O'nun manzume kitabından sırf Atatürk ve İnönü adlarını çıkardığım hakkındaki
sözlerinin bir zuhûl olması icap eder. Çünkü ben bu kitaptan Atatürk’ü ve
İnönü’nü değil, dalkavukluğu çıkardım. Bir ismi bir kitaptan çıkarmak hakaret
değildir. Fakat bazen bir ismi bir kitapta bırakmak o isme hakaret olabilir.
Ahlâk ve sanat endişesiyle yaptığım, kendisince de malûm birkaç düzeltmeden
dolayı, manzumelerinde ordulara meydan okuyan; ölümü, azabı hiçe sayan bu sahte
kahramanın, ilk işkence tehdidi karşısında ödü patlayarak kendisini kurtarmak
için bana zuhûlen iftira atacağını nereden bilirdim? Onun manzumelerinden
münhasıran Atatürk ve İnönü adlarını çıkarmış olsam bile hakaret bunun
neresinde? Bunu hakaret saymak da savcının bir zuhûlü olsa gerek.
Fiilen veya matbuat sahasında muhasama yapmadığımız diğer maznunlar ve şahitler
benden tahkir yollu söz işitmediklerini ittifakla bildirmişlerdir.
Geriye savcının elinde kala kala Tevet’e ve Sançar’a yazılmış mektuplar
kalmaktadır ki bunda da aleniyet olup olmadığını mahkemeniz takdir edecektir.
Savcı Kâzım zoraki bir aleniyet yaratmak için çırpınmakta ve hiç kimseye
gösterilmemiş olan vasiyetnamemi de suç delili gibi ortaya sürmekte ise de
gayreti boşunadır. Kâzım Alöç’ün dostu olsaydım, onun da böyle baştan başa
vatanperverlik ve ahlâk dersi olan bir vasiyetnamesi bulunmasını temenni
ederdim. Onun yerinde olsaydım bunu sahibine iade ederdim.
Kimsenin görüp bilmediği vasiyetnamemde bazı şahısları sevmediğim için beni
hiçbir kanun, hiçbir mahkeme mahkûm edemez. Ben herkesin sevdiği insanları
sevmeğe mecbur değilim. Hele psikanalizin ortaya koyduğu hakikatlerden sonra;
tahteşşuurlarındaki zulmetlerle, gönüllerinde yaşayan ifritlerle hiçbir insanı
sevilmeye lâyık bulmuyorum. Bütün didinmelerden sonra büyük kâinat manzumesinde
meçhul bir zerre olacağımızı düşünüyor ve bu kadar boş bir neticeye varmadan
önceki şu kısa misafirlikte insanların vicdanına karışmak hamakatını
gösterenlere acıyorum. Hiçbir hakikî bahtiyarlığın bulunmadığına kani olduğum
dünyada tek vazife ve tesellî bildiğim ülkü, şahıslardan sıyrılmış yüksek bir
duygu ve düşüncedir. O, çirkin yüzlü ölümü bile güzelleştirip bir sevgili gibi
bağrımıza bastırır. Hayatın zehir zemberek kasırgalarını ruhumuzda nisan rüzgârı
gibi estirir. Acıların önünde bizi granit heykeller gibi susturur. Ben bu yolun
üzerindeyim. Onun içindir ki oğluma zengin olmasını, bahtiyarlık için
çalışmasını değil, Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta şehit olmasını
vasiyet ediyorum. Savcı beğenmese de, bütün dünya hoşlanmasa da ben
böyleyim işte. Vasiyetnameyi suç saymak
insanların beyinlerinden geçen düşünceleri suç saymaya benzer. Acaba Kâzım Alöç,
yirmi üç maznunun kafalarında kendisi için dolaşan mahrem fikirlerden dolayı da
herhangi bir kanunî maddenin tatbikini isteyebilir mi?
