çalışan kimseler olarak gösteriliyor. Sabahattin Alinin iyi
olarak gösterdiği insanlar bile bu kadar fena olursa, artık fena
göstermek istedikleri üzerinde durmak boştur, değil mi? Fakat
Sabahattin Ali bu romanı ile şunu veya bunu değil; Milliyetçiliği,
Irkçılığı, Türkçülüğü baltalamak istemiş, bu romana hem kendisini,
hem de tanıdığı, selâmlaştığı insanlardan bazı milliyetperverleri
sokarak tahteşşuurundaki bir kinin öcünü almak iste mistir. Bu kin,
Kirye Sabahattinaki'yi kendi ırkının yurdundan ve devletinden mahrum
eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir.
"İçimizdeki Şeytan" hakkında "Bozkurt" dergisinin
üçüncü sayısında bir tenkit yazan Reha Oğuz Türkkan’ın da gözünden
kaçmadığı gibi romandaki Ömer, birçok noktalarda Sabahattin Aliye
benziyor. Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife göre Ömer
"şişmanca, beyaz yüzlü, gözlüklü, kahverengi miyop gözlü bir genç.
Saçları şapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konuşuyor. Boyu
ortaya yakın". Bu tarif bizim saf şeytanın ta kendisidir.
Ömer’in çocukluğu Balıkesir de geçmiştir. Saf
şeytanın da...
Bilhassa fikirler ve konuşuş bakımından bu
benzeyiş daha büyüktür. Meselâ Ömer kendi kendisine şöyle diyor : "Tuu Allah belâsını versin. Ne kadar salaklaştım. Galiba kıza da
yiyecek gibi baktım. Belli etmedi ama muhakkak fena halde
içerlemiştir. Ben kız olsam benim tipimde erkeklerden istikrah
ederim" (s. 66). Sabahattin Ali tıpkı böyle konuşur.
Bilhassa kızların kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize
birkaç defa söylemiştir. Biraz daha aşağıda (s. 68) Macide, Ömer’in
yüzüne dikkatle bakınca onu biraz gülünç, fakat samimî buluyor.
Sabahattin Alinin yüzüne dikkatle bakan bir insanın da bütün
samimiyeti ile gülmemesine imkân yoktur. Ömer hiçbir şeye inanmıyor
(s. 79). Sabahattin Ali de öyledir.
Bir yerde Ömer’in ağzından şu sözleri işitiyoruz:
"Acaba dünyada benim kadar mânâsız şeyler düşünen var mıdır? Bir
de utanmadan akıllı geçiniyoruz!" (s. 83). Sabahattin Aliden de
bu sözleri çok defa işitmişizdir.
Romandaki Ömer’in ruhiyatı da Sabahattin’e çok
benziyor. Ömer iç sıkıntısından, büyük iş yapamamaktan muzdarip bir
insandır. Sabahattin Ali gibi... Ömer herkesle ahbaplık eder,
konuşur. Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz
söylemekten çekinmez... Sabahattin Ali de böyle yapar.
Ömer günün birinde hırsızlık etmiştir. Sabahattin
Ali hırsız değildir ama bir gün cebinde parası yokken bir lokantaya
girip yemek yediğini, sonra gizlice sıvıştığını bize gülerek
anlatmıştı. Belki Sabahattin Ali bunu da yapmamıştı. Ama tuhaflık
olsun diye, orijinal gözükmek için söylemişti. Çünkü o her şeyi
yapmış olmak zevkini tatmak isterdi. Kâh esrar içip Ayasofya
meydanında kustuğunu, kâh bir satıcıya bir lira verip beş liranın
üstünü aldığını, bazen de şair Yusuf Ziya ile bir lirasına tavla
oynarken hileyle ile partiyi kazandığını anlatırdı. Bunların çoğunu
yapmış değildir. Yalnız yapmasını düşünür ve yapmış gibi anlatırdı.
Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömer’i bütün
ahlâksızlığına, salaklığına rağmen "dudakları çok güzel bir erkek"
olarak gösteriyor. Meselâ şu satırlara bakın:
Söz söylerken dudakları hafifçe büzülerek
ağzı güzel bir şekil alıyordu (s. 5).
Konuşurken fevkalâde güzelleşen ağzı ve insanın
ruhuna sert fakat tatlı bir rüzgâr halinde yayılan sesi ile... (s. 90).
