Yeni Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, kabine
programının Milli Eğitim bölümünde "Milliyetçi bir gençlik"
yetiştirmeyi amaç edineceğini söyledi. Çok güzel bir düşünce. Hele
biz Türkçüler için böyle bir kabineye bütün gücümüz ve
samimiyetimizle destek olmak kadar normal bir iş düşünülemez. Fakat
bu milliyetçi gençliğin nasıl yetiştirileceği hakkında en ufak
işaretin bulunmayışı, uzun tecrübelerin imtihanından geçenler için
ayrı bir faktör, insanı sevinmekten alıkoyan ciddi bir sebeptir.
Bundan 21 yıl önce yine bir başbakanın Millet Meclisinde "Türk’üz,
Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız" demesinden sonra Türkçülerin
başına gelenleri bilenler ve hatırlayanlar elbette yeni başbakanın
sözlerini de ihtiyatla karşılayacaklardır.
Zamanımızda kelimelerin anlamı şahsa millete,
ülkeye ve rejime göre çok değiştiği için ilkönce Başbakanın
"milliyetçilik" demekle neyi kastettiğini öğrenmek gerekiyor.
"Millet" ve "Milliyetçilik" derken hem nalına, hem mıhına
davranmayı; kimseyi gücendirmemek ilkesine sarılmayı; düşünce
aydınlığından uzak sözler sarfetmeyi asla yeterli saymıyor, Türk
milletini teşkil edenlerin kimler olduğunun, milliyetçilik
kelimesiyle ne denmek istendiğinin hiçbir tereddütte yer
bırakmayacak bir kesinlikle tarif edilmesini istiyoruz.
Günümüzde Türkiye'de kozmopolit bir hava estiğini
herkes görüp biliyor. Ağızlarda sakız edilen "Milliyetçilik",
"Atatürk İlkeleri" gibi sözlere rağmen kafalarda hâkim olan düşünce
"iktisadi refah" ve "beynelmilelcilik"tir. Sanki Türkçü olursak
iktisadi refah elimizden ebediyen kaçacakmış gibi ters bir
düşünceyle ve milliyetçiliğin "modası geçmiş geri bir düşünce"
olduğu hakkındaki budalaca telakki ile Türk gençliği kendisinden
uzaklaştırılıyor. Ortada milli düşünce kalmayışının sonuçlan da
malum: Manevi bir insanca sarılmak mecburiyetinde olan çocuklar,
esen rüzgâra göre ya Nurcu, Arapçı, Ümmetçi yahut da kozmopolit,
komünist ve anti nasyonalist olarak karşımıza dikiliyorlar. Çünkü bu
gençlerin beynine ve gönlüne ne ailede, ne okulda, ne çevrede, ne de
basında "milli" olarak hitap edilmiyor ve "fedakâr Türk
öğretmeni...", "asil Türk, gençleri", "şerefli basın" gibi
tekerlemelerle davaların çözüldüğü, milliyetçi telkinin yapıldığı
sanılıyor.
Bugün bir fikri telkin etmek için onun
doğruluğunun ispatı gerekmektedir. Kaba materyalizm kendisini reklâm
ederken bolluktan, zenginlikten, insanların bolluğa kavuşmasındaki
güzellikten ve bu bolluğa engel olan sömürücülerden bahsederek
propagandasını yapıyor: Bir dünya cenneti vaadediyor.
Milliyetçilik ise vaadetmiyor. Yalnız istiyor.
Gelecek nesiller için, yarın için istiyor ve sadece gözleri
kamaştıran bir tablo çiziyor.
Milliyetçilik kendisini reklâm ederken daha
olgun kafalara hitap etmek mecburiyetindedir. Komünizmi en
iptidai insana anlatmak ve kabul ettirmek kolaydır. Zaten onlar
yalan söylemekten de asla çekinmedikleri için her fert veya
zümreye göre söyleyecekleri yalanlar hazırdır. Milliyetçilikte
ise ne yalana tenezzül, ne dünya cenneti, ne de ahiret cenneti
vaadi vardır. Milliyetçilikte yalnız tek yasa vardır: Görev
yapılacaktır.
Yeni hükümet milliyetçi bir gençlik yetiştirmek
isterken bu "karşılık beklemeden, yalnız görev yapmak için
davranmak" prensibini ihmal ederse hiçbir şey yapamaz. Bunun sonunda
da yurttaki maddeci ve çıkarcı rüzgâr esmekte devam ederek günün
birinde memleketi yıkacak bir fırtına haline gelebilir.
Milliyetçilik büyük ve asil bir inançtır. Bir
fedakârlık duygusudur. Hiçbir karşılık beklemeden kendini yok etmek
düşüncesidir. Bu bakımdan dinden de üstündür. Dindar, yarınki bir
âlemin cennetine ve nimetlerine kavuşmak için kendisini feda eder.
Bu fedakârlık, hiçbir şey ummadan kendisini yokluğun karanlıklarına
atan bir milliyetçinin fedakârlığı ile asla ölçülmez. Böyle bir
ölüm, çirkin bir hayattan daha çok insana yakışır.
Hayatı, bu şekilde insanı anlamı ile telkin etmek
milliyetçilik felsefesinin baş ilkesidir:
Biyolojiye göre' hayat, fizikoşimik bir
titreşimden başka bir şey değildir. Hayatta olanların gayesi de
kendisini ve neslini sürdürmektir.
Bitkiler ve hayvanlar için doğru olan bu açıklama
insanlar için yetersizdir. İnsanın da kendini ve neslini yaşatıp
sürdürebilmek gayesi ve bu gayeye ulaşmak için bir takım
fonksiyonları olmakla beraber bir de manevi gayeleri vardır ki onu
hayvandan ayıran en esaslı belirtiler de bu manevi hedeflerdir.
