KONUŞMALAR 2

 

 

Türkiye ahlak buhranı içindedir. Bunun ilk sebebi ne olursa olsun gelişmesi, artması demokrasi yüzündendir. Çünkü demokrasideki basın hürriyeti daima kötüye kullanıldığı için, ahlaksızlıkların yayılmasında başlıca faktör olmaktadır.

İnsanlar gördükleri şeyi kaparlar. Terbiyeli insanların çevresinde yetişenlerin terbiyeli, fena insanların yanında yetişenlerin fena olması bu taklit kanunu dolayısıyladır. İnsanlara tesir eden amiller yalnız çevresindeki insanlar değil, aynı zamanda okudukları, gördükleri ve işittikleridir.

Türk milletinin bir zamanlar gayet yiğit ve fedakâr olmasındaki bir sebep, halk elindeki kitapların sadece kahramanlık kitapları olmasıydı. Bugün fuhuş ve zina romanları, külhanbeyi ağzıyla yazılmış hezeyanlardan başka ne var ki? Gazetelerin hepsinde peygamber hikâyeleri yanında açık saçık tefrikalar, filmlerdeki iğrenç sahneler, tiyatrolarda ahlak ve mukaddes at adına ne varsa hepsini batıran eserler, radyoda sanatçıların aşkları adı altında bir takım beynelmilel fahişelerin zinaları elbette erdem değil, rezalet aşılayacaktır.

Hele bir iki tane günlük gazete var ki baş sayfalarında yalnız cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, ihanet, fuhuş, zina, külhanbeylik havadisleri büyük puntolarla yer alır ve bu rezaletleri, ortaokul çocuklarına kadar herkes okur.

Kendilerine sorarsanız "halka haber vermek görevlerini yapmaktadırlar" Halka neyin haber verilmesi gerektiğini bilmeyen bu insanlara basınla hitap hakkını vermekle eşkıyanın eline silah vermek arasında hiçbir fark yoktur.

1959'da Türkiye'ye gelen bir Alman basın heyeti, memleketi dolaştıktan sonra "dünyanın hiç bir yerinde Türkiye basını kadar sorumluluk duygusundan yoksun basın yoktur." neticesine varmıştı.

Basın hürriyeti; saklanması gereken haberleri açıklamak, manevi zarar yapacak olayları yazmak, garez karlık ederek bir haberin yanlış tefsirine gitmek ve hele bir düşmanı gözden düşürmek için yalan yazmak değildir. Basın çok güçlü bir silahtır. Bu silah ahlaksız, vicdansız, satılık yazarların elinde milletin manevi yapısını çökertecek çekirdek silahı halini alır. Pek az istisna ile basın denilen seviyesiz ve seciyesiz topluluğun, çıkarlarına göre yön değiştiren, gerçekleri tahrif eden, inanmadığını savunur görünen satılık kalemlerini herkes tanımaktadır. Yıllar boyunca bunları okuyarak yaşayan insanların en sonunda zehirleneceği, gerçekleri anlayamaz hale geleceği muhakkaktır.

Basının görevi, kendi inancına göre yanlış gördüklerini duyurmaktır. Bir damlalık gerçeği alarak onun çevresinde büyük bir yalan dünyası yaratmak değildir: 27 Mayıs hareketi olduğu zaman, İstanbul vilayeti önündeki gazetecilerin birkaçının "Adnan Menderes ecnebi dövizleriyle kaçarken yakalandı diye yazalım mı" diye konuştuklarını, bu konuşmayı dinleyen birisi bana anlatmıştı.

Samet Ağaoğlu'nun çoban kılığında Bulgaristan'a kaçarken yakalandığını, Celal Bayar'ın bankalarda 103 milyon lirası bulunduğunu yazmışlardı. Kıyma makineleri icat etmişlerdi.

Bu büyük iftiraları yapan ve yazanlar şüphesiz en büyük ahlaksızlardır. Bütün bunlar demokrasiden doğmaktadır. Demokrasinin kötüye kullanılması denecek. Bunun cevabı şudur: Kötüye kullanılmayı önlemeyen bir sistem er geç zararlı olacak demektir.

***

Bir zamanlar, Doktor Fahrettin Kerim Gökay intihar haberlerinin gazetelerde yazılmasını yasak ettirmeyi başarmıştı. Doktor, ruh hastalıkları uzmanı olarak intiharların taklit edildiğini, istidatı olanları kötü davranışa gitmekten alıkoymak için onlara kötü şeylerden bahsedilmemesi gerektiğini herkesten iyi biliyordu.

Bu, basın hürriyetine aykırı görülerek sonradan kaldırıldı. Doktorun ne kadar haklı olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Buda rahipleri gibi kendini yakanlar, açlık grevi yapanlar, artist olmak için İstanbul'a kaçıp kötü yola düşenler, banka soyanlar, paraları alıp kaçan mutemetler hep birbirini göre göre, gazetelerde okuya okuya bu hale düşüyorlar.

Bunlar yazılmasın derseniz tabii yine basın özgürlüğü, anayasa diye bir kıyamettir kopar. Yalnız şu düşünülmez: Bunlar yazılmazsa millet kayıp mı eder, kazanır mı? Herkese her şeyi açıklamakta fayda nedir? Bazı şeylerin söylenmemesi zarureti yok mudur? Bunlar düşünülemez.