... Ama ne kadar güzel söylüyordu... Ne güzel
dudakları vardı... (s. 93).
Ömer’in konuşurken insanı çıldırtacak bir şekil
alan dudakları... (s. 122).
... Güzel dudaklarını yakından, ta yanı
başından göreceğim (s. 126).
... Ve konuşan dudaklarını yine güzel, çok
güzeldi (s. 175).
... O da Ömer’in dudaklarına bakıyordu (s.
253).
... Güzel dudaklarından öperim (s. 273).
... Ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını
kımıldatan Ömer... (s. 287).
İşte yalnız burada Ömerle Sabahattin Ali
birbirlerine benzemiyorlar. Çünkü Sabahattin Alinin konuşurken
etrafa tükürük saçan böbrek dudaklarıyla Ömer’in dudakları arasında
hiçbir benzerlik yok. Fakat o kadar da insafsız olmayalım. Zavallı
Sabahattincik hasretini çektiği şeyleri romandaki kendi muhayyel
tipine de vermesin mi? Şeytan kendisini beğenmezse çatlarmış diye
bir atalar sözü vardır. İçimizdeki şeytanlardan biri olan bu saf
şeytan da kendisini, kadınları bayıltan yakışıldı bir erkek diye
düşünse ne çıkar?
Bu noktayı bir yana bırakırsak Ömer’in bütün
seciyesi ve korkusu Sabahattin Alide vardır. Romanda Ömer’in çok
zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor. Sabahattin Alinin de
bütün korkusu çok zeki olmamaktır. Zavallı bu yüzden nelere
katlanmaz. Bununla beraber sırası gelmişken onun çok zeki, hattâ
yalnızca zeki olmadığını da söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim:
Sabahattin Ali 1935'te "Değirmen" diye bir hikâye kitabı çakardı. Bu
hikâyelerden bazılarındaki maksat Türk cemiyetini kötülemektir.
Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil, çirkef olarak anlatılır. Bu
kitapta Çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense Sabahattin
Çingeneleri pek sever) Türkler, yani kam Türk olan bizler, yani bu
vatanın kurucuları, sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü
olarak gösterilir. Bu hikâye kitabının sonunda Sabahattin Alinin,
sonradan ve acele ile eklendiği belli olan ince bir kâğıt üzerinde
şu tavzihi var: "Bir Orman Hikâyesi, Kazlar, Bir Firar, Candarma
Bekir, Bir Siyah Fanila İçin, Komikişehir adlı hikâyelerin
Osmanlı imparatorluğu zamanındaki Anadolu’yu anlattığı okunduğu
zaman anlaşılmakta ise de bunun burada ayrıca tavzihine lüzum
gördüm".
Halbuki meselâ Komikişehir adlı hikâyede
caz banttan ve danstan bahsediliyor (s. 199). Osmanlı imparatorluğu
zamanında dans ve cazbant var mıydı? Görülüyor ki bu tevil hiç de
zekice bir tevil değil ve zavallı Sabahattin bu tevil ile tam bir
Komikişehir olmaktan kurtulamıyor. Zaten onun komikliği yalnız bu
kadar değil ki... "İçimizdeki Şeytan"ın bir yerinde
"hiçbir şeye inanmamak hususunda" Ömerle muhasebecinin mutabık
olduğu söylendiği halde (s. 79) başka bir yerde "topyekûn inkâr
da ancak barbarların kârıdır" deniliyor (s. 183). Bu tezadı
Sabahattin’in dehâsı ile de izah etmek kabilse de ben yine onun
komikliği ile tevil edeceğim. Hem de topyekûn inkâr barbarların
değil seciyesizlerin, komünistlerin kârıdır. Barbarlar muayyen
prensiplere inanmış insanlardır.
