Millet fertleri de savcılar, kanunları başka başka anlıyor diye oyuncak
yerine konulamaz. Ya odur, ya da budur. Ceza kanunumuzun birinci maddesi “kanunun
sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilmez” demesine,
devletin orduda bilfiil ırkçılık yapmasına göre demek ki ırkçılık suç değildir.
Suçsa asırlardan beri ayrı cemaat teşkilâtları, yalnız kendi aralarında
evlenmeleri, dinî törenleri ve ayrı mezarlıkları ile bilfiil ırkçılık, hem de
Yahudi ırkçılığı yapan Selânik dönmeleri niçin cezalandırılmıyor da, bu vatanın
hakîkî sahipleri ve bekçileri olan biz Türkler fikir ve nazariyat sahasında
kalmış olan ırkçılığımız için takibata uğruyoruz?
Başvekil Saracoğlu Şükrü, 5 Ağustos 1942’de Millet Meclisi’nde verdiği nutukta:
“Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir
vicdan ve kültür meselesidir” diyerek kan, yani ırk esasını kabul etmişti.
26 Birinciteşrin 1941 Pazartesi günü çıkan gazetelerde, İstanbul halkına bir veda
demeci neşreden eski Örfî İdare Kumandanı Ali Rıza Artunkal Türk Milleti’ne
değil, asil ve temiz Türk ırkına hitap etmişti.
Görülüyor ki, eski Örfi İdare Kumandanı “asil ve temiz Türk ırkı”ndan bahsederken
yenisi ırkı inkâr ederek ırkçılığı vatan ve millet ihaneti sayıyor. Bunların
hangisi doğrudur? İkincisi doğru ise niçin Ali Rıza Artunkal, Saracoğlu Şükrü ve
orduya bilfiil ırkçılığı koyan Çakmakoğlu Müşir Fevzi Paşa hazretleri de bizim
aramızda değildir? Adaletin eşit olması için aynı suçu işleyen bütün insanların
aynı takibata uğraması icap eder. Aksi takdirde adalet yerine getirilmiş olmaz.
Irkçılık resmî neşriyatla da teyid edilmiş, Maarif Vekâleti neşriyatında,
bilhassa inkılâp derslerinde son haddine varmıştır. Mahmut Esat Bozkurt’un
İnkılâp Tarihi kürsüsünden verip bastırdığı takrirler Türk gençlerinin
kalbindeki yankısını hâlâ kaybetmemiştir. Eski bir adliye vekilinin, resmî bir
hükûmet organı olan kürsüden devletin bugüne ve yarına muzaf düşüncelerini
gösteren bu takrirleri vermesi dikkate değerdir.
Irkçılığı; kabul ettiği iskân kanunuyla sade Millet Meclisi, askerî okullarda
tatbik ettiği usulle ordu, 5 Ağustos 1942 nutkuyla başvekil, neşrettiği
kitaplarla Maarif Vekâleti ve üniversite yapmış değildir. Şimdiye kadar ikisi de
benim tarafımdan olmak üzere çıkarılan Türkçü dergilerde de ırkçı neşriyat
yapıldığı, bunda benim geniş bir payım olduğu hâlde ne Örfî İdare, ne müddei
umumîlik, ne Emniyet takibat yapmamıştır. 1931’den 1941’e kadar suç olmayan bir
fiilin, ceza kanununda değişiklik olmadığı hâlde 1944’te birdenbire suç diye
vasıflandırılmasının hesabını vermeye mecbur olan ben değilim, Savcı Kâzım’dır.
Irkçılık Türkiye’de yabancı ırkların tesanüdüne karşı bir aksülamel olarak
doğmuştur. Azınlıklar hususî cemaat teşkilâtları, Türkler'le karışmamak
hususundaki gelenekleri, birbirlerini koruyan tesanütleri, ayrı mezarlıkları,
ayrı dilleri ve dinleri, ayrı mektepleri ve soyadlarıyla kendi ırkî
hüviyetlerini inatla sakladıkları, yani memlekette Türklükten başka ayrı millî
hüviyetler yaşatarak millî birliğe engel oldukları, Türkiye’yi yirmi parçaya
ayırdıkları hâlde bunun suç sayılmayıp da, onların bu ayırımcı ve bozguncu
hareketine karşı millî bir reaksiyon gösteren, memlekette tek ve rakipsiz bir
Türk ırkından başka hiçbir ırk kalmamasını isteyen, yani Türkiye’nin mânevî
birliğini özleyen Türklerin, bu memleketi bin bir parçaya ayırmakla itham
edilmesi gibi bir düşünceye tarihin hiçbir çağında, hiçbir yerde, hiçbir
millette rastlanamadığı gibi bugünkü hukuk telâkkileri de buna müsaade etmez.
