Ne istediğini bilmeyen yani programsız,
plânsız olan insan gibi ne istediğini bilmeyen milletin de
güçlükler, başarısızlıklar ve bozgunlarla karşılaşacağı
muhakkaktır. Hele günümüzde milletlerin dörder veya beşer yıllık
plânlarla kalkınma ve güçlenme savaşı yaptıkları bir sırada ne
istediğini bilmemenin, şuurunu kaybetmekle eşit bir felâket
olduğu meydandadır.
Tabiî, plân ve program derken, kalkınma
derken, bunun yalnız maddî yönünü kastetmiyoruz. Ülküsüz
maddecilik insanları hayvanlığa götüreceği için, kalkınmanın
manevî tarafını da birlikte ele alıyoruz.
Milletimiz tarih boyunca plânlı, istekli ve
ülkülü yaşamış, ülkü olarak büyük devlet, yasa düzeni ve cihan
hâkimiyeti fikirlerini benimsemiştir. Yalnız Orta Asya'da
yaşadığımız çağlarda Mançurya ile Hazar Denizi arasındaki
bölgeyi tek yasa altında birleştirip düzen kurmak Türk'lerin
değişmez amaçlarıydı. Bu sınırlarda ileri gitme ve geri kalma
olsa da cihana hâkim olmak düşüncesinde hiçbir değişiklik
olmazdı.
Selçuklularla birlikte Önasya'nın
alınmasından sonra ise hedefler değişmiş, eski cihan hâkimiyeti
ve büyük devlet düşüncesi Kızılelma adını almıştı. Osmanlı
fütuhatının nasıl büyük bir devlet plânına dayandığı gittikçe
daha çok gün ışığına çıkmaktadır.
Bundan ne kazandık diye sorulabilir.
Tarihin diri ve yiğit milleti olduk. Azlık
olmamıza rağmen çokluklara hükmederek büyük devlet kurduk. Büyük
devletin tabiî sonucu olarak büyük kültür ve medeniyetler
yarattık. Yüzyıllarca, dünyanın geniş bir bölgesinde düzen kurup
yasanın hâkimiyetini sağladık. Savunmaya geçtiğimiz bu geniş
toprakları bir hattan bir hatta koruyarak yok olup tarihten
silinmeyi önlemiş olduk. Dahası ne?
Ne kazandık diye sorunca her nesneye bir kulp
takmak mümkündür. O zaman da sorulabilir: Eski Yunan medeniyeti
oldu da ne oldu? Bugünkü teknik ilerlemeye Yunan felsefesinin ve
sanatının ne etkisi olmuştur? İnsanlar nasıl olsa bu seviyeye
ulaşacaklardı.
Fakat bu düşünce temelinden sakattır. Bir
milletin bin yılda on yıl yüksek yaşaması bile bir kazanç ve
övünçtür.
Günümüzde ise Türk milleti plansızlığın,
ülküsüzlüğün dağınıklığı içindedir. Uygulanmakta olan beş yıllık
plânlar işin yalnız maddî tarafına aittir. Kalkınma düşüncesi
millî bir ülküyle mânâlandırılmadıkça kısır kalmaya mahkûmdur.
Beşer yıllık üç plânın da yüzde yüz başarı
ile sonuçlandırıldığını kabul etsek bile; bu kalkınmış, İsveç seviyesine çıkmış memleketin, eğer bir
millî ülküsü yoksa, geleceğine güvenle bakılabilir mi?
Zengin, kültürlü ve sağlam yapılı olduğu
halde, hayatta isteği kalmamış olduğu için intihar eden insanlar
gibi, gayesiz milletler de ölüme mahkûm değil midir?
Türk milletinin ülküden yoksun olduğu sık sık
söylenmekte ve bunun acılığı, millî başarısızlığa uğradığımız
zamanlarda daha çok duyulmaktadır. Kıbrıs konusunda, Birleşmiş
Milletlerdeki son başarısızlık sırasında Cumhurbaşkanı Cemal
Gürsel'in gazetelere geçen bir sözü çok ilgi çekicidir. O zaman
Gürsel: 'Yunanlılar Kıbrıs'ı, Bulgarlar Trakya'yı, Ruslar Kars'ı
istiyorlar. Biz ne istediğimizi bilmiyoruz" demişti.