"İçimizdeki Şeytan"ın dikkate değen
taraflarından birisi içinde seciyesiz olarak gösterilmek istenen
ediplerin ve milliyetperverlerin muhayyel tipler değil,
Sabahattin’in ahbaplık ettiği mevcut insanlar olmasıdır. Bunlar
arasında Profesör Hikmet diye gösterilen insan hakikatte tarihçi
Mükrimin Halil’dir. Çünkü ikisi de Maraşlıdır. İkisi de Anadoludur
ve Anadoluları sever. İkisi de arkadaşlarına yardım etmekten
hoşlanır. İkisi de daima Taberîden, Selçuklulardan, Arap
müverrihlerinden bahseder. İkisi de Bayazıd meydanındaki kahvelerde
oturur. Fakat Sabahattin Ali daima kötü bir maksatla hareket ettiği
için Profesör Hikmeti fena fikirli, vatan haini, yabancı devletler
hesabına çalışan, faziletli gözüktüğü halde ırz düşmanı olan birisi
olarak anlatmıştır. Lâkin herkes bilir ki Mükrimin Halil aileye,
namusa ve vatana en çok değer veren samimî bir insandır. O halde
bunu acaba neden böyle yaptı? Konuşup selâm verdiği, yüzüne güldüğü
bir insana bu şekilde hicviye yazmak gibi çirkin bir harekete
Sabahattin niçin tenezzül etti? Bunun iki sebebi var:
1-Mükrimin Halil Anadolucu
milliyetperverlerdendir. Bütün hakikî milliyetperverler gibi aileye
ve şecereye bakar. Halbuki Sabahattin daha ikinci göbekten bozuk
çıkıyor ve Mükrimine göre değersiz bir insan olarak kalıyor.
2-Mükrimin Halil bütün milliyetperverler gibi
komünizme düşmandır ve şimdiye kadar liselerde verdiği tarih
derslerinde şu sözü talebelerine sık sık tekrarladığı meşhurdur: "Her memlekette komünizm gibi vatan aleyhtarı fikirlere saplanacak
birkaç orospu çocuğu çıkabilir. Vazifeniz bu fikirlere karşı
tarihten ders ve Örnek alarak mücehhez olmaktır".
Romandaki tiplerden muharrir İsmet Şerif de
milliyetperver ve kafalı gözüktüğü halde boş, mânâsız, ahlâksız bir
insan... Bunun da Peyami Safa olduğu anlaşılıyor. Sabahattin’in ona
düşmanlığı da Peyami’nin milliyetçi ve tanınmış bir romana olmasıyla
izah olunabilir: Halbuki Sabahattin Ali varken Peyami hangi
cesaretle roman yazabiliyor? O cahil ve kültürsüz olduğu ve milliyet
gibi saçma bir fikre saplandığı için derhal susmalı, meydanı yüksek
kültürlü Sabahattin’e ve içimizdeki öteki şeytanlara bırakmalıdır.
Sabahattin, Peyami Safa-ya kininde o kadar ileri gidiyor ki onun
ölmüş babasına bile diş uzatıyor. Bu sırtlanlık, zaten bütün
komünistlerin müşterek vasfı...
Romanda adı söylenmeyen Tatar suratlı herif ise ya
Profesör Zeki Velîdi yahut Abdülkadir İnan olacaktır. Çünkü bu adam
"umumî harpten sonra dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül eden ve
birkaç ay veya birkaç sene sonra batan küçük ve uydurma devletlerden
birinde reislik yahut nazırlık yapan" birisidir (s. 173).
Sabahattin’in tanıdıkları arasında reislik veya nazırlık yapan, Zeki
Velîdi ile Abdülkadir İnan vardır. İkisi de Bolşeviklerle çarpışıp
geldikleri ve Bolşevik düşmanı oldukları için Sabahattin Alinin de
tabiî düşmanları sayılır. Sonra dünyanın muhtelif yerlerinde
teşekkül ettiğini söylediği bu devletler hakikatte yalnız Rusya-da
kurulmuştu. Hepsi de Türk devletçikleri idi. Türk devletçikleri
olduğu için Sabahattin Ali onları uydurma buluyor. Ama biz onların
uydurma olmadığını kendisine ve bütün komünistlere ispat edeceğiz.
Romanda, kim oldukları anlaşılmayan bir de
muharrir Hüseyin Beyle Nihat var. Nihat darülfünunlu gençlerle
birlikte milliyetperverlik uğrunda çalışıyor gibi göründüğü halde
meğer casusmuş. O gençlerin hepsi de külah peşinde koşan insanlar...
