Gözümüz daima yükseklerdedir. Her işimizi
büyük, heybetli yapmak isteriz. Küçük işlere tenezzül etmeyiz. Yeni
kurulan bir daireye eşya mı alınacak? İlk akla gelen şey maroken
koltuklardır. Müdürün yazı masası pek lükstür. Haftada 40-50
imza atmaktan başka işi olmayan daire
şefinin hokka takımı en pahalı cinstendir.
Millet Meclisi mi yapacağız?
Halk, yokluk içinde bunalırken milyonlarca liralık bir yapı yapmak
isteriz. Gözümüz lüksten başkasını görmez. Lüks mevki, lüks kamara,
lüks eşya, lüks hayat...
Ama bu işler diğer
işlerle muvazene halinde değilmiş. Onu düşünen kim?
Kültür hareketi mi yapacağız?
Evvelâ klâsikleri tercüme ile başlarız. Yunan klâsikleri, Lâtin
klasikleri, Acem ve Arap klâsikleri. Alman, İngiliz, Fransız, Macar,
İtalyan İskandinav klasikleri, hattâ Rus klâsikleri (!) dilimize
çevrilir. Bu klâsikler sayesinde dehşetli bir fikrî intibah
olacağına, hümanizm yoluyla kalkınacağımıza inanılır. Ama bu
klâsikler asıl metinlerinden değil de, ikinci elden tercüme
olunuyormuş... Zararı yok. Ama bu klâsikler arasında
hiç Türk klâsiği yokmuş. Ne çıkar?... Ha Türk, ha Lâtin, ha Osmanlı,
ha Moskof hepsi bir değil mi?.. Maksadımız insanı sevmektir.
Milliyetçilik yapacak değiliz ya... Bize yabancı âlemlerin ilmini,
fikrini, duygusunu, dehâsını, güzelliğini, estetiğini getirecek
eserleri gençliğe yığın yığın verelim... Bak yirmi yıla kalmaz,
bizde de nasıl bir sanat ve fikir hayatı başlar.
Biz klâsikleri tercüme edip iki bin yıl
önceki Yunan mucizesini burada da benzetmeye çabalarken henüz
mazbut bîr imlâmız olmadığının farkında
değiliz, Gözümüz o kadar yükseklerde ki, imlâ gibi ehemmiyetsiz
şeylere aldırış bile etmiyoruz. Hem ne çıkar?. Harf inkılâbı yaptık.
İmlâyı kolaylaştırdık. Konuştuğumuz gibi yazacağız, işin güç tarafı
kaldı mı ki?..
İşte bu çökertici zihniyetle 20 yıl kadar bir
zaman geçirdikten sonra nihayet bugün gayet acayip bir cemiyet
haline geldik: Medenî, fakat imlâsız bir cemiyet... İyi veya kötü
kendimizi medenî saymakla her halde haksızlık etmiyoruz. Fakat
dünyada bizden başka imlâsız bir medenî
cemiyet olmadığını da düşünmüyoruz. Bulgarca’nın, Ermenice’nin,
Gürcüce’nin, hattâ Arnavutça’nın imlâsı var. Türkçe’nin yok. Sebep?
O malûm değil. O halde bunun önüne
şimdiye kadar niçin geçilmedi? O da
belli değil.
Devletin resmî bir imlâsı,
olmadıktan sonra halkın olur mu? Daha rejimin bile imlâsı tespit
olunmadı. Cumhuriyet mi, cümhuriyet mî? Bazen öyle, bazen böyle. Dil
Kurumu da büyük işlerle meşgul olduğu ve bilmem kaç ciltlik
mukayeseli Türk lügati ve grameri yapmak istediği için imlâya bir
düzen veremedi. Yeni harfler kabul olunurken acele ile yapılan
imlâ lügati bugün itibardan düşmüştür.. Mevcudu da yoktur. Olsa da
işe yaramaz. Çünkü eksiktir. Mekteplerde belli bir imlâ sistemi
mevcut değildir. Çünkü öğretmenlerin imlâsı yoktur. Velhasıl
herkesin, her gazetenin, her müessesenin ayrı imlâsı vardır. Medenî
bîr millet için bundan daha büyük bir ayıp tasavvur olunamaz. Burada
örnekler vererek sözü uzatmak istemiyorum. Böyle giderse, Millî
Eğitim Bakanlığı bu işe bir çare bulmazsa Türkiye’de ya hiç imlâ
olmayacak, yahut muhtelif müesseselerin ve grupların ayrı yan
imlâları olacaktır.
Lütfen, büyük çapta işlerden
vazgeçerek, biraz da küçük işlerle,
imlâ gibi ehemmiyetsiz meselelerle uğraşalım. Küçük işleri
yapamayanların büyük işlerden bahsetmesi abestir.
Unutmayalım ki
imlânın istikrarsız olmasında da millî düşmanlarımızın rolü vardır.
Moskova’nın ajanları, imlâda dahi müttehit olmayalım, tek millet
olmanın şartlarından birine malik bulunmayalım diye, imlâmızın
bugünkü haşin manzarayı almasında başlıca âmil olmuşlardır. Yine
unutmayalım ki ilk okullarla liselerde ayrı yazı sisteminin takip
olunmasında da düşmanlarımızın büyük payı vardır. Bir milletin
arasındaki bağlar başka nasıl çözülür? Nesiller arasına dil farkı,
yazı farkı, imlâ farkı, âdet farkı sokmakla değil mi? İşte bunların
hepsi yapılmıştır. Gözümüzü açmazsak bu çözüntü korkunç bir şekil
alacak ve klâsikler mucizevarî bir şekilde milleti
kalkındıramayacaktır.
Atom asrında Yunan ve
hele Rus klâsiklerinden (!), millî kalkınma mucizesi bekleyen
zavallıların çoğalması büyük bir felâkettir. Tanrı Türk milletini bu
felâketten korusun.
Altınışık,
25 Temmuz 1947, Sayı: 7