Türkiye ahlak buhranı içindedir. Bunun ilk sebebi
ne olursa olsun gelişmesi, artması demokrasi yüzündendir. Çünkü
demokrasideki basın hürriyeti daima kötüye kullanıldığı için,
ahlaksızlıkların yayılmasında başlıca faktör olmaktadır.
İnsanlar gördükleri şeyi kaparlar. Terbiyeli
insanların çevresinde yetişenlerin terbiyeli, fena insanların
yanında yetişenlerin fena olması bu taklit kanunu dolayısıyladır.
İnsanlara tesir eden amiller yalnız çevresindeki insanlar değil,
aynı zamanda okudukları, gördükleri ve işittikleridir.
Türk milletinin bir zamanlar gayet yiğit ve
fedakâr olmasındaki bir sebep, halk elindeki kitapların sadece
kahramanlık kitapları olmasıydı. Bugün fuhuş ve zina romanları,
külhanbeyi ağzıyla yazılmış hezeyanlardan başka ne var ki?
Gazetelerin hepsinde peygamber hikâyeleri yanında açık saçık
tefrikalar, filmlerdeki iğrenç sahneler, tiyatrolarda ahlak ve
mukaddes at adına ne varsa hepsini batıran eserler, radyoda
sanatçıların aşkları adı altında bir takım beynelmilel fahişelerin
zinaları elbette erdem değil, rezalet aşılayacaktır.
Hele bir iki tane günlük gazete var ki baş
sayfalarında yalnız cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, ihanet,
fuhuş, zina, külhanbeylik havadisleri büyük puntolarla yer alır ve
bu rezaletleri, ortaokul çocuklarına kadar herkes okur.
Kendilerine sorarsanız "halka haber vermek
görevlerini yapmaktadırlar" Halka neyin haber verilmesi gerektiğini
bilmeyen bu insanlara basınla hitap hakkını vermekle eşkıyanın eline
silah vermek arasında hiçbir fark yoktur.
1959'da Türkiye'ye gelen bir Alman basın heyeti,
memleketi dolaştıktan sonra "dünyanın hiç bir yerinde Türkiye basını
kadar sorumluluk duygusundan yoksun basın yoktur." neticesine
varmıştı.
Basın hürriyeti; saklanması gereken haberleri
açıklamak, manevi zarar yapacak olayları yazmak, garez karlık ederek
bir haberin yanlış tefsirine gitmek ve hele bir düşmanı gözden
düşürmek için yalan yazmak değildir. Basın çok güçlü bir silahtır.
Bu silah ahlaksız, vicdansız, satılık yazarların elinde milletin
manevi yapısını çökertecek çekirdek silahı halini alır. Pek az
istisna ile basın denilen seviyesiz ve seciyesiz topluluğun,
çıkarlarına göre yön değiştiren, gerçekleri tahrif eden,
inanmadığını savunur görünen satılık kalemlerini herkes
tanımaktadır. Yıllar boyunca bunları okuyarak yaşayan insanların en
sonunda zehirleneceği, gerçekleri anlayamaz hale geleceği
muhakkaktır.
Basının görevi, kendi inancına göre yanlış
gördüklerini duyurmaktır. Bir damlalık gerçeği alarak onun
çevresinde büyük bir yalan dünyası yaratmak değildir: 27 Mayıs
hareketi olduğu zaman, İstanbul vilayeti önündeki gazetecilerin
birkaçının "Adnan Menderes ecnebi dövizleriyle kaçarken yakalandı
diye yazalım mı" diye konuştuklarını, bu konuşmayı dinleyen birisi
bana anlatmıştı.
Samet Ağaoğlu'nun çoban kılığında Bulgaristan'a
kaçarken yakalandığını, Celal Bayar'ın bankalarda 103 milyon lirası
bulunduğunu yazmışlardı. Kıyma makineleri icat etmişlerdi.
Bu büyük iftiraları yapan ve yazanlar şüphesiz en
büyük ahlaksızlardır. Bütün bunlar demokrasiden doğmaktadır.
Demokrasinin kötüye kullanılması denecek. Bunun cevabı şudur: Kötüye
kullanılmayı önlemeyen bir sistem er geç zararlı olacak demektir.
***
Bir zamanlar, Doktor Fahrettin Kerim Gökay intihar
haberlerinin gazetelerde yazılmasını yasak ettirmeyi başarmıştı.
Doktor, ruh hastalıkları uzmanı olarak intiharların taklit
edildiğini, istidatı olanları kötü davranışa gitmekten alıkoymak
için onlara kötü şeylerden bahsedilmemesi gerektiğini herkesten iyi
biliyordu.
Bu, basın hürriyetine aykırı görülerek sonradan
kaldırıldı. Doktorun ne kadar haklı olduğu şimdi daha iyi
anlaşılıyor. Buda rahipleri gibi kendini yakanlar, açlık grevi
yapanlar, artist olmak için İstanbul'a kaçıp kötü yola düşenler,
banka soyanlar, paraları alıp kaçan mutemetler hep birbirini göre
göre, gazetelerde okuya okuya bu hale düşüyorlar.
Bunlar yazılmasın derseniz tabii yine basın
özgürlüğü, anayasa diye bir kıyamettir kopar. Yalnız şu düşünülmez:
Bunlar yazılmazsa millet kayıp mı eder, kazanır mı? Herkese her şeyi
açıklamakta fayda nedir? Bazı şeylerin söylenmemesi zarureti yok
mudur? Bunlar düşünülemez.