Şimdiye kadar okuyuculara hitap edip romanı ve
müellifini anlattıktan sonra artık doğrudan doğruya içimizdeki
şeytanlardan birine, bu milletin milliyetperverlerini çirkefe
batırmak için uğraşan komüniste hitap edebilirim:
Kirye Sabahattinaki! Yahut fikirlerine ve irfanına
göre Yoldaş Sabahattin Aliyef!... Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi
ve Marksın fikrî veledi!.. Türk olmamanın, yüksek tahsilli olmamanın
verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün
herkese saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki gibi "olmamış"
diyip geçiyorsun. Senin tahteşşuurundaki bütün kinler pekiyi
anlaşılıyor. Türk olmadığını bildiğin hâlde Türk yaşamağa mecbur
olmanın verdiği bir ruhî kargaşalık içindesin. Sen de her Türk
olmayanın, tahsili yarıda kalmış her muhteris insanın yaptığı gibi
hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun. Bu yol, Türklüğün kutlu her
nesi varsa hepsini inkâr ederek, hepsine söverek kendini aldatmayı
temin eden komünistlik yoludur. Romanında insanlar arasındaki
karanlık münasebetlerden ne diye bahsediyorsun? Sen o karanlık
münasebetlerin şahıslanmış örneğisin. Bu kitapta aşağı gördüğün,
çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen vaktiyle onların hepsine
salik olmuş, fakat hepsinde sona kaldığın için onlara düşman
kesilmiş bir hastasın.
Sen eskiden milliyetperver değil mi idin? Ne diye
Ziya Gök Alp'i peygamber tanıyarak şiir yazmıştın? Milliyetperverlik
yolunun çok çetin olduğunu anladığın, bu yolda çabucak
yükselmeyeceğin için bundan vazgeçtin değil mi?
Romanının 152'nci sayfasında "suratlarının
kaba, küstah ve abdal ifadelerinden sporcu oldukları anlaşılan
gençler"den bahsetmene rağmen sen eskiden sporcu da değil mi
idin? Hattâ bir talebe gezintisinde Nejdet Sançarla yarışıp
yenildikten sonra yenmek hırsını mutlaka tatmin etmek için,
çocukluğundan beri alıştığın şekilde, yani yalınayak yeniden
yarışarak yine geride kalmamış mı idin? Bisikletle çok yarışıp
kalbim yoran ve bu yüzden kalbi bozulan sen değil misin? Senin
yukarı ki satırlarında çürük insanların güçlülere karşı duyduğu
kıskançlıktan başka ne var?
Almanya’ya gidip kendi uygunsuz hareketin
dolayısıyla döndükten sonra Türk milliyetperverliğine de düşman olan
sen, sırf bir iş bulmak, birkaç para almak için, düşmanı olduğun,
bunu her yerde söylediğin "Gazi"ye methiye yazmadın mı? Sabahattin
Aliyef Yoldaş! Birkaç yılda bu kaçma döneklik? Hattâ Yedek Subay
Okulunda, askerliğe olan kabiliyetsizliğin dolayısı ile alaya
çıkacakken Ankara’ya giderek Tarih Kurumu asbaşkanı Profesör Bayan
Afete yalvarıp iltimasla bunun önüne geçmedin mi? Senin gibi bir
komünistin romanını milliyetçi geçinen Falih Rıfkı'nın Ulus'ta
tefrika ettirmesiyle yine milliyetçi geçinen Afetin sana iltimas
ettirmesini sakın kendi lehine yontma! Çünkü Cibali imamının
ferzendi olan Bay Falih Rıfkı Atay da, senin gibi ilkokul öğretmeni
olan Profesör Bayan Afet de içimizdeki şeytanlardan ikisidir. Senin
kim olduğunu daha iyi anlamak için onlara değil, hocan alan Ali
Canip’e sormaya bilmem lüzum var mı? Çünkü o meslektendir. Seni çok
iyi bilir.
'Yeni Adam" mecmuasının 261'inci sayısındaki
Fikret anketine verdiğin cevapta "Fikret’in insaniyetçiliği her
kendini bilen insanda bulunması icap eden, hattâ hakikî
milliyetperver olmak için de esasi şartı teşkil eden bir
insaniyetçiliktir" diyerek bizleri yani bu vatanın hakikî
sahiplerini kendini bilmemezlikle itham etmek istiyorsun. Zavallı
Kirye Sabahattinaki!.. Erkekli dişili bütün yoldaşlar gibi sen de
Türk milliyetperverliğine "insaniyet" afyonu yutturmak istiyorsun
değil mi? Boşuna...
Hem niçin aile menşeini gizleyerek Behçet Yazarın
anketine verdiğin cevapta (Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı, s.
