Yargıtay Başkanı merhum Öktem'in cenaze
törenindeki olaylar hemen hemen bütün basın, partiler ve dernekler
tarafından irticanın hortlaması şeklinde görüldü ve büyük bir
tehlike karşısında olmanın telaşı bütün Türkiye'yi sardı.
Ana Muhalefet Partisi Başkanı bunu "tipik bir 31
Mart Olayı" diye tarif etti. Gerçekten çok çirkin olan hadise, başta
hukuk adamları olmak üzere yapılan protesto yürüyüşleriyle sona
erdi.
Öyle sanıyoruz ki hukuk adamlarının ve hele, en
üstün derecedekilerle birlikte hâkimlerin bir protesto olayına
karışarak yürüyüş yapmaları cihan tarihinde ilk defa görülmektedir.
Türkiye'deki en üstün dereceli hâkimin ölüsüne
karşı yapılan saygısızlık ve hatta saygısızlığı çok aşan aşağılama
dolayısıyla hâkimlerin üzüntü ve öfkeye kapılmaları bu öfkeyle savcı
ve avukatların da katılmaları gayet normaldir. İrticanın Türkiye'ye
nelere mal olmuş ne uğursuz nesne olduğunu bilen aydınların da aynı
duyguya kapılmalarında şaşılacak bir yön bulunmasa gerektir. Fakat
yüz mutaassıbın eseri olan saldırganlığa bakarak irticanın bu
devleti ele geçirebilecek kadar güç kazanmış olduğunu ileri sürmekte
de elbette isabet yoktur.
İrtica iki yüz yıldan beri daima gücünden
kaybederek yaşamış, gerek zamanın akışı, gerekse öğretimin yayılması
dolayısıyla sıfıra doğru yol almakta bulunmuştur. Siyasi gayelerle
ve yeni anayasanın getirdiği sonsuz hürriyetle irticanın yaşaması ve
kuvvetlenmesi için gösterilen bütün çalışmalar, yüz yaşındaki bir
ölüm hastasını vitaminlerle canlandırmak için gösterilen gayretten
farksızdır.
İmran Öktem olayını çıkaran yobazları kendi
hallerine bıraksaydınız, askerle polisi kışla ve karakollara çekerek
"Ne olursa olsun karışmayacaksınız" buyruk verseydiniz onlar yine
bir şey yapamazlardı. Tek yapacakları şey çirkin davranışlarını daha
da çirkinleştirerek Öktem'in tabutunu parçalamak, çevredeki birkaç
kişiyi yaralayıp öldürmek, bağırıp çağırmak olurdu. Fakat bu kafa
yetersizlikleri, bu zihniyet bozuklukları ile devleti asla ellerine
geçiremezlerdi ve emin olun bir saat geçmeden kendi aralarında
anlaşmazlığa düşerek birbirlerini tekfire başlarlardı.
Yobazların bu davranışının düşünülerek tasarlanmış
olduğu hakkındaki yazılar asla doğru değildir. Hele bu işte
hükümetin parmağını aramak partizanca bir laf ebeliğidir. Bu hadise,
hiç şüphe yok, fevri bir harekettir ve yıllardır yurdumuzda esen
disiplinsizlik havasının olağan sonuçlarından biridir.
Buna benzer başka bir hadise Milli Birlik Komitesi
zamanında ve Yassıada duruşmaları sırasında da olmuştu. Yassıada da
ölen eski İstanbul valilerinden merhum Lütfi Kırdar'ın cenazesinde
de bazı taşkınlıklar olmuş, hatta o zaman İstanbul Valiliği
görevinde bulunan General Refik Tulga, olayın elebaşlarından birine
mezarın önünde bir de tokat atmıştı.
Milli Birlik Komitesi zamanı bir sıkıyönetim ve
dikta zamanıydı. Bugünkü aşırı hürriyetten eser yoktu. O şartlar
altında bile dini taassupla fevri hareketler yapılabiliyordu. İmran
Öktem olayında hükümeti sorumlu bulunca Lütfi Kırdar olayında da
Milli Birlik Komitesi'ni suçlu görmek gerekecektir ki buna asla
imkân yoktur. Çünkü Milli Birlik Komitesi iktidara geldiği gün
yaptığı ilk işlerden biri Doğu'daki şeyhleri tutuklayıp bir kampa
tıkmak olmuştu.
