"Has Hacıb Balasagunlu Yusuf'
tarafından On Birinci Yüzyılda yazılan "Kutadgu Bilig", "siyaset
bilgisi" demektir. "Uğur, bahtiyarlık" demek olan "kut" kelimesinden
türemiş olduğu için, bu kelime yi şimdiye kadar "saadet veren ilim"
diye boşuna tercüme etmişlerdir. Bu ismin anlamı, koca eserin
muhtevasından da anlaşılacağı üzere siyasetname dir. Toplumun
bahtiyar olması için gerekli şartla saydığı malum olduğuna göre
Türkler'in, siyaseti "toplum bahtiyarlığı bilimi" diye anladıkları
ortaya çıkıyor. Nitekim Kutadgu Bilig'den üç asır önce de Bilge
Kağan, kardeşi kahraman Kül Tegin için İçen Kağan da babası Bilge
Kağan için diktirdiği ünlü Orkun yazıtlarında, devlet siyaseti
olarak zaferlerle milleti doyurmak, giydirmek ve çoğaltmayı yani
bahtiyar etmeyi başardıklarını anlatmışlardır.
Günümüzde milleti bahtiyar edecek bir siyaset
tutumundan çok, tehlikelerden kaçınıp yalnız için de bulunulan günü
düşünmek prensibi almış yürümüştür. Atatürk'ün çok hesaplı ve
gerektiğinde çok atılgan siyasetine karşılık İsmet İnönü sadece
hesaplı, hesabında da kendisini yanlışlara götürecek kadar ihtiyatlı
siyaseti ile devleti yürütmeye çalışmıştır.
Aşın ihtiyatlı siyasetle bir millet belki uzun bir
süre için, tehlikelerin içine dalmaktan kurtulabilir. Fakat aşın
ihtiyat pasif bir idare tarzı olduğu için iştahlı komşuları bu
iştahlarından vazgeçiremez ve günü gelince saldırmalarını asla
önleyemez.
Vaktiyle Habeşistan'ın ihtiyatkârlığı, İtalya'yı
kışkırtmaktan çekindiği için o zaman İtalyan sömürgeleri olan Eritre
ve Somali sınırlarından askerlerini çekmesi İtalya'nın saldırmasına
engel olmadığı gibi günümüzde de Çekler'in ihtiyatkârlığı Ruslar'ın
kaba hareketine mani teşkil edemedi.
Bu sebeple milli siyaset yerine, herkesle hoş
geçinme siyasetinin güdülmesinde hiçbir milli menfaat yoktur.
Milletler, milli istekleri nispetinde itibarlı ve kuvvetlidirler.
Bundan başka "milli istekler" yani "ülküler" milletlerin dinamik
gücü, birliğinin sebebi, cesaretinin kaynağıdır.
Yüzyıllar boyunca tutsaklık hayatı yaşadıkları
için cesaretten nasibi kalmamış, geri ve bu bakımdan iptidai
Araplar'ı bugün hatırı sayılır ve kuvvet haline getiren şey Filistin
davasındaki tutumları ve Yahudi düşmanlığıdır. Araplar İsrail'le üç
defa çarpışıp yenildiler. Hele son yenilişleri pek yüz kızartıcı
oldu. Buna rağmen inançları sarsılmadığı için yarın büyük hamleler
yapabilecek kudreti kendilerinde buluyorlar ve hazırlanıyorlar.
İsrail de aynı durumdadır. İki bin yıllık tarihi
haklara dayanarak yüzde yüz Araplar'ın oturduğu topraklan işgal edip
geri vermemekte direniyor. Oraları da devletine ekleyip yarın için
on milyonluk bir İsrail devleti kurmak gayreti ve ülküsü içindeler.
Bir Batı Avrupa devleti niteliğinde olan İsrail'in on milyon nüfusa
sahip olması Arap dünyasına karşı kendisini savunacak esaslı bir
gücü elde etmesi ve geleceğini teminat altına alması demektir.
Türkiye, Atatürk'ün ölümünden beri pasif bir
devlet siyaseti gütmektedir. Atatürk'ün zemin ve zaman icabı olarak,
sırf o devir için söylediği "yurtta sulh, cihanda sulh" sözlerini,
ebedi düsturmuş gibi benimsemiş görünerek siyasetini bu veçhe
üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Barış uğruna kimseyi gücendirmemek zihniyeti hâkim
olmuş ve bu zihniyet, siyasi sınırlar dışındaki Türkler'in ihmaline
sebep olmuştur. Herhangi bir devlette yaşayan Türkler'le ilgilenmek
o devleti gücendirir, tedirgin eder, kızdırır diye adeta cihan
Türklüğü inkâr olunmuştur.