Kâzım Alöç’ün inatla müdafîliğini yaptığı başka ırklar, her vesile ile
kendilerini Türk’ten ayrı saymakta devam ettiklerini gazetelere verdikleri
ilânlarla da göstermektedirler. Mahkemenize sunduğum iki gazetedeki ölüm
ilânları sözlerimin delilidir. Birinde (4 Kânunuevvel 1944 tarihli Akşam’da)
Ümerâ-yı Çerâkese’den Murat Beyin kerimesi İsmet Hanım'ın, öbüründe de
(30 İkinciteşrin 1944 tarihli Cumhuriyet’te de) maruf tüccar Sabri
Süleymanoviç’in acı ölümlerinden bahsolunuyor. Irkçılığı millî tefrikacılık
sayanlar ve hele bu hususta isterik bir hassasiyet gösteren Kâzım Alöç bu
ilânları görmeli, Çerkezlik ve Boşnaklık iddiasının gösterişli şekilleri olan bu
ilânları verenler hakkında takibat yapmalıydı.
Burada kendiliğinden bir sual vâki oluyor: Madem ki ırkçılık Kâzım Alöç’e göre
yanlış, sakat bir zihniyetti, o hâlde niçin kendisi bizim ırkımızı aramak
sevdasına kapıldı? Niçin Barıman’ın,
Reha’nın, benim ve zevcemin ırklarımızı aramaya kalkıştı? Burada dördüncü göbek
babam hakkında savurduğu Rumluk iftirasını da reddetmeye mecburum. Belki bunun
yeri burası değil gibi gözükür. Doğrudur. Fakat o duruşmam sırasında buna
mâtuf sözlerim durdurularak bunları müdafaama bırakmam mahkemece bana ihtar
olunduğu için ben de bu ihtara uyarak bu meseleyi şimdi ele alıyorum:
21 Temmuz 1944 Cuma günü ilk sorgum yapılırken Kâzım Alöç vasiyetnamemdeki
şeceremi mevzuu bahsederek: “Siz dördüncü göbek babanızı bilmiyorsunuz ama
biz tahkik edip öğrendik” demiş ve “kimmiş?” diye vâki olan sualime de “Tabiî
bir Türk köylüsü” diye cevap vermişti. 22 Temmuz 1944 Cumartesi günü yapılan
ikinci sorgumda dördüncü göbek babamın Rum olduğunu, çünkü Pontus’tan göçerek
Midi köyüne geldiğini söylemiş, bu malûmatın nereden elde edildiği
hakkındaki sualime de “mütehassıslara yaptırılan inceleme ile” diye cevap
vermiş, fakat bu hayâlî mütehassısların kimler olduğunu bildirmemişti. Aynı gün
zevcemin yine vasiyetnamede bulunan şeceresini mevzuu bahsederek onun da
tahkik edildiğini ve doğru çıktığını, Reha hakkında yapılan incelemede de
Reha’nın Berberî ırkından olduğunu tespit ettiklerini ve bu Berberîliğin uzak
değil, ikinci atadan geldiğini söylemişti. 7 Eylül 1944’te okuduğu son tahkikat
kararında ise Rumluğu biraz daha yaklaştırarak dördüncü göbek babamdan üçüncü
göbeğe indiriyor ve dedemin babası için “dönme olduğu mervî Ahmet” diyor. Bu
kadar mühim ve tarihî bir dâvâda bir savcının rivayetlerle değil, riyazî
katiyetlerle söz söylemesi icap ederdi. Duruşma sırasında, Midi köyünde yaşayan
doksan yaşındaki bir ihtiyarın (ki Kâzım’ın
mütehassıs dediği adam herhâlde bu olacak) sözlerine atfen bu rivayetin
çıktığını itiraf eden savcının biraz içtimaiyat bilgisi olsaydı, bir
soyadının ancak uzun bir zamanda teşekkül edeceğini, bir dönmenin veya oğlunun
“Çiftçioğlu” diye bir soyadı alamayacağını kestirirdi. Biraz Türkiye coğrafyası
bilseydi başka yerlerden Gümüşhane vilâyetine bir muhaceret değil, toprağı
verimsiz ve taşlık olan Gümüşhane vilâyetinden dışarıya doğru bir göç olduğunu
bilirdi. Biraz istatistik yıllıklarını karıştırmış, eski ihsâî malûmata
bakmış olsaydı Türkiye’nin 63 vilâyeti arasında yüzde hesabıyla Türkler'in en
kalabalık olduğu vilâyetin Gümüşhane olduğunu görürdü. Tarih ve etnolojiye biraz
vukufu olsaydı, Gümüşhane vilâyetinin Bayındır Türkleriyle dolduğunu, Fatih
Sultan Mehmed’in de buraya Amasya’dan bir yığın Türk getirdiğini hatırlardı.
