Türk dili ve tarihi üzerinde çalışan
Batılı bilginlerden birçoğu Akdeniz'den Çin içlerine kadar yayılan
ve kendilerine "Türk" diyen insanları, ilmi görüşle, tek bir millet saydığı
gibi, bazıları da İstanbul'dan Çin içlerine
kadar uzanan geniş bölgede, mesela İstanbul Türkçesi konuşarak
herkesle anlaşmanın kabil olduğunu
belirtmişlerdir.
İstanbul Türkçesiyle veya herhangi bir Türkçe ile
bu iki uç arasındaki
herkesle anlaşmak kabil olmasa bile, onlar yine tek milletin
fertleridir. Çünkü aynı soyun ve aynı tarihin çocuklandır. Tek
başına, dil, bir milletin olması ve veya olmaması için kesin ölçü
değildir. Tek lehçe ve tek dil nihayet bir eğitim ve siyasi birlik
mahsulüdür. Küçük
İtalya yarımadasındaki
İtalyanlar'ın
bile tek millet oldukları halde, bölge bölge
birbirleriyle anlaşamadıkları
herkesin malumudur. Münihli dostum Prof. Kissling, Almanya'nın
uzak bir bölgesinde yerleşmiş olan bir akrabası ile Almanca
konuşarak pek güçlükle anlaşabildiğini bana bizzat söylemişti.
Fakat Türk milleti uzun zamandan beri bölünmüş
ve ayrı siyasi hâkimiyetlere düşmüş
olduğu
halde, bugün bile, birbirlerinin anladığı lehçe ve ağızlarla konuşan
bir topluluktur ki bu, milletimizin bir mucizesi
ve yaşama gücünün
itiraz kabul etmez bir tanığıdır.
Dil, tek başına
bir millet yapan unsur olmadığı
halde bugün yeryüzündeki milletlerin hemen
hepsinde dil, milli faktör olarak mevcuttur. Bunun dışında
İsviçre ve Belçika'yı örnek göstermek moda ise de Belçika'da son
zamanlarda uyanan Flaman milliyetçiliği
bu modayı
da demode etmiştir. İsviçre'ye ise bir millet
demenin ne kadar mümkün olduğunu
idrak sahipleri bilir. Hitler'in ikbal
günlerinde Alman
İsviçre'si de beliren Nazizm ve Büyük Almanya
ile birleşmek
cereyanları, İsviçre külünün altındaki koru
pek güzel ortaya dökmüştür.
Devletleri siyasi sınırları
içindeki halka siyasi olarak "millet" demenin
sosyal gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığım
yirminci yüzyılın pek çok olayları bize
göstermiştir. Bazen bir
siyasi birlik birkaç milletten mürekkep olduğu
gibi, bazen de bir millet ayrı
ayrı birkaç siyasi sınır ve topluluk içinde
bulunabilir.
İnsaf ile söylensin: Avusturyalılar,
Alman değildir de ayrı bir millet midir? 1805
yılına kadar bütün
Alman devlet ve milletinin lideri olan
Avusturya'yı, siyasi
kader ayrı bir devlet haline soktu diye ayrı
millet mi sayacağız?
Bunun gibi dün, evvelki gün, daha evvelki gün ve ondan daha evvelki
gün bir devlet halinde yaşadığımız
şu, o, öteki ve daha öteki Türkleri ayrı
milletler saymak gerçeğe,
tarihe, akla mantığa, vicdana ve hele Türklüğe ve Türkçülüğe sığar
mı? Uzun zamanların ve mesafelerin ayırması bile bir milletin
parçalarını tek millet olmak tan çıkarır
mı? Çıkarırsa bu İsrail Yahudileri nerden
peydahlandı?
İki bin yıldan beri ne
dil, ne vatan, ne ırk, ne gelenek... Hiçbir
ortaklaşa tarafları
kalmamış, yalnız milli dinleri ile milli inançları
elden gitmemişti.