Bazı şeyler vardır ki yalnız ilim ve adalet önünde
açıklanır, başka zaman bahsi edilmez. Bir çocuğun doğumundan
bahsedilir ama o çocuğun doğması için bir çiftin cinsi münasebette
bulunduğunu anlatmaya hiç lüzum yoktur; faydasızdır, çirkindir.
Bir toplum içindeki ahlaksızlıklar, özellikle
cinsi ahlaksızlıklar ancak psikologların, sosyologların,
tarihçilerin devlet adamlarının konusu olmalıdır.
Bu sebepledir ki aklı başında milletler,
okullardaki tarih derslerinde kendi milletlerinin büyük kusurlarını
çocuklarına öğretmezler. Çocuk bunları kısmen veya tamamen ya
üniversitede veya hayatta, o da kısmen öğrenir. Kendi milletinin
kusurlarını ufak çocuklara tarih derslerinde öğretmen çok olumsuz
sonuçlar doğurur. Çocuk kendi milletini sevmez olur. Aşağılık
duygusuna kapılır. Hele bu çocuk başka milletlerin tarihini
ballandıra balı andıra anlatan bir tarih kitabını okul müfredatı
diye okumak talihsizliğinde, ise ondan hayır gelmez. Bugün ortada
gördüğümüz züppe alayları peyda olur.
Evet, bunları kısmalı, kaldırmalı. Bir devlet
komşu bir devlete saldırma planlarını yahut bir saldırışa karşı
koyma planlarını gizli tutmakla nasıl basın hürriyeti veya
demokraside gedik açmıyorsa, milletin ahlaki ve manevi kuvvetleri
üzerinde yıkıcı tesirler yapacak haberlerin yayınlanmasını önlemekle
de gedik açmaz.
Bu kadar yalan dolan içinde yüzen basına artık
dördüncü kuvvet denebilir mi? Dünyanın birçok yerlerinde basını
kontrole alan hükümetler haklı sayılmaz mı? Sen, işine geldiği gibi
yalan söyle, insanların şerefiyle oyna, çıkar görünce yön değiştir,
milleti boyuna aldat, para ile kendini hemen sat, sonra da sana
dokunulunca basın özgürlüğü gidiyor diye yaygarayı bas.
Birçok mesleklere girebilmek için türlü şartlar
olduğu halde basına girip başyazı veya fıkra yazmak için hiçbir
manevi şart mevcut değil. Önüne gelen yazıyor. Aralarında
ahlaksızlar, vatansızlar, casuslar bulunuyor. Bunlar millete hitap
edip akıl ve öğüt veriyor. Hatta ahlak ve vatan dersi veriyor. Doğu
vilayetlerimizi Ermenilere vermek için makale yazmış olan vatansız
bir Selanik dönmesi yıllarca Türk basınında başyazar olarak geçindi.
Moskova'da vatansızlık öğrenimi yapıp bütün dünyayı Moskova'ya
bağlamak düşüncesini kabullendikleri hiçbir tereddüde yer kalmayacak
derecede belli olanlar gelip gazetelerde, dergilerde yer tuttular.
Vatan hainliği ve Polonyalılığı yüzde yüz bilinen Nazım Hikmet'i
büyük Türk ozanı diye ilan edecek derecede yüzsüzlüğü ileri
götürdüler.
Dünya değişiyor. Milletler, maddi veya manevi
varlıklarını korumak için türlü türlü tedbirler alıyorlar. Bu arada
klasik demokrasiye aykırı davranışlar da oluyor. İliğine kadar
demokrat bir ülke olan Fransa'da De Gaulle, milletinin ve yurdunun
çıkarı uğruna demokrasiyi biraz öteye itmekten çekinmedi. Otoriter
bir idare kurdu. Böylelikle karmakarışık ve uluslararası piyasada
haysiyeti kırılmış Fransa'yı yine büyük devlet durumuna soktu.
Siyası alanda büyük söz sahibi oldu. Atom bombası yaptı. Ülkenin
iktisadi durumunu düzeltti. Fransa'da dillere destan olan
ahlaksızlık kaybolmaya başladı. Bir zamanlar Fransa'nın başbakanı
olan Yahudi Leon Blum, gençleri kız kardeşleriyle evlenmeye
kışkırtan yazılar yazarak bu milletin ahlakını sıfıra doğru
indirirken şimdi halis Fransız De Gaulle sayesinde Avrupa'nın birçok
milletlerinden disiplinli ve hele dünün şampiyonu İngiltere'den
kuvvetli ve haysiyetli bir Fransa görüyoruz.
Bunun doğudaki örneği de Pakistan'dır. Eyüp Han'ın
otoriter idaresi henüz pek genç bir devlet olan ve demokrasi
rüzgârlarının kaldırdığı toza bulanmış olan Pakistan'ı kolundan
tutup kaldırdı. Bu ülke bugün disiplinlidir. En iyisi de yarına
güvenle bakarak çalışmasındadır.
Demokrasinin batırmak üzere olduğu bir ülke
Yunanistan'dı. Rezilane bir solculuğa doğru gidiyordu. Milliyetçi
askerler ortaya atılmasaydı o muhteris ihtiyar, Yunanistan'ı Demir
Perde'nin gerisine atacaktı.
Bundan şu sonuç çıkıyor: Bir ülkede aydınlar ve
siyası liderler hayvanlaşıp da ihtirasları uğruna milleti mahva
sürüklerken tek kurtuluş ilacı demokrasiyi kenara itmektir.
ÖTÜKEN, 1967, Sayı: 41