Hayvan yalnız yer, içer, cinsi faaliyette bulunur
ve hoşlandığı yerde yatar yani zevkine bakar. İnsan ise gerektiğinde
bir düşünce uğrunda ölebilir.
Hayvanda da-geçici veya daimi aile hayatı,
bazılarında toplum hayatı vardır.
Hayvanlarda da pek iptidai bir dil bulunduğu
bilinmektedir.
Hayvanlar arasında da teke tek veya toplu halde
kavga olmaktadır.
İnsanlarda olduğu halde hayvanlarda olmayan tek
şey karşılık beklemeksizin, çıkan olmaksızın, yüksek bir gaye uğruna
hayatını feda edebilme kabiliyetidir.
Bunun içindir ki fedakârlık ruhunun öldüğü
yerlerde insanların hayvan sürüsünden farkı yoktur.
İnsan, yüz binlerce, belki milyonlarca yıllık bir
süzülme ve olgunlaşmadan sonra hayvandan tamamıyla ayrılarak ülküsü
olan bir yaratık durumuna geçmiş; fedakârlığın, kahramanlığın en
güzel örneklerini vermiştir.
Fakat onun beyninin derinliklerinde,
kromozomlarında, kromozomlarındaki genlerde milyonlarca yıl öncesine
ait hayvani istidatlar hala yaşamaktadır. İnsanlık tarihinde zaman
zaman görülen materyalizm buhranları bu istidadın çalkantısından
başka bir şey değildir. İnsanı yalnız bolluğa, zevke, rahata ve
aşırı hürriyete çağıran materyalizm aslında disipline, görevin
sertliğine ve fedakârlığına katlanamayan zayıf insanların
felsefesidir.
Elbette disiplin olacaktır. Disiplin, hayvani
başıboşluğun insanca bir düzen haline gelmesidir.
Görev serttir. Sertlik insanın ruh yapısını
geliştirir. İnsan olduğumuz için, biz bu dünyaya hayvanlar gibi
yalnız eğlenmeye değil, bir görev yapmaya gelmişizdir. Bu bakımdan
fedakârlık insanlık vasfının son noktası, doruğudur.
Bugün bize yalnız iktisadi kalkınmadan, refahtan
bahsederek bunun dışında kalan manevi cepheyi inkâra yeltenenler,
insanı mücerret hayvani yönleriyle mütalaa edenlerdir.
İnsanlar hayvanlaşırsa, tabii, artık milliyete,
dine ve aileye lüzum kalmayacaktır. Bunların lüzumsuzluğunu savunmak
çok kolaydır. Her olumsuz nesneyi savunmak kolaydır. Rezaletin ve
ahlaksızlığın müdafaasını yapmak erdem ve ahlaki savunmaktan çok
kolaydır.
Ahlak bir burjuva uydurmasıdır, derler. Sanki
burjuvalar oturup işçiyi sömürmek için kurultay kurarak bunu icad
etmişler gibi...
Millet yapma bir topluluktur diye iddia ederler.
Onun on bin yıllık bir hâsıla olduğundan haberleri
yoktur.
Tabii, bu iddialar ve propagandalar ne kadar sathi
ve çürük olursa olsun, kültürü ve karakteri o1gunlaşmamış gençler
üzerinde az çok etkili olmakta; salgın kızamık veya Asya
griplerinden daha çok tahribat yapmaktadır.
Bir nesli milliyetçi olarak yetiştirmenin birinci
şartı okullarda ona millet sevgisi, millet uğruna fedakârlık
düşüncesi aşılamak, geçmiş yüzyılların milli miraslarını
öğretmektir. Bunu yapabilmek için milliyetçi öğretmen, milliyetçi
ders programı lazımdır. Solcu-kozmopolit yazarların eserlerini
okutan edebiyat öğretmenleri, kozmopolit tarih kitaplarıyla
milliyetçi gençlik yetişmez. Hele küçük çocuklara hitap eden
dergilerin zararlı telkinleri ancak kanunun sert tedbirleriyle
önlenebilir.
Yeni hükümet 7 aylık iktidar süresinde belki
iktisadi yönden üstün bir çalışma yapamaz. Siyasi alanda da
statükoyu saklamakla yetinebilir. Fakat milliyetçi gençliğin
yetişmesini sağlamak üzere" Milli Eğitim programlarında, hele tarih
ve edebiyat kitaplarında bir takım olumlu değişiklikler yapmak,
milliyetçilik aleyhtarı öğretmenleri tasfiye etmek gibi esaslı
tedbirleri ve bir kanun konusu olan çocuk dergileri işini ele
alabilir. Her olumlu faaliyetin karşısına "anayasaya aykırıdır" diye
çıkan asri yobazlara aldırmamalıdır. Vaktiyle her yeniliğe "şeriata
aykırıdır" diye karşı koyanlarla milleti millet yapan her davranışın
önüne anayasa kalkanıyla dikilenler, arasında mahiyet farkı yoktur.
J
Milli menfaatler söz konusu olunca anayasanın bazı
maddelerini değiştirmek bile mümkündür. Kaldı ki "Tedbirler
Kanunu"nu bile önlemeyen bir anayasa, Türk gençliğini yurdun ve
milli menfaatlerin istediği şekilde yetiştirmeyi sağlayacak özel
kanunları elbette engellemez.
Yeni Başbakan bunu yapabilirse tarihte iyi bir ad
bırakır. Yapamazsa kendisine ancak "idare-i maslahatçı" denir.
(11 Mart 1965),
Ötüken, 22 Mart
1965, 15. Sayı.