1040 yılında kurulan "Batı Türkeli"nin yani Türkiye'nin
cumhuriyet çağı gerçekten bir cumhuriyet değildir. 14 Mayıs
1950'de gerçek bir cumhuriyet kurulmuş ve meşru bir hükümeti
iş başına gelmişse de bu hükümet, devlet idaresini
gayrı-meşru bir hükümetten devraldığı için büyük güçlükler
içindedir. Bu güçlükler yeni hükümetin beceriksizliğinden
yahut işlerin çapraşıklığından değil, meşru hükümetin gayrı
meşru hükümete halef olmasından ve o gayrı meşru hükümeti
meşru bir hükümetmiş gibi saymasından doğuyor.
Cumhuriyet çağının birinci ve sonuncu Millet Meclisleri
milletin isteği ile namuslu seçimlerle seçilmiş kanunî
meclislerdir. Diğerleri ise seçimle değil, diktatörlerin
tâyini ile ahbap kayırmak, geçim sağlamak, köle yetiştirmek
için kurulmuş gayrı meşru meclislerdi. Bu meclislerde tek
partinin adamları oturur ve bu adamlar hep birden el
kaldırır, yılda 200 kanunu ittifakla çıkarır, adam döver
veya öldürür, ırz ve namusa taarruz eder, saylavlık
maaşından başka türlü yerlerden de kazanç sağlar ve
Türkiye'nin on yılda asırları aştığını, bütün milletleri
geçtiğini söyleyerek millî mazimize mukaddesatımıza
söverlerdi.
Sonradan bir evvelki Millet Meclisinde muhalif bir parti
vardı. Fakat o meclis de meşru değildi. Çünkü millet her
yerde demokratlara oy verdiği halde gayrı meşru hükümet
baskı ve hile ile reyleri kendi adamlarına saydırarak
çoğunluğu kazanmış ve dört yıl daha iktidarda kalmıştı. 1946
seçimlerinde yapılan sahtekârlık sayesinde Ankara'dan
seçilmeyen İsmet İnönü ve İstanbul'dan seçilmeyen Recep
Peker seçilmiş gibi gösterilerek başkan ve başbakan
olmuşlar, fakat bütün dünyanın gördüğü bu iğrenç sahtekârlık
dolayısıyla İspanya ve Ürdün'den başka hiçbir yabancı
hükümet tarafından tebrik edilmemişlerdi.
Yeni demokrat hükümeti yorup yıpratacak en korkunç şey,
gayrı meşru meclislerin çıkardığı kanunlarla iş görmek
mecburiyetinde olmasıdır. Kanun meşru bir anlaşmadır. Bir
haydut çetesini diktaları kanun yerine geçerse onu kanun
diye yürüten topluluktan hayır gelmez. Halk Partisi
zamanındaki Türkiye'de ise bir Kölemenler hükümetinden başka
bir şey yoktu. Çünkü Halk Partisi kendi tüzüğünü anayasaya
geçirmiş ve cam istediği zaman da anayasaya aykırı kanunlar
çıkarmaktan çekinmemiş, işkence anayasa ile yasak edildiği
halde Halk Partisi zamanında yurttaşlara yapılan işkence
Bolşevik Moskofların memleketindeki işkencelerden hiç de
aşağı kalmamıştır. Bunları görüp bilen, şahit olan ve çeken
bir insan sıfatıyla söylüyorum.
Bu duruma göre, meşru demokrat hükümetin gayrı meşru
hükümet zamanında yapılan kanunlar devleti idare etmeğe
hakkı var mıdır, yok mudur? Bu hukukî konuyu erbabına
bırakarak aklın ve mantığı sesine kulak verirsek şu sonuca
varırız:
Türkiye cumhuriyeti 1950 mayısında kurulmuştur.
Ondan önceki 1923-1950 çağı gayrı meşru ve müstebit bir
diktatörlük zamanıdır. Diktatörlüğü yapan Halk Partisi,
bilhassa onun ileri gelenleridir.
Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Müstakil Gurup gibi
maskaralıklarla milletin ve dünyanın gözünü boyamaya kalkan
ve boyadık zannedecek kadar da zekâdan mahrum olan bu
partinin yaptığı kanunlar kanun olmak vasfına haiz değildir.
Çünkü kanunları, millet tarafından namuslu seçimlerle
seçilen millet meclisleri yapar. Halbuki birinci ve
sonuncusu müstesna, Millet Meclisleri namuslu seçimlerle
değil; tehditler, dalavereler ve emirlerle tâyin edilmiştir.
Halk Partisinin memlekete demokrasiyi bizzat verdiği
hakkındaki iddia da boş ve gülünçtür. Yabancılara karşı
eşsiz bir aşağılık duygusuyla hareket eden Halk Partisi ve
onun şefi, Amerikan ve İngiliz elçilerinin ihtarları
dolayısıyla demokrasiye razı olur görünmüş ve 1946 seçiminde
60 kadar muhalif millet vekilinin çıkmasına göz yummuş,
fakat ötekilerini yine tayin ve hileyle kendi adamlarından
yaptırmıştır.
1950 seçimlerinde Halk Partisi Doğu illerinde baskı ve
vaktiyle astırdığı şeyhlerin oğullarından yardım dilenme
gibi aşağılıklara, Batıda para dağıtma ve vaid gibi
küçüklüklere düşmekle beraber söktüremeyip yenilmiş ve
böylelikle meşru hükümet iş başına gelmiştir.
Fakat bu meşru hükümet gayrı meşru hükümetin yaptığı
kanunlarla (!) iş görmek mecburiyetindedir. Halbuki bütün bu
kanunlar, hakikî, kanun olmadıktan başka, millet için değil,
çetenin görüş ve menfaatlerine göre hazırlanmıştır.
O halde ne yapmak lâzımdır.
Yapılacak şey şudur:
Dünya tarihinde eşi olmayan bir şekilde kan dökülmeden ve
ihtilâl olmadan meşru bir hükümet gayrı meşru bir hükümetin
yerine geçmiştir. Bu yeni hükümet ihtilâlsiz iş başına
geldiği için gayrı meşru kanunları da ihtilâlsiz bir şekilde
değiştirecektir. Bunun da başlangıcı yeni anayasayı
hazırlamak olmalı, bu anayasayı hazırlamak için de Kurucular
Meclisi faaliyete geçmelidir.
Artık Kurucular Meclisinin nasıl seçileceği, anayasayı
yalnız hazırlamakla mı iktifa edeceği, yoksa hazırladıktan
sonra milletin reyine mi arz edeceği meseleleri
teferruatından ibarettir.
Yeni meşru hükümetin basan göstermek ve millete hizmet
etmek için yapacağı ilk iş yeni anayasayı hazırlayacak bir
Kurucular Meclisini toplantıya çağırmaktan ibarettir.
Orkun, 1 Aralık 1950, Sayı: 9