Bazı şeyler vardır ki yalnız ilim ve adalet önünde açıklanır, başka zaman bahsi edilmez. Bir çocuğun doğumundan bahsedilir ama o çocuğun doğması için bir çiftin cinsi münasebette bulunduğunu anlatmaya hiç lüzum yoktur; faydasızdır, çirkindir.

Bir toplum içindeki ahlaksızlıklar, özellikle cinsi ahlaksızlıklar ancak psikologların, sosyologların, tarihçilerin devlet adamlarının konusu olmalıdır.

Bu sebepledir ki aklı başında milletler, okullardaki tarih derslerinde kendi milletlerinin büyük kusurlarını çocuklarına öğretmezler. Çocuk bunları kısmen veya tamamen ya üniversitede veya hayatta, o da kısmen öğrenir. Kendi milletinin kusurlarını ufak çocuklara tarih derslerinde öğretmen çok olumsuz sonuçlar doğurur. Çocuk kendi milletini sevmez olur. Aşağılık duygusuna kapılır. Hele bu çocuk başka milletlerin tarihini ballandıra balı andıra anlatan bir tarih kitabını okul müfredatı diye okumak talihsizliğinde, ise ondan hayır gelmez. Bugün ortada gördüğümüz züppe alayları peyda olur.

Evet, bunları kısmalı, kaldırmalı. Bir devlet komşu bir devlete saldırma planlarını yahut bir saldırışa karşı koyma planlarını gizli tutmakla nasıl basın hürriyeti veya demokraside gedik açmıyorsa, milletin ahlaki ve manevi kuvvetleri üzerinde yıkıcı tesirler yapacak haberlerin yayınlanmasını önlemekle de gedik açmaz.

Bu kadar yalan dolan içinde yüzen basına artık dördüncü kuvvet denebilir mi? Dünyanın birçok yerlerinde basını kontrole alan hükümetler haklı sayılmaz mı? Sen, işine geldiği gibi yalan söyle, insanların şerefiyle oyna, çıkar görünce yön değiştir, milleti boyuna aldat, para ile kendini hemen sat, sonra da sana dokunulunca basın özgürlüğü gidiyor diye yaygarayı bas.

Birçok mesleklere girebilmek için türlü şartlar olduğu halde basına girip başyazı veya fıkra yazmak için hiçbir manevi şart mevcut değil. Önüne gelen yazıyor. Aralarında ahlaksızlar, vatansızlar, casuslar bulunuyor. Bunlar millete hitap edip akıl ve öğüt veriyor. Hatta ahlak ve vatan dersi veriyor. Doğu vilayetlerimizi Ermenilere vermek için makale yazmış olan vatansız bir Selanik dönmesi yıllarca Türk basınında başyazar olarak geçindi. Moskova'da vatansızlık öğrenimi yapıp bütün dünyayı Moskova'ya bağlamak düşüncesini kabullendikleri hiçbir tereddüde yer kalmayacak derecede belli olanlar gelip gazetelerde, dergilerde yer tuttular. Vatan hainliği ve Polonyalılığı yüzde yüz bilinen Nazım Hikmet'i büyük Türk ozanı diye ilan edecek derecede yüzsüzlüğü ileri götürdüler.

Dünya değişiyor. Milletler, maddi veya manevi varlıklarını korumak için türlü türlü tedbirler alıyorlar. Bu arada klasik demokrasiye aykırı davranışlar da oluyor. İliğine kadar demokrat bir ülke olan Fransa'da De Gaulle, milletinin ve yurdunun çıkarı uğruna demokrasiyi biraz öteye itmekten çekinmedi. Otoriter bir idare kurdu. Böylelikle karmakarışık ve uluslararası piyasada haysiyeti kırılmış Fransa'yı yine büyük devlet durumuna soktu. Siyası alanda büyük söz sahibi oldu. Atom bombası yaptı. Ülkenin iktisadi durumunu düzeltti. Fransa'da dillere destan olan ahlaksızlık kaybolmaya başladı. Bir zamanlar Fransa'nın başbakanı olan Yahudi Leon Blum, gençleri kız kardeşleriyle evlenmeye kışkırtan yazılar yazarak bu milletin ahlakını sıfıra doğru indirirken şimdi halis Fransız De Gaulle sayesinde Avrupa'nın birçok milletlerinden disiplinli ve hele dünün şampiyonu İngiltere'den kuvvetli ve haysiyetli bir Fransa görüyoruz.

Bunun doğudaki örneği de Pakistan'dır. Eyüp Han'ın otoriter idaresi henüz pek genç bir devlet olan ve demokrasi rüzgârlarının kaldırdığı toza bulanmış olan Pakistan'ı kolundan tutup kaldırdı. Bu ülke bugün disiplinlidir. En iyisi de yarına güvenle bakarak çalışmasındadır.

Demokrasinin batırmak üzere olduğu bir ülke Yunanistan'dı. Rezilane bir solculuğa doğru gidiyordu. Milliyetçi askerler ortaya atılmasaydı o muhteris ihtiyar, Yunanistan'ı Demir Perde'nin gerisine atacaktı.

Bundan şu sonuç çıkıyor: Bir ülkede aydınlar ve siyası liderler hayvanlaşıp da ihtirasları uğruna milleti mahva sürüklerken tek kurtuluş ilacı demokrasiyi kenara itmektir.

ÖTÜKEN, 1967, Sayı: 41