ANKARA NÜMAYİŞİ
Savcının hakkımdaki iddialarının en garibi Ankara nümayişini hazırladığım
hakkındaki sözleridir. Duruşmada elbette anlaşılmıştır ki, bu nümayişi hazırlayan
ben değilim. Yaradılışım ve seciyem buna elverişli değildir. Ankara’ya gittiğim
zaman, nümayişe iştirak etmiş olanlardan yalnız Cemal Oğuz’u tanıyordum.
Tanıdıkları ve avukatları ziyaret ederek, bana gelen yüzlerce gençle konuşarak
geçen zamanda bir nümayiş hazırlayacak kadar vaktim acaba var mıydı? İlk defa
görülen gençlerle bir nümayiş hazırlamak bu kadar kolay mıdır? Bu gençleri,
farzımuhal bir nümayişe tahrik etsem, beni sabahtan akşama kadar kontrol eden
polisler farkına varmaz mıydı?
13 Teşrinisânî 1944 tarihli duruşmada Cemal Oğuz, Tevetoğlu’na yazdığı bir
mektuba dair söz söylerken: “Atsız’la Sabahattin Ali’nin dâvâlarına ait duruşma
sırasında ıslık çalmak suretiyle Sabahattin Ali’ye ve onun şahsında bütün
komünistlere karşı tezahüratta bulunacağımızı da yazmıştım” diyor. Bu mektup,
son tahkikat kararının 15'inci sahifesinden anlaşıldığı üzere 21 Nisan 1944’te
yani ben Ankara’ya gitmeden önce yazılmıştır. Nümayiş muhakkak bir kararla
yapıldıysa görülüyor ki bu karardan benim haberim yoktur. 2 Mayıs 1944 günü
nümayişi yapmak için; Cabbar, Sait, Cemal Oğuz ve benim aramda verilmiş karar
Sebat Oteli’nde değil, savcı Kâzım’ın
hayâlhanesinde hazırlanmıştır. Nitekim bu husustaki iddiasında da bir zapt ü
rapt yoktur:
1- Son tahkikat kararının 14üncü sahifesinde Cabbar’la Sait’in idaresinde
toplanan ve adları tespit edilen 15 kadar gencin Samanpazarı’nda toplanarak
nümayiş kararlaştırdıklarını söylemektedir.
2- Son tahkikat kararının 15inci sahifesinde nümayişin Kadastro Okulunda
hazırlandığını iddia etmektedir.
3- Diğer taraftan nümayişin Sebat Oteli’nde dört kişi (ben, Sait, Cabbar, Cemal)
arasında hazırlandığını ileri sürmektedir.
4- İddianamede ise Sait’i bu komplodan çıkararak nümayişin üç kişi (ben, Cabbar,
Cemal) arasında hazırlandığını ispata çalışmaktadır.
Duruşmadaki ifadelerinde Cabbar, Sait ve Cemal Oğuz benim nümayişle hiçbir ilgim
olmadığını söylediler. Şahit Osman Yüksel ve Nezahat da bunları teyit ettiler.
Yalnız Ülker aleyhime ifade verdi. Bununla beraber bu ifadenin de inanılır bir
tarafı olmasa gerek. İnsan ilk defa gördüğü bir genç kıza “şimdi
size bir sır vereceğiz” diyerek hazırlamakta olduğu suçu haber verir mi?
Ülker’in nasıl bir tesir altında bu ifadeyi verdiğini belirtmek için mahkemeye
şu hakikati söylemeye mecburum: "Ülker ve Nezahat âmme şahidi olarak
gösterildikleri hâlde, hakikatte Ankara’da tevkif olunarak İstanbul’a
getirilmişler, fakat Nezahat’in askerî hâkim olan babasının hususî müdahalesiyle
serbest bırakılmışlardır. Bununla beraber serbest bırakılma karşılığı olarak
istenilen şekilde ifade vermeye icbar edilmişlerdir. Ülker, mahkeme huzurunda
verdiği ifadede İstanbul’da bir otelde kaldığını söylediği hâlde Emniyet
Müdürlüğünde kalmış ve mahkemeye polis nezareti altında gelmiştir. Bunun
mânâsını takdir akl-ı selime aittir."