İrlanda, Fransa, Bulgaristan, Türkiye, Suriye ve Yemen'den gelen bu
tip tip ve dil dil Yahudiler tek millet oluyor da ben neden esas
bakımından aynı dili konuşan Tebrizli veya Genceli, neden Kırımlı
veya Kazanlı, Taşkentli, Kaşgarlı veya Kulcalı ile hatta neden Altaylı
veya Sibiryalı ile aynı
millet olmuyorum?
Sakarya boğuşması sırasında bizim için "Uzaktaki
Kardeşime" diye şiir
yazan Kazak Mağcan veya Kunuri şehitlerinin hatırasına mevlit okutarak ağlayan
Japonya'daki Tatarlar benim milletimden değildir
de Anadolu'daki Devşirme
artıklan mı bendendir?
"Bu da nerden çıktı?
Bunu iddia eden mi var" diyeceksiniz. Var,
var... Hem de bu bir Komünist, bir renksiz veya bir Selanik Dönmesi
değil.
Bu, milliyetçi diye bilinen, anayasa Ordinaryüs profesörü ve hukuk
bilgini Ali Fuat Başgil'in
ta kendisi...
Ordinaryüs, "Seçim konuşmalarım"
diye Son Havadis'te yayınladığı
bir seri makalenin ilkinde (7 Ekim 1961)
şu büyük tarihi ve
milli yanlışlığı
yapıyor:
Biz, Türkiye Türkleri, muhtelif din, dil, tarih
ve ırktan birçok millet elemanlarının
asırlar içinde ve İslam kültürü kazanında kaynayıp hal ve
hamur olmasından meydana gelmiş
mürekkep bir milletiz... Gerçi dil elemanlarımız
bakımından Orta Asya ile yakın bir hısımlığımız var. Fakat biz ne
beden ve ne ruh yapımız itibarı ile Orta Asyalı değiliz. Biz
bilakis İslam çemberiyle çevrilmiş bir
ülkede, ırklar sentezi halinde
kendi başına yaşayan, nev'i şahsına
münhasır bir milletiz.
Ordinaryüs, görülüyor ki tahsilini tamamladığı
Fransa'nın büyük tesiri altında
kalmış ve Fransızların kendi milletlerini
tarif için kullandıkları
formülü aynen bize tatbik etmeye kalkışıvermiş.
Kendisine şunu hatırlatayım ki "ırk"
demek mutlaka başlangıçtaki şekliyle ırk demek değildir. İki, bazen
üç, bazen daha çok ırkın karışmasıyla da ırklar teşekkül edebilir.
Fransızlar Kelt, Latin ve Franklar'ın
karışmasından doğmuş olmakla beraber yine de
bir Fransız ırkı vardır. Fransızlar, tarihin gözü önünde doğmuş bir
millet olduğu için hangi unsurlardan mürekkep olduğunu biliyoruz.
Tarihe, teşekkül etmiş bir ırk olarak çıkan Türkler de belki daha
eski zamanlarda iki üç unsurdan mürekkepti. Tarihin huzuruna çıktıktan
sonra artık
ırk olarak, onun terkibine yeni bir şey eklenmedi. Ufak tefek toplukların
büyük yığın içinde erimeleri, siyası evlenmeler, savaşlarda alınan
tutsaklar falan artık yeni bir tesalüp değil,
daima görülen ufak çaptaki temsiller ve eritmelerdi. Hele On Birinci
Yüzyılın ortasından sonraya rastlayan
Türkiye'nin kuruluşu
ise daha bol tarihi belgelerle bilindiği
için adeta Anadolu Türklüğünün kan tertibini ortaya koymak bile
mümkündür denebilir. Türkler gelirken köyleri bırakıp kaçarak surlar
içindeki şehirlere sığınan yerli halkın
durumu ve miktarı, Anadolu'ya ilk gelen
Türklerin sayısı,
bunların yerlileri toptan tasfiyeleri, daha sonra Orta Asya'dan gelen göç dalgaları,
türlü oymak, boy ve ulusların adları ve sayıları
hakikate çok yakın bir
sıhhatle
malumumuzdur.
