Bugünün milletleri öğretim ve eğitim dolayısıyla,
yayınlar sebebiyle eski çağlara göre çok aydın topluluklardır. Bunun
için bu milletleri uzun bir süre demokrasi dışında yönetmeye imkân
yoktur. İnsan, yaratılış bakımından birçok davranışlarında hürriyet
ister. Marifet, bu hürriyeti kötüye kullanmayacak insanlar
yetiştirmek, kötüye kullanmak istidatında olanları sert tedbirlerle
önlemektir.
Görünüşe göre milletler bunun çarelerini
aramaktadırlar. De Gaulle idaresi Fransa'da otoriter bir demokrasi
yaratmış ve bu idare, İkinci Cihan Savaşı'ndan sonra iyice çökmüş
olan Fransa'yı kalkındırmıştır.
İspanya ve Portekiz'deki idareler bu ülkelerde
demokrasiden doğan anarşileri önlemek için kurulmuş, fakat Fransa'da
görülen başarıyı kazanamamıştır. Çünkü Fransa'ya göre geri olan bu
iki ülkedeki rejimler birçok hürriyetleri kısmakta ve halkı memnun
edememektedir.
Latin Amerika'daki iki devlet, Meksika ve Arjantin
de uzun süredir böyle bir denemenin içindedir.
Asya'da Pakistan, kendi şartlan içinde başarılı
bir deneme yapmaktadır.
27 Mayıs 1960'ta Türkiye'de kurulan idare ve
başlangıçta böyle bir gidiş tutturur gibi olmuş, sonra bundan
vazgeçmiştir.
Milletler olgunluğa ve yüksekliğe doğru
yönelmişlerdir. Rejimler birer vasıtadır. Bir rejim bir milleti
yükselttiği nispette tutulur. Zarar vermeye başlayınca bırakılır.
Türkiye demokrasiyi, demokraside hastalık
belirtileri görüldüğü bir sırada kabullendi. Bu sebeple gayet
dikkatli ve uyanık olmaya, hastalık belirtilerinin tedbirlerini
almaya mecburdur.
Demokrasinin icabı olarak verilen hürriyeti bazı
azınlıklar ve akımlar Türkiye'yi parçalamak veya yok etmek için
kullanmaya kalkarsa ve bu tahribatı önlemeye eldeki mevzuat kâfi
gelmezse yeni tedbirler almak, çareler bulmak devletin görevidir.
O zaman demokrasiye aykırı bazı davranışlara bile
başvurabilir. Mesela bugünkü Anayasaya rağmen, düzeni korumak, iç
kavgaları önlemek düşüncesiyle Atatürk Kanunu ve Tedbirler Kanunu
gibi bazı kanunlar yürürlüktedir. Anti demokratik diye bu kanunlar
kaldırılırsa belki hukuk bakımından parlak bir iş yapılmış olur ama
memleketin düzeni de alt üst olur.
On Altıncı Yüzyılın ünlü şeyhülislamı Ebussuud ki,
o zamanın Adalet Bakanı ve Yargıtay Başkanı demekti, devletin
temelini sarsmamak, milletin sağlığını korumak için şeriatın bazı
hükümlerini tevil yoluna giderek fetvalar vermek ten çekinmemişti. O
kadar ileri görüşlü bir devlet adamıydı.
Bugün Türkiye düşmanı fikirlerin başında kürtçülük
gelmektedir. kürtçüler doğu illerimizde ayrı bir devlet kurmak
davası ardındadırlar. Bitlis Senatörü Ziya Şerehanoğlu'nun
Amerika'ya kaçarak orada kürtlük davası için çalıştığını gazeteler
(mesela Kayseri'de çıkan "Milli Ülkü" gazetesinin 7 Temmuz 1967
tarihli 224. sayısı) yazdı. Bu adamın, maksatlarını gizleyerek
Senato'da kaldığını, Büyük Millet Meclisi'nin hayati meseleleri
konuştuğu gizli toplantılara katıldığını, hatta bu adamın bakan veya
Başbakan olduğunu düşünelim. Türkiye için bundan büyük tehlike olur
mu?