Benim anladığıma göre Ankara nümayişi gençliğin müşterek ve fevrî bir
hareketidir. Cabbar’ın, Sait’in ve
İsfendiyar Barıönü’nün ifadelerinden anlaşıldığına göre, daha ben Ankara’ya
gelmeden çok önce Rasih Kaplan, Reşad Şemsettin, Behçet Kemal, Rebiî Barkın,
Suut Kemal, Tahsin Banguoğlu gibi mebusların şifahî telkinleriyle komünistlere
karşı tahrik edilen gençler Sabahattin Ali’ye hakaret etmeye karar vermişler;
Sabahattin Ali de benimle olan duruşmasında “Atsız bu dâvâyı ülkü dâvâsı şekline
sokarsa bundan hem kendisinin hem de devletin zarar göreceğini ihtar ederim”
diye tehdit savurarak mahkeme salonunu dolduran Türkçü Türk gençlerini
hiddetlendirip tahrik etmiş, 3 Mayıs duruşmasında mahkeme salonuna alınmayarak
Adliye Sarayı önüne biriken gençlerin içlerindeki kin duygusu nümayiş şekline
dökülmüştür. Âmme şahidi diye dinlenen Osman Yüksel ve Ülker bu nümayişin yalnız
ve ancak komünistlere, yahut yeni adı ile Turoçkistlere karşı yapıldığını kesin
olarak söylemişlerdir. Sait’in ifadesine göre, nümayiş kafilesinin başında Ankara
Emniyet Müdürü Şinasi’nin bulunması ve kafile Ulus Meydanına gelinceye kadar
polisin müdahale etmeyişi dikkate değer. Bundan sonra polisin yaptığı müdahale,
telâşlı ve izam edici bir adam olduğu anlaşılan Ankara valisinin teşebbüsü ile
olmuştur. Hüseyin Namık Orkun ile çektirdiğim resmi bir suç vesikası sayacak
kadar mübalağacı olan Ankara valisinin millî bir tezahürü ihtilâl sanmasının
ceremesini on aydır biz çekiyoruz. Müdafaa şahidi diye gösterdiğim Ankara
Emniyet Birinci Şubesi memurlarından Zühtü ve Mahmut’un şahadetlerini dinlemeye
mahkemeniz lüzum görmedi. Beni adım adım takip ettiklerini tevkifimden sonra
öğrendiğim bu iki memur dinlenmiş olsaydı nümayişte ilgim olmadığını en
salâhiyetli insanlar olarak bildireceklerdi.
Maarif kadrosunda mühim yerler tutan ve vaktiyle komünizm suçundan dolayı hepsi
de sabıkalı olan birkaç yerli komüniste karşı yapılan ve suçsa, tecemmüât
kanununa göre vasıflandırılması gereken bu millî hareketi dallandırıp
budaklandıran, benim iki şahsî düşmanım olan Falih Rıfkı ile Hasan Âlî olmuştur.
Falih Rıfkı, Ankara nümayişinden mevkuf olan gençlerin henüz polis tahkikatı
(ilk tahkikatı) yapılırken Ulus gazetesinde kışkırtıcı ve iftiracı yazılarla
vakayı büyütmüş, efkâr-ı umûmîyede heyecan uyandırmıştır. 3 Mayıs’ta polis
tarafından tevkif olunan yüze yakın gencin henüz sorgusu bile yapılmadan Falih
Rıfkı, 7 Mayıs’ta kışkırtıcı neşriyata başlamış, bu yalan neşriyat; 8, 9, 11, 13,
14, 18 Mayıs tarihli Ulus’larda devam etmiş, hiç yoktan ortaya bir
Irkçılık-Turancılık dâvâsı çıkarmıştır.