Bundan başka
bu millet Anadolu'ya, Frankların
Galya'ya gelişi
gibi gelmiyordu. Franklar iptidai Cermen boylarıydı
ve Galya'da yüksek Roma kültürüne çarpıyorlardı. Türkler ise devlet
teşkilatı ve geleneği, kuvvetli örfü, edebi dili, destanı, kültürü
ve sanatı ile geliyordu ve Anadolu'da rastladığı
iki yerli milleti, yani Ermenilerle Rumları
o kadar aşağı görüyordu
ki ondan hemen hiçbir şey almaya tenezzül etmiyordu. Başgil'in
dediği ırklar ve kültürler kaynaşması olsaydı dilimizde 11–12. yüzyıllar
kültürüne ait kelimeler baştanbaşa
Türkçe olmazdı. Selçuk tarihinin değerli
bilginlerinden Faruk Sümer, türlü yazılarında
bu hususiyetleri belirtmiş,
Anadolu'ya gelişimizi tarih ve kültür bakımından aydınlatmıştır.
Başgil bunların
hiçbirini bilmeden, Türkiye devletinin başı
olan Selçukların da hangi devletin devamı
olduğunun farkında olmadan "biz muhtelif ırkların kaynaşmış halitasıyız"
fikrini ileri sürerse hiçbir tarihi gerçeği
söylemiş olmayacağı, bilakis tarihi bir gaf yapmış olacağı gibi,
üstelik Bolşeviklerin de ekmeğine yağ sürmüş olur. Bolşeviklerin de
kırk yıldır, Orta Asya Türklerinin bizimle ilgilerini
kesmek için yaptıkları
propaganda bunun aynıdır.
Ordinaryüsün iddia ettiği
gibi biz Anadolu'da kurulmuş bir millet değiliz. Anadolu'ya
gelişimizden yüzyıllarca önce Orta Asya'da kıvama gelip millet
olmuştuk. Yerleştiğimiz ve açtığımız ülkelerdeki bir kısım halkın
Türkler içinde erimesi, bu terkibi, yukarıda da işaret ettiğim gibi,
asla değiştirip bozmuş değildir. Aksi halde bu gün yeryüzünde teşekkül
etmiş hiçbir milletin bulunmadığını, hepsinin teşekkül etmekte devam
ettiklerini kabul etmek icap eder. Çünkü her milletin
fertlerinden birçokları
yabancılarla evlenmekte
devam halinde dir.
Ordinaryüsün iddiasını
kabul eder de, Anadolu’daki milletin (ki artık
buna Türk milleti denemeyeceği şüphesizdir) bir karma
millet olduğu sonucuna varırsak,
bu milletin hangi yüzyılda kıvama geldiğine cevap vermek pek
güç bir mesele olacaktır.
Bu karma millet, bu Anadolu milleti Hititler,
Frigler, Lidyalılar,
Grekler, İranlılar, Romalılar, Araplar, Kürtler,
Oğuzlar, Moğollar ve bu
arada tahmini güç bir takım
eciş bücüş
cemaatlerin İslam kültürü kazanında kaynamasından doğmuş bir millet
olduğuna göre ancak yeni yeni millet haline gelmiş olsa gerekir.
Çünkü bu kazana 19. Yüzyılda Kafkasya'dan birkaç yüz bin Çerkez,
Abaza ve Çeçen de katılıp kaynamaya başladığına göre hallü hamur
olma işi ancak yeni bitmiş ve karma Anadolu fethine ve
savunmasına
katıldıkları halde İslam kazanında kaynamayan
ve sayıları 8–10 milyon tahmin edilen Kızılbaş
(= Alevi,
Tahtacı, Çepni v.b)
Türkler bu karma milletten değildir.
Ordinaryüsün iddialarından çıkan
sonuç budur.
Başgil'in
Türkler ve Türklük hakkında birazcık bilgisi
olsaydı " biz
ne beden ve ne ruh yapımız itibarıyla
Orta Asyalı değiliz" sözlerini
söylemeyecekti. Orta Asya Türkleriyle Anadolu Türklerinin bir kısmı,
özellikle İç Anadolu Türkleri arasında büyük bir beden yapısı
benzerliği vardır. Başgil askerlik yaptığı sırada Orta Anadolulu
erlerin tiplerine hiç dikkat etmedi mi? Anadolu'da Orta Asya
Türkünün, Hun'un ve Gök Türkün tipi o kadar
kuvvetle yaşıyordu ki
daha geçenlerde Kırımlı
sandığım güzel bir Türk kızının
Adanalı Yörük çıkması üzerine ben bile hayretler içinde kalmıştım.