Bunun çaresi esasen Türk olan doğu illerini büyük
bir hızla yüzde yüz Türkleştirmektir. Balkanlardan gelen Türk
göçmenlerini İstanbul'a veya Batı Anadolu'ya yerleştirmek gibi
şuursuz davranışlar yerine bunları planlı bir şekilde doğuya
yerleştirmek Kastamonu, Sivas, Konya, Trabzon gibi İstanbul'a çok
sayıda insan gönderen illerin bu fazla nüfusunu doğuya yöneltmek,
büyük endüstri kuruluşlarıyla batıdan yığın halinde aydın ve işçi
göndermek ve Türkçeyi yaymak için gereken kültür ve propaganda
tedbirlerini almaktan başka çare yoktur.
Türk olan Doğu'da kürtçe konuşan insanlar
bulundukça yabancıların kötü niyetleri eksik olmayacak, bunlar
kürtleri kışkırtarak Türkiye'nin başına gaile açacaktır. M.B.
hükümeti kurulduğu, sırada dost (!) Amerikalılar'ın bilimsel tecrübe
(!) için hazırladıkları kürtçe alfabeyi yaymak müsaadesi istemeleri
nelerle uğraşmaya mecbur olduğumuzu göstermektedir.
İkinci düşman fikir komünizmdir. Dünyanın birçok
yerlerinde artık özel bir milliyetçilik haline gelmeye başlayan
komünizm bizim memleketimizde hala aşırı bir Moskofçuluk
şeklindedir.
Türkçülüğe düşmandırlar. Mazide olduğu gibi bugün
de bütün Türkler'in tek devlet halinde birleşmesi ülküsüne karşı
derhal cephe alırlar. Moskoflar'ın oradaki Türkler'i kalkındırdığını
iddia ederler. Amerika emperyalisttir ama Rusya değildir. Nazım
Hikmet büyük bir milli şairdir v.b.
Moskoflar'ın Türkistan Türkler’ini kalkındırdığına
inanmak, kasabın kesmek için beslediği kuzuyu sırf kuzuyu sevdiği
için semirttiğine inanmakla birdir. 1926'da 4.000.000 olan
Kazaklar'ın 1966'da yani 40 yıl sonra neden 3.500.000 kişi oldukları
açıklanmamıştır. Türkiye Türkleri 1927'de 13.500.000 kişi oldukları
halde 1967'de 32.000.000 olmuşlar yani 40 yılda % 135 nispetinde
artmışlardır. Aynı nispette arttıkları takdirde Kazaklar'ın
9.500.000 olmaları gerekirken 3.500.000 kişiye düşmüşlerdir. İşte
yüksek komünist kültürünün ve komünizmin milletleri kalkındırma
çabasının parlak bir örneği...
Nazım Hikmet'in milli şair olduğu hakkındaki
inatçı yayınlar da ayrı bir hezeyandır. Onu Namık Kemal'le
ölçüştürmek, ikisinin de yurt dışına hürriyet aşkıyla kaçtığını
ileri sürmek mizah edebiyatı için bulunmaz malzemedir.
Namık Kemal'in Sultan Aziz'in otoritesinden
kaçarak yurt dışına çıktı. Fakat Fransa'ya vardığı zaman: "İşte
şimdi gerçek vatanıma geldim. Beni Fransa yaratmıştır" demediği
gibi, adının sonuna ne bir Maurois, ne de bir Marchand eklemedi.
Namık Kemal Türk'tü. Konya'lı Bekir Ağa'nın soyundan geliyordu.
Nazım Hikmet ise: "Asıl vatanıma geldim. Beni
Stalin yarattı" diye, hırsızlığını kahramanlık diye anlatan Çingene
misali övündü; Verzanski diye bir İslav soyadı alarak dedesinin
vatanı olan Polonya'nın tabiiyetine geçti ve Bizim Radyo adlı
komünist radyosundan Türkiye aleyhine yayın yaptı. Çünkü kanı Türk
değildi. Şuuraltında Polonyalılık yaşıyordu. Cibilliyetinin
iktizasını yaptı.
