Er meydanındaki çukurun içinde iki dost
onbaşı inliyor... Birinin gözlerinde sarışın Marya'nın aksi,
birinin gözlerinde ceylan bakışlı Ayşe'nin hayali var...
Birbirinin yüzünü görmeyen iki yaralının yattığı çukurdan bir
hasret seyyalesi uzanıyor. Bu seyyale Anadolu'dan Polonya'ya
kadar gidiyor. Bu seyyalede parçalanmış bir ümidin kırıntıları
var... Ümit ölmez. Ümit en sonra bırakılan şeydir... Fakat iki
asker de pek iyi biliyorlar ki kendileriyle ve gözlerindeki
akislerle beraber, en son ümitleri de bu çukurda gömülü
kalacak... Ve ihtimal biraz sonra yanı başlarında patlayacak
olan yeni bir gülle, toprakta açtığı yeni bir çukura karşılık,
kendi üzerlerini örterek onlara adsız sansız bir mezar
yapacak...
Çukurun içinde iki dost onbaşı inliyor ve
onlar biraz sonra öleceklerini biliyorlar. Burada böylece
ölecekleri için onlarda bir pişmanlık var mı? Hayır!.. Onlar bir
görev için, görevden daha yüksek bir düşünce için öleceklerini
biliyorlar...
Birbirlerine hiçbir düşmanlıkları olmadığı
halde böyle süngüleşmelerinde büyük bir sebep olduğunu
anlıyorlar. Ve o fikri apaydın göremedikleri için ona daha çok
inanıyorlar. En büyük hakları olan hayattan ayrılmak
fedakârlığını da bunun için yapıyorlar...
Ey savaş!.. Sen acı ve korkunç, kanlı ve
berbat, çirkin ve yıpratıcısın... Fakat sen büyük ve
azametlisin... Bunun içindir ki insanlar sana ebediyen
tapınacaklardır.
İki dost onbaşının nabızları yavaş yavaş
ağırlaşıyor ve onlar bu büyük dakikada birbirlerine cesaret
vermek için birbirlerine yakın olan kollarını uzatarak el ele
tutuşuyorlar. Lehli onbaşı gözlerini açınca göğün karanlık
boşluğunda bir ışık görüyor. Bu ışık bütün göğü kaplıyor.
Ortasında Marya, elinde billur bir bardakla su tutuyor. Ve Türk onbaşısı "Marya!.. Marya!.."
diye bir şeyler sayıklayan arkadaşının Öldüğünü seziyor. Türk
onbaşısının anlayamadığı bu sayıklamalar Lehli onbaşının
vasiyetidir.
Öteki, arkadaşının öldüğünü, kendi korkunç
yalnızlığını anlayınca hıçkırıyor. Kendi diliyle, kendi lehçe ve
kendi şivesiyle: "Hayat! Sen insanları bu kadar güç mü bırakırsın"
diye düşünüyor. Ve biraz önce boğuştukları çukurun tepesinden
kendine kollarını açan gürbüz çocuğa sevgiyle bakıyor. Kalkmak, onun
yanına gitmek, onu kucağına almak istiyor. Fakat ah!.. Bir üstün
kumandası olsa!. Birden dünya kararıyor. Onbaşının gözlerinde köye
ait son bir hayal parlayıp sönüyor... Ve sonra: Sonsuz uyku...
Dakikalar geçiyor... İki beklenen artık
dönmeyecek... Fakat dünyada değişen bir şey yok...
Birdenbire büyük çukurun tâ tepesinde bir
aydınlatma fişeği patlıyor ve ışığını iki dost onbaşının üzerine
serpiyor... Onlar hâlâ el ele tutuşuyorlar... Hâlâ Lehli onbaşının
gözlerinde iki damla yaş duruyor... Ve hâlâ Türk onbaşısının
dudaklarında bir ümit gülümseyişi var...