Aleyhime dâvâ açması için Hasan Âlî ile birlikte Sabahattin Ali’yi tahrik eden
de yine Falih Rıfkı olmuş ve Ulus gazetesinin avukatını fahrî bir hukuk müşaviri
gibi Sabahattin Ali’ye vermiştir. Kendisini Hasan Âlî ile Falih Rıfkı’nın tahrik
ettiğini Sabahattin Ali Orhan Şaik’e söylemiş, Orhan Şaik de bunu duruşma
sırasında mahkemeye bildirmişse de maalesef bu sözleri zabta geçmemiştir.
Hasan Âlî, bir kitabını vaktiyle Orhun’da tenkit ederek cehaletini açığa
vurduğum için, Maarif Vekâletinde orta öğrenim müdürü olduğu zamandan başlayarak
bana şahsî kin gütmüş, selefi Saffet Arıkan’ın
son zamanında bir mebusun kendi kendine yaptığı teşebbüsle resmî bir liseye
tayinim tahakkuk etmek üzere bulunmuşken Maarif Vekâletine geçerek ilk icraat
olmak üzere benim tayinimi durdurmuştur.
Bütün bunlar Hasan Âlî ile Falih Rıfkı’nın benim aleyhimde nasıl bir kinle
hareket ettiklerini açıkça göstermektedir. Ankara nümayişi olunca bu iki düşman
bundan istifade etmek için fırsatı ganimet bildiler. Ve bu nümayişin âdeta
hükûmeti devirmek için yapılmış bir ihtilâl olduğunu velvele ile etrafa yayarak
fikirleri bulandırdılar.
Şimdi soruyorum: "Zevceme ve benden Ankara mahkemesinin tafsilâtını istemiş olan
iki iyi talebeme duruşma safahatını ve Sabahattin Ali’nin mahkemeden kaçtığını
yazdım diye beni tahrikçilikle itham eden savcı Kâzım, daha ben tevkif olunmadan
ve hükûmet resmî tebliği neşretmeden önce Ulus gazetesiyle efkâr-ı umumiyeyi
bulandıran Falih Rıfkı ve meta’mış gibi onun makalelerini günde dört defa
tekrarlayan Ankara radyosu hakkında niçin takibat yapmadı? Ulus gazetesiyle
Ankara radyosu olmasaydı Ankara nümayişi denilen hâdise iki günde unutulup
gidecekti. Bu hadise gazete ve radyolarla bütün dünyaya mübalağalı bir şekilde
anlatılırken, bunu bir mektupla zevceme bildirmemin bir tahrik olduğunu iddia
etmek ne demektir? Hüküm vermeyi mahkemeye ve namuslu insanların vicdanlarına
bırakıyorum."
Hasan Âlî’nin şahsî garezle hareket ettiğinin en bariz delillerinden biri de
şudur: Erenköy Kız Lisesi’nde tarih öğretmeni olan zevcem Bedriye Atsız, 16
Mayıs’ta tevkif edildiği hâlde tevkifinden üç gün önce vekâlet emrine alınmış,
yetmiş iki günlük mevkufiyetten sonra tahliye olunduğu ve vekâlete dilekçe ile
başvurduğu hâlde vazifesi verilmemiş, verilemeyeceği de Hasan Âli’nin imzasıyla
gelen bir kağıtla kendisine bildirilmiştir. Hâlbuki aynı şekilde vekâlet emrine
alınmış olan Reşide Sançar ile Ziya Özkaynak tekrar öğretmenliğe getirilmiştir.
Demek ki, vekâlet emrine almalar ve tayinler tamamıyla bana karşı olan kinle
ayarlanmıştır. Nitekim Ankara’da kendilerini ziyaret ettiğim Orhan Şaik, Hüseyin
Namık, Osman Turan da sırf bu yüzden vekâlet emrine alınmışlardır.