Ordinaryüs bütün Anadolu'nun Orta Asya tipinde olmadığını
söyleyebilir. Doğrudur. Nitekim bütün Orta
Asya da Orta Asya tipinde değildir.
Bunun gibi bütün Anadolu'da da tek bir beden yapısı yoktur. Fakat
onlar yan yana konduğu
zaman derece derece birbirine benzeyen, ayrılıkları türlü
sebeplerden ileri gelen, buna rağmen
aynı-milletin ve ırkın çocukları
olduğu anlaşılan tiplerdir. Antropoloji ve veraset bilgisinin
gösterdiğine göre tabiat melezliği yok ettiği için de birkaç kuşak
sonra, Türklerin hepsi, yabancılarla
karışma devam etmediği takdirde asli tiplerine
döneceklerdir.
Ordinaryüs’ün Türk tarihini hiç bilmediği,
biliyorsa kasıtla değiştirdiği de şurada anlaşılıyor. Diyor ki:
"Biz, bilakis, İslam çemberiyle çevrilmiş
bir ülkede, ırklar sentezi halinde, kendi başına yaşayan, nev'i
şahsına münhasır bir milletiz".
Bu ifadenin neresini düzeltmeli? Bir kere biz
İslam çemberiyle
çevrilmiş bir ülkede değiliz. Doğu ve güneyden Müslümanlarla, kuzey
ve batı yönünden Müslüman olmayanlarla sınırdaşız.
Ordinaryüs acaba dünyada kimlerin Müslüman, kimlerin Hıristiyan
olduğunu da mı bilmiyor? Sonra "kendi başına
yaşayan,
nev'i şahsına
münhasır millet" derken
kastettiği
manada da kendi başına
yaşamış değiliz. Daima diğer Türklerle siyasi ve kültürel
bağlantılar halinde bir tarih geçirmişizdir. Anadolu Türkleri bir
zaman Merv, Rey veya İsfahan'daki Büyük Selçuklulara tabi idiler.
Bir zaman da Karakurum'a bağlı kaldılar. Daha sonra Tebriz veya
Meraga'dan idare olundular. Osmanlı
padişahı II. Murad da Aksak Temir'in oğlu
Şahruh'a tabiydi. Ordinaryüs bu tarihi
mütearifelerden haberi olmadığı
için bizi Anadolu'da kapalı yaşayan bir topluluk diye tasavvur
etmekte mazur olabilir.
Hatta o Anadolu ile Azerbaycan ve Türkistan arasındaki
çok sıkı kültür bağlarından da habersiz bulunabilir. Fakat bu özrü
ve bu habersizliği ile tarihi gerçeği değiştirerek bizi parçalamaya
kalkarsa o zaman kendisine işte
böyle "dur!" denilir.
***
Ali Fuat Başgil
seçim konuşmaları yaparken kendisinden yaşına,
ilmine ve halk arasında
kazanmış olduğu değere uygun fikirler beklenirdi. Nihayet her seçim
konuşması parçalayıcı değil, derleyici bir çeşni taşımaya da
mecburdur. Ordinaryüs ise, sanki Türkiye'nin hiçbir derdi, hiçbir
davası yokmuş gibi, bir seçim yazısında asla ele alınmayacak bir
konuyu kurcalamakla kendisi ve partisi adına büyük pir gaf
yapmakla işe başladı.
Yazdıklarında tarihi ve ilmi bir hakikat olsa, lüzumsuzluğuna rağmen
buna yine katlanırdık. Fakat tarih olmuş
hakikatleri hiçe sayarak, tarih kültüründen tamamen mahrum bir
halde, Türk milletini bölmekle Başgil
önce bütün Türkçüleri kendisinden soğutmuş, sonra sayıları
bir milyona varan Kırım menşeli
Türklerle birkaç yüz bin Türkistan türkünün kalbini kırmıştır. Demek
ki bilgin olmak gafil olmaya mani değilmiş.