Türkiye'deki yobazlığın dışardan kışkırtıldığı,
desteklendiği söyleniyor. Söylentilere inanmak gerekirse bunu Suudi
Arabistan destekliyormuş, Suudi Arabistan'ın arkasında da Amerikan
petrol kumpanyaları ve dolayısı ile Amerika varmış.
Suudi Arabistan zengin petrol kaynaklarından elde
ettiği büyük gelire rağmen kendi güneyindeki küçük Yemen'de sürüp
giden cumhuriyetçi-kralcı savaşını, kendi çıkarı bakımından
desteklediği kralcılar lehine çevirmekten bile aciz kalmış bir
devlettir. Türkiye gibi, kendi çapının çok üstündeki bir ülkede
propaganda yapmaya girişmeyecek kadar da akıllıdır. Suudi
Arabistan'ın Türkiye'de hiçbir siyasi emeli olamaz. Kendi dini aynı
zamanda milli davası olan İsrail meselesine bile karışmaktan çekinen
bir devletin Türkiye’de taassubu besleyeceğini düşünmek bile
abestir.
Suudi Arabistan'ın arkasındaki Amerika'nın
taassubu desteklemesi de bir hayaldir. Türkiye'ye hâkim olmak
isteyen yabancı devlet, aciz cahil taassubu kışkırtmakla bir şey
kazanamayacağını bilir. Bir yabancı ülkeye hâkim olmanın yolu o
ülkedeki askeri, aydınları, zeki ve kabiliyetli adamları, bazı
partileri elde etmektir. Bu konuda solcu yazarların kopardığı
yaygara, her hadiseyi istismar ederek millette bezginlik yaratmak
hususundaki Varşova toplantısı kararlarının uygulanmasından başka
bir şey değildir.
İmran Öktem olayının aksi yönden bir benzeri,
öğrenci kargaşalıkları sırasında Beyazıt Kulesindeki Türk Bayrağını
indirerek yerine kızıl bayrak asmakla yapılmış, fakat bu olay
ötekinden çok daha mühim olduğu halde üzerinde hemen hiç
durulmamıştı.
Türkiye için irticanın bir tehlike olmamasına
karşılık, dışardan beslenen komünizmin ciddi bir tehlike olduğu
muhakkaktır, Fakat bugünkünü 31 Martla ölçüştürenler dünkü
karşısında bir şey söylememişlerdi.
Neden böyle olmuştur? Bunun sebebi parti
mücadelesi ve son zamanların deyimiyle söyleyelim "siyasi yatırım"
gayretidir.
Adalet Partisi hükümetinin pek çok yanlışları,
beceriksizlikleri, acizleri ve partizanca, davranışları olduğu
muhakkaktır. Böyle olduğu halde seçim şansı en kuvvetli olan parti
yine de odur. Halk Partisi'nin normal şartlarda bir seçim kazanarak
tek başına iktidara gelmesine imkân yoktur. Bir ülkücü değil, sadece
bir partici olan İsmet İnönü, "ortanın solu" prensibini bir tertip
olarak, belki de Ecevit'in kışkırtmasıyla çıkarmış, fakat bunun bir
başarı reçetesi olmadığını anlayınca seçim şansı olarak fırsatlardan
faydalanmak, iktidarın yanlış adımlarını mübalağa ile kullanmak
yoluna sapmıştır. Bundan dolayıdır ki hiç de büyütmeye değer bir
hadise olmayan İmran Öktem olayım koz olarak kullanmakta, bunu 31
Martla eşit tutmaya kalkmaktadır. Fakat bu eşit tutma çok
isabetsizdir ve İnönü'nü uzun siyasi tecrübesiyle
bağdaştırılamayacak kadar acemicedir.
31 Mart silahlı bir asker ayaklanmasıydı. Kan
dökülmüş, asiler bir süre duruma hâkim olmuştu. İmran Öktem olayında
bunların hiçbiri olmamıştır. Olamazdı da.
Çünkü irtica artık bir kuvvet değil, acınacak
kadar zavallı bir zihniyettir.
GÖZLEM, 15 Mayıs 1969