Hepsinden sarf-ı nazar biraz mantıkî düşünebilseydi, Karadeniz kıyılarında
balıkçılık eden Rumların Zigana Dağları’nı aşarak Dorul’a gelip çiftçilik
yapamayacaklarını, sahil ahalisinin daima sahillere hicret ettiğini
düşünebilirdi. Bütün bunlardan sonra beni bütün psikolojimle tanımak iddiasında
bulunan Kâzım beni cidden tanısaydı, eserlerimi okusaydı bende bir dönme
torununun psikolojisi bulunmadığını idrak ederdi. Dönme psikolojisinin nasıl
olduğunu Kâzım Alöç çok iyi bilir. Nihayet şunu da hatırlatmak isterim ki; bugün
Midi köyünde yaşadığı iddia olunan doksan yaşındaki ihtiyar, hakikaten mevcutsa,
benim ne dördüncü ve ne de üçüncü göbek babamı görüp tanımış olamaz. Babamın ve
dedemin malûm olan doğum yıllarına göre bu, imkânsız bir fantezidir. Mahkemeyi
bir de karışık rakamlarla yormamak için bu hesapları göstermekten vazgeçiyorum.
Çünkü diğer delillerim her yerde olduğu gibi burada da bir iftiraya uğramış
olduğumu kâfi miktarda ispat etmektedir.
Şimdi, Eski atamın ilk önce “Türk”, ikinci seferde “Rum”, üçüncü seferde
“rivayete göre dönme” olduğunu söyleyen, yani bir meseleyi üç seferde üç ayrı
şekilde ortaya atan Kâzım’ın sözlerinden
hangisi doğrudur? Ve biz onun sözlerinden hangisine inanıp hangisine
inanmayacağımızı nasıl kestiririz? Belli ki bu iftira benim ırkçılık prensibimi
çürütmek için ortaya atılmıştır. Fakat çürütülemez. Farzımuhâl benim, ana ve
baba tarafından bütün ecdadım gayr-ı Türk olsa bile yine bununla ırkçılık
ülküsü çürütülemez. Çünkü ilmî hakikatler ve tarihî zaruretler, şahısların
hususî durumuna bağlı değildir. Eğer ben hâlis Türk değilsem ırkçılık dâvâsını
gütmem hem samimî olduğumu, hem de bu dâvânın haklı ve kuvvetli olduğunu
gösterir. Çünkü ırkçılık ülküsünün zaferinde şahsî hiçbir kazancım yoktur.