Buradaki "biz" zamiri şüphesiz Türkiye'nin
resmî çevreleri, resmî sorumluları anlamında kullanılmıştır ve
bu sorumlular cidden ne istediklerini bilmemektedir. Çünkü millî
bir program yoktur. Siyaset bilgisi onlara göre "idarei
maslahat" tır. En büyük zekâ, köylü kurnazlığı ile
karşısındakini kısa bir süre için aldatabilmektir. Bir tehlikeyi
iki üç yıl geriye atmak bir zaferdir. Oysa ki Türkiye'de ne
istediğini bilen bir zümre vardır. Bu zümre Türkçülerdir ve
bütün Türklerin tek devlet halinde birleşmesini istedikleri
için, yerine ve zamanına göre maceracılık, emperyalistlik,
faşistlik ve kafatasçılıkla suçlanmaktadırlar.
Küçük ve zayıf Yunanistan kurulduğu günden
beri Megalo İdea yani Bizans İmparatorluğunun diriltilmesi
düşüncesinin ardında koşarken, dağınık ve geri Arap İran
Körfezinden Atlas Denizine kadar Arap Birliği isteğinin
arkasında iken, Afrika'nın eni çelimsiz devletleri kendilerine
göre birer dış hedef gözetirken, geçmişin nice büyüklüklerinin
mirasçısı olan Türk milleti millî bir ülkü gütmekten alıkonuyor
ve bunu dış düşmanlar değil, Türk aydını olarak bilinen bir
güruh yapıyor.
Bu uyuşuk güruh siyasî bir paratoner olan
"yurtta barış, cihanda barış" formülünü bir hayat prensibi diye
benimsemek istiyor.
Peki ama senin dışarıda gözün yok diye
başkalarının da sende gözü olmayacak mı sanıyorsun budala? İşte
örnekleri ortada: Sen uyuşuk uyuşuk oturduğun için, milletine
dış hedef göstermediğin için başkaları seni dış hedef olarak
gösteriyor ve Kıbrıs'tan sonra sıranın İmroz'a, İstanbul'a ve
Ege'ye geleceğini açıkça söylemekten çekinmiyor.
Türkçüler, millî ülkünün temsilcisi olan
kimselerdir. Bu türlü temsilcilikler demokratik seçimle değil,
düşünceyi ileri sürmekle, onu savunmakla, uğrunda fedakârlığa,
hatta belâya katlanmakla elde edilir. Bu temsilcilerin vergi
kaçıran tüccarla, yalan söyleyen politikacı ile, satılık kalem
sahipleriyle bir tutulmaya tahammülleri yoktur.
Türkçülere: "Milliyetçilik sizin tekelinizde
mi?" diye sık sık sorulmuştur. Elbette öyledir. Herkes milliyetçi
olsaydı, Türkiye bugünkü güç şartlar içinde bocalamazdı. Parti
kavgaları, sınıf düşmanlıkları, kazanç ve kâr davaları tabiidir
ki milliyetçilik olamaz. Bunlar bir milleti ancak batmaya
götürür. Hele kelime kavramlarının alabildiğine kötüye
kullanıldığı çağımızda, Türkçülük düşmanlarının "biz Türkçüler"
diye yazı yazdığı, Moskova uşaklarının milliyetçilikten dem
vurduğu günümüzde Türkçülük elbette küçük bir zümrenin tekelinde
olacak ve Türkçülük olunca da en sarmal sonuç olarak ister
istemem ırkçılığa gidilecektir. Bu ırkçılık bir takım şarlatan
maskaraların ileri sürdüğü gibi kafa ölçmek, kan tahlil
etmek,yedi ata saymakla ilgili değildir. Irkçılık kan ve ırka dayanmakla beraber Türklük şuurunda olmak, yabancı bir ırkın
şuuruna sahip çıkmamak davasıdır.
Türkçülerin iç davası olan ırkçılık,
Türkiye'nin kaderine Türklerin hakim olması, kilit noktalarında
Türklerin bulunması ilkesidir. Birinci Cihan Savaşında, Osmanlı
ordusundaki Arap ırkından subayların nasıl ihanet ettiğini
okumak, o savaşlarda bulunanlardan dinlemek aklı başında olanlar
için ebediyen unutulmayacak bir derstir. Balkan Savaşında
Arnavutların, Cihan Savaşında Arapların bu topyekûn ihanetini
gördükten sonra ve Arapların Türkiye den bir Hatay isteği varken
Türkiye'nin yerli Fellâhlarını Harp Okuluna alarak subay
yetiştirmek, Mülkiyeden çıkararak vali yapmak, parti
listelerinden mebus seçerek Bakanlığa getirmek doğru mudur,
değil midir?
Bugün Türkiye'de bir kürtlük ve kürtçülük
akımı varken ve bunlar sıkı yönetim mahkemelerine kadar
götürülmüşken bunları mebus veya senatör yapmak, bunları
memleketin kilit noktalarına getirmek doğru mudur?