Devletin yukarı
kademelerine geçmeye aday olanlara tarih
kültürü ve milli şuur
verilmezse işlerin
nereye varacağı
şimdiden belli olmaktadır. Ordinaryüs,
cumhurbaşkanı
adaylarındandır. Bir cumhurbaşkanı düşününüz ki kendi milleti
hakkındaki fikri Kremlin'in parçalayıcı fikirlerine tıpatıp
uymaktadır ve bunu hainliğinden değil; gafletinden, bilgisizliğinden
yapmaktadır.
Bundan büyük felaket olur mu? Burada yine
ölmez Bilge Tonyukuk'u ve onun kendi anıtına
yazdığı bazı satırları hatırlıyorum.
Deminden beri tartışma
konusu yaptığım yazı, Ali Fuat Başgil'in milliyetçilik aleyhindeki
ilk ve tek yazısı
değildir. Onun bu aleyhtarlığının
çok öncelere kadar uzanan bir geçmişi vardır.
19–12–1950 tarihli "Zafer"den alınan,
"İdeal Buhranı" başlıklı yazıdaki
şu satırlara bakınız:
Zamanımızda din
nasıl devlet prensibi olmaktan çıkarak
fert ve cemaat vicdanına sığınmış
ise, milliyet fikri de devletlerarası
hukuk prensibi olmaktan çıkmalı
ve milli vicdanlarda yaşamalıdır. Ta ki bu sayede milletler,
kendilerini ayıran dağ ve denizler üzerinde birbirine el uzatıp
barış içinde hayat için iş birliği yapabilsin.
Milliyet fikri en sulhçu ve en terbiyeci
şekliyle alınsa bile bu fikrin
milletlerarası münasebetlerde ayırıcı bir rol oynadığı ve
kolektif bir egoizme götürdüğü
inkâr edilemez.
Milliyet fikrinde bulamadığımız
yüksek ideali ırk fikrinde hiç bulamayız. Çünkü ırk, biyolojik bir
realite olmaktan ziyade çok kere mefruş
ve romantik, bazen de tarihi bir hâsıladır.
Hususi ile milliyet gibi ırk da mahalli
ve menzildir. Bunlarda insan şümul bir mana ve ihata
yoktur...
Yirminci asır
dünyasının muhtaç olduğu ideali dinler verebilir mi?
Vermesini bütün gönlümle arzu ederdim. Fakat dinlerin yeniden
milletleri barıştırıcı bir rol almaları
maalesef çok güç ve uzak görünüyor.
Bunların
manası nedir? Milliyetçi sanılan, dinci
bilinen ve Türk köylüsü tarafından
Ali Hoca diye sevildiği
ileri sürülen Ordinaryüs ne milliyetçiliğe,
ne ırkçılığa, ne de dinciliğe yanaşmıyor. Bunları, milletleri
birbirine düşman eden fikirler diye görüyor ve
açıkçası milliyet ve
dini modası geçmiş bularak müşterek bir insanlık
istiyor. Ne yüksek fikir! Milliyetler ve
dinler hakkında
komünistlerle masonlar da aynı görüşe sahiptir.
Fakat bitmedi... Ali Fuat Başgil,
komünist Nazım Hikmetof’un haksız
yere hapse atıldığını, aslında onun yurtsever ve büyük bir şair
olduğunu ileri sürerek kurtulması
için kampanya açan Selanik Dönmesi Ahmed
Emin'in fikrine de ortak çıkmış
ve Hikmetof’un kurtulması
için diğer
birçoklarıyla birlikte ve birçok solcularla
birlikte o da imza atmıştır.
Şimdi, Ali Fuat Başgil'i devlet başkanı yapmak
isteyenlere soruyorum: Başka
adam bulamadınız mı?