Nazım Hikmet ve yoldaşlarının Türkiye'yi
Moskova'ya bağlamak isteyen uşaklar olduğu bugün gün ışığına
çıkmıştır. Bir vatan hainini yurtsever diye kabul ettirmeye çalışmak
da vatan ihanetidir. Hainliği başka mesele ama büyük ozandır diye
direnmek de boşunadır. Eski Hurufi şairleri gibi basmakalıp
tekerlemeler sıralamak ancak zevk hastalarının hoşuna gider.
Türkiye'ye hasret mısraları yazmasını temcid pilavı gibi
vatanseverliğine tanık diye gösterenler şunu unutmasınlar ki kırk
yıllık bir orospunun ömründe, bir kere iffetten bahsetmesi nasıl
onun namuslu kadın olması demek değilse vatanını satan bir hainin
doğduğu yere hasretle bakması da onun yurtseverliğine delil olamaz.
1924 mübadelesinde Türkiye'den kovulan, Rumlar da
doğdukları yerlerin hasretini görüştükleri Türkler'e acıklı dillerle
ifade ediyorlar.
Bunlar da mı Türk yurtseverleri?
Ahlaka değer veren milletler, kendi öz
sanatkârlarını bile bazen reddetmekten çekinmemişler.
On Dokuzuncu Yüzyılın ahlakçı İngilizleri büyük
edebiyatçı Oscar Wilde'nin İngiltere’ye gömülmesini kabul
etmemişlerdir. Çünkü Oscar Wilde ahlaksızdı. Buna karşılık Nazım
Hikmet'i nerdeyse milli bir kahraman haline getirmek isteyen
düzenbazlar; yarın bir Türk panteonu yapılırsa onu ilk aday olarak
göstermekten çekinmeyeceklerdir.
Bir memlekette vatan hainleri övülürse, eserleri
basılıp piyesleri oynanırsa, liselerde ve fakültelerde onların
eserleri ders konusu olarak öğrencilere verilirse, edebiyat
öğretmenleri açıktan açığa bu hainlerin propagandasını yaparsa artık
tedbir almak zamanı gelmiştir.
Bir hastaya bazı güzel yemekleri yasak etmek nasıl
o hastanın aleyhine değilse, bilakis lehine ise bir millete de
buhranlı zamanlarında bazı davranışları yasaklamak öyledir.
Geçici bir zaman için sevdiği bazı şeylerden
nefsini mahrum edemeyen bir hasta nasıl ebediyen mahrum kalmaya
mahkûm olursa milletler de bazı haklarından kısa bir süre vazgeçmek
fedakârlığını göze alamazlarsa o hakları büsbütün kaybedebilirler.
Kötü niyetliler Anayasanın bazı maddelerini millet
aleyhine kullanmak imkânını buluyorsa o maddeleri berkitmek, kötüye
kullanılacak açık yönlerini kapatmak Millet Meclisi'nin görevidir.
Anayasalar elbette bir ülkede yaşayanların hepsini
bir millet sayar. Başka türlü olmasına zaten imkân yoktur. Buna
karşılık o ülkede yaşayanların da devlete karşı görevleri vardır.
Baş görev devletin resmi dilini anadil olarak konuşmaktır. Bu
memlekette daha Türkçeyi bilmeyen ve Türklüğü kabul etmeyerek
kendisine kürt diyen insanlar varken, bunların okumuşları kürtçülük
davası ve kürt devleti hayali ardında iken, gerçekleri dile getirip
dikkati çektiğimiz için bize cephe alanların bulunması gafletin
devamını göstermektedir.
Reşit Ülker adlı mebusla Selahattin Cizrelioğlu
adlı senatörün "Konuşmalar"ı çok aleyhte tefsir etmeleri
memleketteki dramdan habersizliklerini gösteriyor. Yazdıklarım da
yalan ve yanlış var mı ona cevap versinler:
1- Türkiye'de Milli Güvenlik Kurulu'na kadar
gelmiş bir kürkçülük akımı yok mu?