Türkçüler, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde
Türk olmayanların ihanetlerinin en büyük rol oynadığını bilmekten
doğan bir şuurla devlet makinesinin başında bunlardan kimsenin
bulunmamasını ister. Bir insanın sadık mı, hain mi olduğunu
kestirmeye tabiî imkan yoktur. Fakat o insan Türk topraklarında
iddiası olan bir cemaate mensupsa ihanet etmesi daima ihtimal
içindedir. Bu sebeple onu kilit noktası getirmek, gaflet,
hamakat ve ihanetten başka bir şey değildir.
Türkçülerin dış prensibi bütün Türklerin birleşmesidir.
Dışarıdaki Türklerin kaderiyle ilgimizi kesmenin bize hiç bir
güvenlik sağlamadığı son otuz yılın tecrübesiyle belli oldu.
Irkdaşlarının yok edilmesine göz yuman bir millet zaten yok
olmaya mahkûmdur ve buna layıktır. Milletleri millet yapan,
uğrunda ölecekleri yüksek ilkelere bağlanmış olmalarıdır.
Bugünkü kuşaklar neye, hangi ülküye, nasıl bir düşünceye
bağlanmıştır?
Sağdan sola her topluluk tarafından sözde
benimsenen Atatürkçülük genç kuşakları heyecanlandıracak bir
ülkü müdür? Atatürkçülük denen nesne bir ilâç, bir panzehirdir.
Hastalanmış veya zehirlenmiş bir ülkü değildir. Ülkü bir milleti
iliklerine kadar heyecanla sarsan düşünce demektir. Uğrunda
kanların ve canların harcandığı bir inançtır.
Irkçılık ve Turancılıktan katışma olan
Türkçülük bu milleti heyecanla birleştirip yeniden büyük devlet
durumuna getirecek ilke olduğu için yürütücü kuvvettir. Başka
her düşünce, bugün piyasada olan her ilke, her inanç, her
doktrin bölücü, dağıtıcı, üstelik de yabancı köklüdür.
Birleştirici, yürütücü, kalkındırıcı olan
yalnız Türkçülüktür. Dışardan gelmemiş olan, millî ürün olan
Türkçülük...
Bundan dolayıdır ki biz ne istediğimiz
biliyoruz. Mütareke yıllarında kurtuluş yolu olarak Bolşevikliği
yahut Amerikan mandasını gören soysuzlaşmış aydınlar gibi, bugün
de yine Moskova veya Amerika'ya yüz döndürmüş olan soysuz
aydınlarla Türkiye'nin kurtuluş davası yürütülemez.
Didişmelerini yalan ve iftira kampanyasıyla yapan siyasî
partilerden ise hiçbir hayır yoktur. Oy toplamak için kürt
şeyhlerine yahut İmroz Rumlarına taviz vermenin bir vatan
ihaneti olduğunu anlamaktan âciz aşağılıkların millet kaderinde
söz sahibi olması korkunç bir felâkettir.
Atatürk'ün "Türk milleti, başına geçireceği
insanların kanındaki cevheri asliye dikkat etmelidir" sözü açık
anlamı ile "Türk ırkından olmayanları başına geçirme" demektir.
Bu söz mücerret bir övünme veya şatafat değil, acı denemelerden
doğmuş bir gerçek, yabancı soyluların getirdiği felâketlerden
alınmış bir derstir. Bunu Atatürkçü geçinip de Türkçülük
düşmanlığı yapanları uyarmak için hatırlatıyorum. Yoksa Atatürk
bunu söylememiş olsaydı biz yine ırkçı olacaktık. Aklımız büyük
olaylardan ders almayı emrettiği; tarih kendi derslerinden
faydalanmayanları bağışlamadığı için ve en sonra yüzyılların
gerisinden gelip bize şeref veren millî şuur ve gururumuz böyle
gerektirdiği için ırkçı olacaktık.
Şeref meselesine önem vermemiş toplumların
sonu kölelik ve hayvanlıktır. Çünkü şeref yalnız insanlarda olan
bir duygudur.
Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın?
Öyleyse sen günün birinde Atenagoras'ı Türkiye Cumhurbaşkanı
görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının
sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşünürsün.
Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı
olmasına da ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve
İsrail'e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için
sevinç bile duyarsın. Hattâ kürt devleti kurmak için bunca
Türk'ün kanına giren Şeyh Said'in torunlarından birinin
başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.
Sen yalnız Türkçülüğe karşı, çıkar, Türk
ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya
Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu
yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sindirememiş
bir budalasın.
Ötüken, 15 Şubat 1086, Sayı: 26