371) kendini Garbı Anadolulu gösteriyorsun? Tesadüfen Berlin de
doğsaydın kendini Berlinli mi gösterecektin? Sen Oflu müslüman
Rumsun. Saklamağa ne lüzum var? Sizin için şecere, soy, ecdat
meselesi var mı? Irk meselesi yalnız yarış atlarında kalmıştır
diyorsun ama görüyorsun ki hayvanların bile asilinde ırk aranır.
Kimse sokak köpeklerinin ırkını sormaz.
Senin romanındaki milliyetçi gençler kimini falan
milletin yardakçısı, kimini bir fikrin satılmış kölesi, kimini
korkak ve dalkavuk, kimini kanı bozuk diye tenkit ediyorlar ve
bugünkü sınırları dar buluyorlar değil mi? Saklamağa ne lüzum var
Sabahattin Aliyef Yoldaş? Sen Mujikistan sınırlarını dünyanın son
ucuna kadar yaymak istedikten sonra Turancı Türkler neden Anadolu’yu
dar görmesinler? Senin düşüncenin tarihte hiç örneği olmadığı halde
tabiî oluyor da Turancılarınki birkaç defa tahakkuk etmiş olmasına
rağmen neden aykırı geliyor? Sana aykırı gelse de gelmese de biz
günün birinde bütün Türkleri birleştireceğiz. Tarihte Türklerin
olmuş olan her şey yine Türklerin olacak. Sayısı on binleri geçen
subaylar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve talebeler hep
Turancılık ülküsü ile tutuşmuş insanlardır. Bu selin Önüne kam ve
sütü bozuk birkaç bin serseri duramaz. Sonra yardakçı, köle, korkak,
dalkavuk, kanı bozuklar yok mu? Meselâ önce hicvettiği Gaziyi sonra
"memuriyet" için öven sana dalkavuk denemez mi? Rum olduğun, fakat
Türk geçindiğin için kanı bozuk değil misin? Düşüncelerini açıkça
söyleyemeyip gizlice yaydığın için sana korkak dersek hak vermez
misin? Zavallı megaloman Sabahattin Aliyef!
|
Aklı kafanızdan sürsek,
İlmin içine tükürsek.
Dünyaya çevirip dirsek
Günümüzü hoş geçirsek
|
diyen sana belki yalnızca acımak daha doğru
olurdu. Çünkü kafandan süreceğin aklın kaç gram olduğu ve hele içine
tükürmek istediğin ilmin beş yıllık Muallim Mektebi tahsili ile
lûgatsız okunamayan kırk elli Almanca romana inhisar ettiği
düşünülünce sana acımaktan başka bir şey yapmamak gerekirdi. Fakat
bu biçareliğine bakmadan Türk edebiyatı meselelerine karışman,
çizmeden yukarı çıkarak tahsilin ve bilgin müsait olmadığı halde
münevverlerin karışabileceği meselelere burnunu sokman sana bir ders
vermenin lüzumlu olduğunu gösteriyor. Sinirlerin hasta ise herkese
acıdığımız gibi sana da acırız. Fakat sinirleri hasta insanların
Türk milletine telkin vermesine katlananlayız. Bugünkü sınırların
dar veya geniş olması da seni ilgilendirmez. Bu, Türklerin kendi
aralarında halledecekleri meseledir. Haddini bilmezsen durumun bir
hastanın durumu olmaktan çıkar. O zaman da bizimle her şekilde
çarpışmayı göze almalısın. Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir
sahasında anlaşmamıza imkân olmadığı için, toplu bir hâlde,
yumruklarımızın hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü
fikirlerin halledemediği davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu
yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet samimî ve erkekçe bir
teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen
icap eder. Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle,
şehirlerden çok uzak bir yerde süngü veya kılıçla bir ölüm-dirim
çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme
kadar düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir
sonuç çıkmadığını biliyorsun. Herhalde senin de istediğin "birşeyler"
yapmalıyız. Türk gençliğini roman ve hikâye ile zehirlemekte devam
etmene engel olmak için sana bu teklifi yapıyorum. Fikir sahasında
bizimle boy ölçüşemezsiniz. Fakat gizlice bazı kimseleri
kandırabilirsiniz. Bunun da önüne geçmek için sana en şerefli iki
silâhtan biriyle, ikimizden biri ortadan kalkıncaya kadar, vuruşmayı
teklif ediyorum. Bilmem ki bu şerefi de tepecek mis