Hâlbuki cihanın manzarası bu konuda ne kadar ibret
vericidir. Afrika zencilerine kadar her millet ırkdaşlarıyla
ilgilenmekten bir an vazgeçmemektedir. Hele şu küçük Yunanistan bir
yandan Kıbrıs'ı isterken, bir yandan Arnavutluk'tan Epir'i koparmaya
çalışmakta, daha ilerisi için de Bizans'ı diriltecek hesaplar
yapmaktadır.
İstiklal Savaşı bittiği zaman Türkiye 13 milyon
nüfuslu, çok yoksul, yorgun, ahalisinin ancak % lO'u okuyan,
endüstrisiz, ülkesi yakılıp yıkılmış, hastalıkların tahribat yaptığı
bir devletti. O zaman kendimize gelebilmek için dışarıda gözümüz
olmadığını ilana mecburduk. Bugün öyle değiliz. 32 milyon nüfuslu,
ağır endüstriye doğru ilk adımların atmış, yüzde ellisi okur-yazar,
sıtma ve frengi gibi hastalıkları yenmiş, orta refah seviyesine
yaklaşmış, ülkesi oldukça imar olunmuş bir devlet halindeyiz. Bir
milleti yalnız para kazanmak ve okumak için didinen bir sürü
olmaktan kurtarmak için ona milli gayeler gösterilmesi lazımdır.
İktisadi kalkınma, yol ve liman, atom, roket, uzay milli ülkü
olamaz. Bunlar nasıl olsa elde edilecektir. Fakat çok mühim olduğu
halde mutlaka verilemeyecek olan hayati nesne "ülkü"dür. O ülküyü,
düşünüp taşınarak zorla yaratmaya da ihtiyacımız yoktur. O hazır
olarak yanı başımızda duruyor: Dış Türkler...
Hükümetin dış siyaseti yalnız NATO, Merkezi
Antlaşma ve Kalkınma İçin Bölgesel İş Birliği sınırlan içinde
kaldıkça Türk milleti teknikte ne kadar ilerlerse yaratıcı bir
millet olamaz. Onu yaratıcı yapacak şey dış Türkleri düşünmek gibi
yüksek milli ve insani bir meseledir.
Batı ve komünist dünyaları nasıl, alabildiğine
silahlanıp birbirlerine diş biledikleri halde bir arada savaşsız
yaşıyor ve iktisadi ilişkilerde bulunuyorsa, biz de sınırlan içinde
Türk bulunan devletlerle dost kalmak şartıyla o Türkleri düşünür,
kültürce ilerlemeleri için çalışır, her türlü yardımı yapabiliriz.
Dış Türklerle ilgilenmek emperyalizm değildir.
Emperyalizm ise mukaddes bir emperyalizmdir. Kendi eliyle
imparatorluğunu tasfiye eden Fransa, Kanada'daki 7 milyon Fransız'la
birleşmek istediğini açığa vurmaktan çekinmedi ve zamanımızın büyük
ve ileri görüşlü devlet adamı olan Başkan De Gaulle, Kanadalı
Fransızlar hakkındaki emellerini bizzat, Kanada'da söyledi.
Örnekler bu kadarla bitmiyor: Hollandalılar,
müttefikleri olan Belçika'daki 4 milyon Flaman hakkındaki
niyetlerini çoktan belli etmişlerdir:
İrlanda, "Kuzey İrlanda" denen ve sırf Protestan
oldukları bahanesiyle İngilizler tarafından bırakılmak istenmeyen
Ulster'i açıkça istiyor.
Zayıf ve geri Afganistan, kuvvetli komşusu
Pakistan'da bulunan Patan'lara gözlerini dikmiştir.
Daha birçok örnek bulunabilir. Çünkü bu sosyal bir
kanundur: Milletler ırkdaşlarını da kendi siyasi sınırları içine
almak isterler ve bunun için her türlü fedakârlığa katlanırlar.
Dünya âlem böyle de biz neden değiliz? Acaba
dünyada barışçı, insaniyetçi ve akıllı olarak yalnız biz mi kaldık?
Dış Türklerle ilgilenince tabii yine serbest
nazımla şahane şiirler başlayacak: Turancılar, ırkçılar,
emperyalistler, faşistler vesaire. Herkesin her dediğine aldıracak
olduktan sonra 400.000 Rum'a karşı 100.000 Türk'ün yaşadığı
Kıbrıs'ta işimiz ne?
İş denize girinceye kadardır. Girdikten sonra
üşümen geçer. Sen de iyi yüzücülere has kuvvetli kulaçları büyük bir
ustalıkla atmaya başlarsın.
ÖTÜKEN, 1970, Sayı:
2/(74), Gözlem,
1968, Sayı: 5