2- İhsan Nuri adında kürt asıllı bir yüzbaşının,
Atatürk zamanında, bazı kürt neferleri de kandırarak Ağrı dağına
çekilip isyan bayrağını açtığı, kürt bayrağı yaptığı ve o zaman yarı
yarıya Türkiye ile İran idaresinde bulunan Ağrı dağlarının coğrafi
durumundan faydalanarak büyücek bir askeri harekâta sebep olduğu, bu
yüzden Türkiye tarafından İran'a güneyde biraz toprak verilerek buna
karşılık İran sının içinde bulunan Ağrı dağı bölümlerinin Türkiye'yi
katıldığı doğru değil midir?
3- Bitlis Senatörü Şerehanoğlu buradan kaçarak
Amerika'daki kürtçülük faaliyetlerine katılmadı mı?
4- Doğan Kılıç adında, Amerika'da yetiştirilmiş ve
Milli Birlik zamanında kürtçülükten dolayı tevkif olunmuş Alevi bir
kürt, Elbistan'da Alevilik perdesi arkasında kürtçülük yaparak büyük
olaylara sebep olmadı mı?
5- "Deng" ve "Yeni Akış" adlı aylık dergiler
apaçık kürtçülük yapıp kürtçe yazılar, manzumeler yayınlamadılar mı?
Bizim mebusla senatör bu olaylar sırasında Yemliha
uykusu uyuyorlardı. "Yeni Akış" zehirli yayınlarını yaparken
susuyorlardı. Biz gerçekleri ortaya koyunca arslan kesildiler. Benim
hakkımda kovuşturma istediler. Kendilerine müjdeyi vereyim:
Aleyhimde kovuşturma başlamıştır. 20 Eylül'de, ilk duruşma
yapılacaktır. Yalnız ben de onlardan bir soru sorayım:
Sayın Reşit Ülker ve Sayın Selahattin Cizrelioğlu!
Siz solcu veya kürt müsünüz? Bu telaşınız neden? Hele Cizrelioğlu,
zatı âlinizin sol eğiliminiz var mı? Tahsiliniz nedir? Ben 1940'ta
Mussolini'ye "Davetiye" adlı manzumeyi yazarken siz yine bugünkü
gibi kahraman mıydınız? Bana faşist diye iltifat buyuruyorsunuz.
Milliyetçilere faşist diyenlerin komünistler olduğu hakkında
bilginiz var mı? Gazete okuyor musunuz?
Mukadder bir sorunun cevabını da vereyim: Koskoca
hükümet dururken bu tehlikeleri görmek sana mı kaldı diyecekler.
Devlet başında bulunanların, milletin aşağı yukarı en yüksek
seviyeli insanları olduğu zamanlar geride kaldı. Yüksek makamlar,
ileri seviyeli demokrasilerde insanların özledikleri yerler olmaktan
çıktı. İsviçre'de bir yıllık cumhurbaşkanlığını bazı kimselere artık
rica ile kabul ettiriyorlar. Bizde de devlet ve hükümet başlarında
bulunanların millet fertlerinden daha iyi düşündüklerini gösterecek
hiçbir belirti kalmamıştır. Daha fenası, yüksek makamdakilerin artık
uluorta tenkit edilmesidir. Devlet Başkanı Sunay; "Anayasa
sosyalizme kapalıdır" dediği için bazı hukuk profesörlerinin
hücumuna, bir solcu yazarın da küstah bir hakaretine uğradı.
Böyle bir ortamda benim de hükümeti uyarmak hakkım
ve görevimdir.