Savcının ırkçılıktan dolayı bana yakıştırdığı 142'nci maddenin ırkçılıkla ilgisi
olamaz. Ceza Kanununu iyi karıştırsın. Irkçılığı suç sayan başka bir madde
bulabilirse onu ileri sürsün. Çünkü 142'nci maddede zikrolunan içtimaî ve
iktisadî zümreler değil; millî, ırkî veya kavmî zümrelerdir. 142'nci madde
memleketin iktisadî nizamını bozmak ve içtimaî bir zümre olan amele sınıfının
diğerleri üzerine tahakkümünü mümkün kılmak için faaliyete geçen
komünistlere karşı konulmuştur. Komünistler için kullanılan madde, komünist
düşmanları için de kullanılamaz. Irkçılığı reddetmek günün birinde bu devletin
başında Yahudi bir devlet başkanı, yahut Ermeni bir başvekil, zenci ordu
kumandanları, Çingene profesörler görmeye razı olmak demektir. Irkçılığı inkâr
etmekle savcının böyle bir duruma razı olduğu anlaşılıyor. Fakat ben asla kabul
etmeyeceğim.
TURANCILIK
Turancılığa gelince; Bunun hakkında fazla söz söylemeyi lüzumsuz buluyorum.
Dünyanın hiçbir yerinde kendi devletini büyütmek isteyenlere “vatan haini”
denmemiştir. Biz Ziya Gökalp’ın, Mehmet
Emin’in şiirleriyle beslendik. Haritalarda, ırkımızın yaşadığı yerlere baktık.
Milletimize fenalık edenleri tarihte okuduk. Ve millî kini ateşten damgalar gibi
kalbimize yazdık.
Irkçı ve Turancı olduğumuz için vatan ve millet haini olduğumuzu gazetelerde
ilân eden örfi idare kumandanıyla duruşmamızı yapan hâkimlerin garip bir
tesadüfle hep Turancılığa ait adlar taşıması Allah’ın
bir lütfu ve bir ihtarıdır. Mahkeme reisi generalin soyadı olan “Yazgan” kâtip
mânâsına gelen bir kelimenin Türkistan telaffuzudur. General pekalâ “Yazan” veya
“Yazıcı” diye bir soyadı alabilirdi. Bunun Türkistan telaffuzuyla olan şeklini
almakla hiç şüphesiz kalbinde oraya karşı olan sevgisini göstermiştir. Albayın
soyadı “Kaan” Turan imparatorlarının unvanı olan bir kelimedir. Hâkim Osman
Cevdet’in soyadı olan “Erkut” Altay destanlarındaki bir kahramana aittir. Fazla
olarak Millet Meclisi reis vekilinin “Günaltay”, bir orgeneralin “Altay”,
genelkurmay başkanının “Omurtak”, Isparta mebusunun “Turan” soyadlarını
taşıdığını, “Turan” diye bir vilâyet gazetesi çıktığını zikredebilirim.
Görülüyor ki, Turan ülküsü ve sevgisi bütün milletin gönlünde, şuurunda,
tahteşşuurunda yaşamakta, biz farkına varmadan soyadlarımıza kadar
geçmektedir.
Bir gözcü nasıl yalnız sağ gözü tedavi ile iktifa edemezse bir Türkçü de
öylece yalnız Türkiye Türkleri'ni düşünmekle kalamaz. Nitekim hükûmet de dış
Türklerle ilgisini kesmemiş, ilk uygun fırsatta Antakya Sancağı’nı ilhak
etmiştir. Halep ve Musul da Millî Misaka dahildir. Antakya’yı istemekle
ırkımızın beşiği olan ülkeleri istemek arasında mahiyet farkı yoktur. Kimseden
haksız bir şey talep etmiyoruz. Atalarımızdan kalan mirasın, mefahirimizin
gömülü olduğu toprakların bizim olması ülküsünü kalbimizde taşıyoruz. Oraları
unutmamak istiyoruz. Ben bunları şahsım için istemiyorum. Oralarda çiftlik yahut
apartman yapacak değilim. Milletim için düşündüğüm haklardan dolayı da kimse
bana “vatan haini” diyemez. Bu çirkef iftirayı iadeye tenezzül etmiyorum. Kimin
hain, kimin vatanperver olduğunu tarih tayin edecektir. Hattâ
etmiştir bile.