Bu kadar büyük, âdeta cihanşümul bir dâvânın sorgusunu üzerine alan Kâzım Alöç,
dâvânın azameti ile uygun şahsî bir ikbal temini hevesiyle işe başlamış,
müzelerdeki heybetli mankenlerin altından iki değnek parçası çıktığı gibi bu
hâilevî tahkikatın altından da bir iki manyakla, masum ve vatanperverler çıkınca
inanamamış, muhakkak resmî sözlere uygun ifadeler almak için maznunlara Emniyet
Müdürlüğündeki yardımcıları ile birlikte her türlü işkenceler yapmaktan
çekinmemiştir. İnsanların insan gibi hava ve güneş görerek yaşayacağı kocaman
bir askerî cezaevi varken maznunları sıkışık, pis, bir karyolanın ancak sığdığı
hücrelerinde güneş bulunmayan, yaz günlerinde musluklarından su akmayan Emniyet
Müdürlüğü nezarethanesine niçin götürdüğü elbette mahkemenizce takdir
olunmuştur.
Bütün bunlardan sonra iddianamesinin ikinci sahifesinde benim için
“muvazenesizliği ile mâruf olan Nihâl Atsız şecaat arz etme kabilinden
huzurunuzda ölmüş bir reisicumhura karşı hakareti kanunlarımız suç saymaz demek
suretiyle kendi şahsî kin ve ihtirası uğrunda millî mukaddesata bile dil
uzatmaktan hayâ etmeyen vicdansız olduğunu ortaya koymuştur” diyerek bana
hakaret etmekten çekinmiyor.
Gerçi savcı Kâzım’ın haykırarak
savurduğu bu küfürlerle benim şerefimin safiyeti bulanamaz. Çünkü benim şerefim
bir değil, birkaç yüz Kâzım Alöç’ün alçaltamayacağı kadar yüksektir. Beşinci
sınıf askerî hâkim Bay Kâzım Alöç bu dünyadan şöylece bir gelip geçecektir.
Fakat ben muhteşem anamızın bağrında, yani vatan topraklarında yatarken yarınki
nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir.
“Ölmüş olan devlet reislerine hakaret kanunî bir suç değildir” derken ben kanuna
uygun bir söz söyledim. Kanun adamı olması gereken ve hukukî bir cevap vermesi
icap eden Kâzım buna “hayâ etmeyen, vicdansız” kelimeleriyle karşılık verdi. Bu
iki çirkin sıfat tarih denilen yıkılmaz ve aşınmaz kayanın duvarlarına çarptı,
fakat henüz bir yankı hâlinde dönmüş ve bize erişmiş değildir. O yankı bize
eriştiği zaman bu dâvâ yeniden görülecek, fakat bu sefer yanılmaz tarihin
temyizsiz hüküm verdiği bir mahkemede maznun ve mahkûm mevkiinde Kâzım Alöç
oturacaktır.
Mahkemede Fehiman’ın sorgusunun
yapıldığı 29 Eylül 1944 tarihli celsede hepimize birden “katiller, caniler” diye
bağıran; bize Pera Palas Otelini tahsis edemeyeceğini ileri sürerek istihza kabiliyetini
ispata yeltenen;
“Elbette her türlü işkenceyi göreceklerdir” diye şecaat arz eden;
İstediği şekilde ifade almak için anayasamızla yasak edilen işkence yollarına
saparak Reha’yı, Hamza’yı, Hikmet’i, Osman Yüksel’i, Orhan Şaik’i, “tabutluk”
denilen, tepesinde beş yüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanın ancak ayakta
durabileceği kadar dar bir hücreye sokan;
Âmme şahidi diye ifadesini okuttuğu Külâhlıoğlu Mehmet’e falaka attıran;
Necdet Sançar’ı ne bir penceresi ne de
bir hava deliği olmayan bir hücrede yirmi iki gün tutan;
Zeki Velidî’yi iki gün aç bırakan;
Beni toprağın beş metre altında, küflü ve rutubetli havasında kibrit yanmayan ve
eşyalar küflenen, duvarlarından lâğım borusu sızan bir mezarda bir hafta tutan;
Masum zevcemi tevkif ettirerek yavrusundan zorla ayırıp o zaman dört yaşında
bulunan küçücük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adamın vicdansız
diyerek beni tahkire cüret etmesi vicdana karşı bir iftira ve işgal ettiği
makama hakarettir.
