Ava çok meraklı olan
padişah ava çıkacağı zaman, çok defa, avların
az mı, çok mu olacağını müneccimbaşıdan sorardı. Her
defasında onun dediği gibi çıktığından itibarı
artmıştı. Bu yüzden devlet işlerinde de fikri
sorulur oldu.
1
rebi'yülevvel
1086 ( = 26 Mayıs 1675) günü başlayıp 11
rebi’yülâ:hir (
= 5 Temmuz 1675) perşembe gününe kadar süren ve
büyük şehzade Mustafa’nın sünnet düğünü ile ikinci
vezir müsahib Mustafa Paşanın, padişahın kızı Hadice
Sultanla evlenme törenine tahsis edilen Edirne
şenliklerinde (Râşid, l, 320-328) Müneccimbaşı da
bulundu. Büyüklerin meclislerine iştirak etti.
Nezaketi ve güzel sözlülüğü ile herkes tarafından
sevildi. Bu kırk günlük düğünde her sınıfa bir gün
ziyafet verilmiş olup
rebi'yülevvel
ikinci günü ( = 27 Mayıs) ulemaya, üçüncü günü de (
= 28 Mayıs) sâdât ve meşayihe ziyafet çekildiğinden,
Müneccimbaşının da bu iki günden birinde ziyafete
iştirak etmiş olması icap eder.
Harem-i Hümâyûn
müsahiblerinden bazıları Dördüncü Sultan Mehmed’in
huzurunda Müneccimbaşıyı övdüklerinden padişah onu
huzuruna kabul etti. O sırada müsahib ve damad
Mustafa Paşa da padişahın huzurunda bulunuyordu.
Padişah, Müneccimbaşıyı imtihan etmesini Mustafa
Paşaya emretti. Paşa, ovucunda öd ağacı parçası
saklayarak elindekinin ne olduğunu sordu ve remil
ilmi ile bulmasını teklif etti. Müneccimbaşı, bulmak
için, usulü üzere remil dökerken paşanın mühürdarı
Abdullah Ağa bir nükte yapmış olmak için hafif
sesle:
Micmer-i cûd ü sehâdan
bir bütün dûd isteriz
Gerçe kim sû-i edebdir
bir yakım 'ûd isteriz
beytini okuyarak
Müneccimbaşının yanından geçti. O da remilini döküp
hallettikten sonra paşaya şu cevabı verdi:
«Sorduğunuz şey nebat aslından olup rengi karamsı,
kokusu güzel, değerli bir ağaç parçasıdır ki
büyüklerce makbuldür. Dumanının kokusu anber
gibidir. Cevheri de öd olmak üzere nişan veriyor».
Bu cevap üzerine ustalığı beğenilip padişahın
musahibi olmuş, Edremit’teki Kemer kazası ve Biga
kazası arpalık olarak verilmiştir. Fakat Şeyh Ahmed
Efendi, müneccimbaşı ve müsahib olmasına rağmen
Mevlevi kılığı ile gezerdi. Müneccimbaşı çok nükteci
ve zarif bir adam olduğundan bir gün Dördüncü
Mehmed’in kendisine: «Ahmed Dede! Şeyhiniz merhumun
hiç kerametini gördün mü?