Mahmut Esat Bozkurt’un, “Atatürk İhtilâli” adlı kitabında ve Atsız Mecmua, Orhun,
Bozkurt, Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerinde Turancılık için çıkan yazılardan
hiçbirinin takibe uğramaması bir gaflet eseri değildir. Çünkü bir devletin
1931’den, 1944’e kadar gaflet etmesine imkân yoktur. Kanunlarımızda Turancılığı
suç sayan musarrah bir madde olmadığı için şimdiye kadar kanunî takibat
yapılmamıştır. Anayasamızda Turancılıktan bahis yoktur. Fakat Anayasamızda
ahlâktan da bahis yoktur. Kâzım Alöç’ün mantığı ile yürürsek ahlâkı müdafaa eden
insanları da anayasanın ana vasıflarını bozmakla itham ederek cezalandırmak icap
eder. Turancılığın yüksek bir ülkü, uğrunda can verilecek millî bir fazilet
olduğunu ben tespit ettim. Suç olup olmadığını da mahkemeniz takdir edecektir.
HÜKÛMETİ TAHKİR
Hükûmeti tahkir ettiğim hakkında Kâzım Alöç’ün dayandığı en sağlam delil Cihat’ın
ifadesidir. Cihat hakkında ise mahkemeniz elbette bir kanaat edinmiştir.
Reha’nın “seni Nafia Vekili yaparız” diye yaptığı bir şakayı doğru sanacak
kadar şuurdan mahrum ve ırsiyetinde delilik olan Cihat’ın,
hükûmeti tahkir ettiğim yollu ifadesinin hukukî değeri olabilir mi? En yakın
vakaları bile hatırlayamayan ve ifadelerine daima “kati olarak hatırlayamıyorum
ama...” diye başlayan Cihat’ın, 1941’de
hükûmete sövdüğümü nasıl hatırlayabildiği düşünülmeye değer. Duruşma sırasında
İsmet Rasin’in dört kişilik küçük otomobiline, aralarında Hamza gibi iki kişilik
yer kaplayacak birisi de dahil olmak üzere yedi kişiyi sığdıran; Çınaraltı
idarehanesindeki tesadüfî bir konuşmayı kapalı perdeler arkasında yapılmış
esrarengiz bir toplantı gibi gösteren bu bozuk beyinli mütereddî 27
Kânunuevvel 1944 Çarşamba tarihli duruşmada, öğleden sonraki celsede hükûmete
sövdüğümü pek hatırlayamadığını ifade etmiştir. Öteki maznunlar da bunu
teyit etmiştir.
Reha’nın aleyhimde verdiği ifadenin bana kanunî bir suç tahmil edip
etmeyeceğini bilmiyorum. Emniyet Müdürlüğünde işkence odasındaki feryatlarını
kendi hücremden ıstırapla dinlediğim, mahkemede ilk tahkikattakine aykırı ifade
verirse yeniden aynı işkenceye sokulmakla tehdit edildiğini bildiğim Reha, benim
gibi bir maznun olan Reha hakikaten onun yanında hükûmeti tahkir etseydim,
aramızdaki düşmanlığın en had devrinde yazdığı, benim için iftiralar taşan
kitabına bunu almaz mıydı?
Cemal Oğuz’un sözlerine gelince; Duruşma sırasında her şeyi zuhûlle izah
eden bu Filorinalı Nazım’ın
hayrülhalefi hakkında mahkemeniz bilhassa yaptığı o manzum müdafaadan sonra
tam bir kanaat edinmiştir. Tam bir Kemalist olduğunu söyleyerek Turancılığı
reddetmesine rağmen, manzumelerinde boyuna Turan’dan bahsetmesi bir zuhûldür.
Irkçılığı kabul etmemesine rağmen bir mecmuada ırkçılığı benimsemesi yine bir
zuhûldür. Ankara gençliğinin bana gösterdiği konukseverliği kendine inhisar
ettirmesi; O da bir zuhûldür. Ülkü ve feragat sözü ağzından düşmediği hâlde
kitabını sırf çok satılıyor diye Aylı Kurt yayını olarak bastırmak istemesi,
yani adî bir ticarî maksatla hareket etmesi de elbette zuhûldür. Kendisini altı
yıldır tanıdığım hâlde benimle 12 yıllık aile dostu oluşu, tabiî yine bir
zuhûldür. Velhasıl bu zavallı mahlûkun bizzat kendisi bir zuhûldür. Tabiatın ve
hilkatin zuhûlü.