Emniyet Müdürlüğünde bütün ifadeler bu şekilde işkencelerden sonra veyâ işkence
tehditleriyle alınmış, ifadeler alınırken de kanunî hak ve salâhiyetleri
olmadığı hâlde Emniyet Umum Müdürlüğü Müdür Muavini Kâmuran Çıkrık, İstanbul
Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Birinci Şube Müdürü Said zaman zaman hazır
bulunmuşlar, maznunlara sualler sormuşlar, hakaret etmişlerdir.
Yirmi milyonun selâmeti için çırpındığını, nedense sesi titreyerek söyleyen
Kâzım Alöç’ü, bu vatanperverliğinden dolayı tebrik ederim. Fakat o yirmi milyonun
arasında Yahudilerden, Arnavutlardan, Boşnaklardan önce Türk ırkından gelenlerin
de bulunduğunu kendisine hatırlatırım. Anayasada yalnız 88'inci maddeye
saplanmamasını, mânâsını yanlış anladığı o maddeden önce 73'üncü maddeyi de
ezberlemesini tavsiye ederim.
SONUÇ
Netice olarak şunları söylüyorum:
1-Türkçüyüm. Türkçülük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun
şümûlüne dahildir. Memleket, ya bu iki temel üzerinde yükselecek veya
yıkılacaktır. Irkçılık ve Turancılık Anayasaya aykırı değildir. Ceza Kanununda
sarahatle suç olduğu yazılmayan bir hareketten dolayı kimse suçlandırılamaz.
Devlet de icraatıyla açıkça ırkçı, Hatay’ı
ilhak etmekle de Turancıdır.
2- Yalnız gönderilenlere malûm mektuplara ve herkese meçhul vasiyetnameme
bakılarak hükûmeti alenen tahkir ettiğim iddia olunamaz. Bunlar polisin başka
bir mesele için yaptığı arama dolayısıyla elde edilmiştir. Hükûmeti tahkir
ettiğim hakkında bir şikâyet veya ihbar yapılmış değildir. Şu dakikada böyle
mektuplar yazmış veya vasiyetname hazırlamış kaç bin kişinin bulunduğunu Tanrı
bilir. Anayasaya göre istediğim gibi düşünmekte serbestim. Çünkü eşit adaletin
hüküm sürdüğü hür vatandaşlar diyarının vatandaşıyım.
3- Ankara nümayişini hazırlamadım. Bu nümayiş mebusların teşvik ve Sabahattin
Ali’nin tahrik ettiği milliyetçi gençliğin kalbinden kopmuş maşerî ve millî bir
harekettir. Bunu hükûmet aleyhinde bir hareket diye gösteren benim şahsî ve
barışmaz düşmanlarım olan Hasan Âlî ile Falih Rıfkı olmuştur.
Sözlerimi bitirirken tarihî bir misâl zikretmeden kendimi alamıyorum: Taşa
tutularak öldürülecek bir maznun hakkında İsa Peygamber’e fikrini sordukları
zaman ilk önce hiçbir söz söylememiş. Israr olununca “içinizde hiç günahsız olan
kim ise ilk taşı o atsın” diye cevap vermiş.
Siz de, eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veya kötü daima
doğruyu söylediğime kani değilseniz istediğiniz şekilde karar verin. Siz
hâkimler de insan olduğunuz için belki insanlık icabı zuhûllerde
bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hâkim olan zaman, yani tarih, hepimiz hakkında
en âdil kararı verecek, Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu
mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.
Pazartesi Saat 16.55
19 Şubat 1944
NİHÂL ATSIZ
- SON -