Şeyh Said isyanının çıkacağını hükümete ilkönce
Dündar adında bir köy öğretmeni, haber vermiş, fakat uyarmasına
aldırılmamış, üstelik kendisine ait olmayan işlerle uğraşmaması
ihtar edilmişti. Fakat gelişen olaylar bir köy öğretmeninin durumu,
hükümetten daha iyi değerlendirdiğini ortaya koymuştur. Ben de
hayatında lise öğretmenliğine kadar çıkarak Dündar'dan biraz daha
yüksek bir sosyal seviyeye erişmiş bir Türk olarak hükümeti
uyarıyorum: Bayar-Menderes ekibinin düştüğü yanlışlığa düşmeyiniz.
İktisadi kalkınma ile her şey bitmez. İktisadi kalkınma aldatıcı da
olabilir Bayar-Menderes ekibi barajlar, fabrikalar, limanlar, yollar
yaptı. Manevi kalkınmayı ihmal ettikleri için bir gecede düştüler.
Menderes geldi diye koyun, sığır, deve kesenler, oğlunu kurban
etmeye kalkan partizanlar, Demokratlar Yassıada 'ya sürülürken gık
bile diyemediler. Manevi yönleri zayıftı. Onlara yalnız maddi refah
ve kazanç fikri aşılanmıştı. Bu sebeple Demokratların düşmesini
önlemek hususunda bir teşebbüsleri olmadı. Çünkü maddi kazançları
olmayacaktı.
Şimdi de Adalet Partisi hükümeti aynı yoldadır.
Fabrika, baraj, yol, okul, hepsi iyi... Fakat manevi yükselme? Milli
ülküyü tahribe çalışan öğretmenler, milli yapıyı yıkmaya çalışan
kitaplar, piyesler, filimler ne oluyor? Bunlar arada bir görülen
nesneler de değil. Sistemli ve ısrarlı boyuna devam ediyor.
Hükümet, seçim kanunundaki milli bakiye usulünü
değiştirmek gibi kendine hemen hiçbir faydası dokunmayacak konularla
uğraşacağına Ana yasanın aksayan tarafları dâhil bütün kanunların
gediklerini tıkayacak hayırlı teşebbüslere girişse, diğer partilerin
güvenilen unsurlarıyla da iş birliği yaparak Türkiye'yi
millileştirse olmaz mı?
Türkiye baştanbaşa millileşmezse ilerde yeni bir
parçalanmanın daha şartları hazırlanıyor demektir. Osmanlı diye
kendimizden asla ayırmadığımız Arnavutlar ve Araplar Balkan ve
Birinci Cihan Savaşları'nda bize ihanet ederek, ordumuzu arkadan
vurarak ayrıldılar. Petrol bölgelerimizde gözü olan devletler şimdi
de kürtler'e aynı rolü oynatmak istiyorlar.
Bu ciddi bir tehlikedir ve Türkiye'de kürtçülük
yaparak devleti ve milleti bölmeye çalışmak düpedüz vatan
ihanetidir. Bunlar en sert şekilde ezilmelidir. Sosyalizm ve sosyal
adalet maskeleri altında Moskofçuluk yaparak Türkiye'yi kızıllara
katmak isteyenlerle bunlar aynı yön ve aynı doğrultuda yürüyen
hainlerdir. Bunlara karşı devlet, hükümet, millet, üniversiteler,
savcılar, adliye, basın, partiler, gençlik, öğretmenler, dernekler,
sendikalar hep birden uyanık ve çok titiz bulunmaya mecburdur.
Memleketi parçalamak isteyen, kürt devleti kurmak
için kürtçülük yapmak isteyenlere karşı milli birliğimizi savunarak
uyarma görevimi yaptığım için 1–3 yıllık hapis isteğiyle mahkemeye
verilmemi şahsıma yapılmış bir teşekkür sayıyorum. İnsanları 1944
ten beri layık oldukları şekilde değerlendirmiş olduğum için başka
bir şey de beklemiyorum.
Türkiye'ye çıkarlarımla değil, yalnızca atalarımın
kanı, milli ülkü ve şerefimle bağlı olduğum için milli bir tehlikeyi
önlemenin yollarını özetleyerek gösterdim.
Bu benim görevimdi. Bu görev sonuna kadar devam
edecektir.
ÖTÜKEN, 1967, Sayı: 43