İç ve dış Türkleri ayrı milletler sayan,
milliyetçiliği milletlerarası
münasebetlerde ayırıcı
rol oynayan kolektif bir egoizm diye gören,
dinin bugün için bir ideal veremeyeceğini
iddia eden ve Nazım
Hikmetof’un hapisten çıkması
için birçok solcularla birlikte bir kâğıda
imza atan bu ordinaryüsten başka
kimseyi bulamadınız mı? İsmet İnönü de aynı meseleler yüzünden
öldürücü tenkitlere uğramamış mı idi?
Bir devlet başkanı
seçimi siyasi bir iş olmadığı, siyasetin üstünde yer aldığı için
fikrimi söylüyorum: Bula bula Başgil'i mi buldunuz?
Siz de kuru şöhretlerin
ardında mı
koşacaksınız? Yoksa milliyetçi değil
misiniz?
Yahut bunların
hiçbiri değil de koyu bir gaflet bulutu içinde
misiniz? Böyle ise, işte
size Ordinaryüsün fikri yönünü açıkladım.
Kimin devlet başkanı olması gerektiğini de ben öğretecek değilim
ya...
Şu biçimsiz olay da gösteriyor ki bu memlekette
Türkçülerden başka
sağlam ve gerçek milliyetçi yoktur. Şartla şurtla milliyetçilik milliyetçilik
olmaz. Bütün insanları
Türklerle 'eşit tutan yahut bir kısım
Türkleri başka bir millet gibi gören
milliyetçiliğe
de gülünür. Milliyetçilik her şeyden önce maşeri bir
bencilliktir. Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok
severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir.
Başgil'in
yaptığı milli gaf o kadar büyük ve korkunçtur
ki bunun yargılanmasını
yapmak için Yüce divanlardan daha büyük pir Yüce divan bile
kâfi gelmez. Başgil
bilginmiş,
uluslararası çapta imiş... Bana ne? İsterse yıldızlararası çapta
olsun. Milli şuura malik olmadıktan sonra ben onun bilginliğini ne
yapayım? Türklük hakkında müspet bir fikri olmayacak olduktan sonra
dünyada Ali Fuat Başgil'e bile hocalık edecek nice anayasa profesörü
bulunabilir. Yazık Türk
milletine... Yüzyıllarca
zahmet çeksin, kan döksün, vergi versin, sonra onun münevver bilginleri, toplayıcı
ve kurtarıcı formülleri bulacakları
yerde onu parçalasın... Yazık... Yazık...
Sözlerimi bitirirken Ordinaryüse özet olarak
şunları hatırlatırım:
1- Türkiye ve Orta Asya Türkleri beden ve hele
ruh yapısı bakımından
aynı olan tek millettir.
2- Türkiye Türkleri Anadolu'da teşekkül
etmiş değil, Anadolu'ya teşekkül etmiş olarak gelmiştir.
3-
İstila ve akınlar dolayısıyla, ister istemez Türk topluluğu içinde
eriyen unsurlar onun ırki hüviyetini bozmaz.
4- Türkiye ve Türkistan arasında
bazı farklar olduğu şüphesizdir. Fakat Türkiye Türklerinin, mesela
doğu ve Ege bölgelerine mensup olan fertler
arasında da bir takım
zaruri ayrılıkları vardır ki bunlar "gayri"
olmayı istilzam etmez.
5- Türkiye ve Türkistan Türkleri, tarihlerinin
birçok devirlerinde aynı
siyası topluluğa mensup olmuş, kültür mübadelesi ise daima devam
etmiştir. Sultan Aziz
çağında, Doğu
Türkistan'dan Çinlileri atarak bağımsız
bir devlet kuran Atalık
Gazi Yakub Han'ın ilk iş olarak Osmanlı padişahım
metbu tanımasındaki büyük manayı
Ordinaryüs, şöyle salim kafa ile biraz düşünsün.
6- Türklüğü
parçalamaya çalışan kuvvet komünizmdir. Bilimsel kanaat
kuruntusu ile Türkleri ayrı
milletler gibi ileri sürenler, bilerek veya
bilmeyerek komünizme hizmet ediyorlar demektir.
Bu böyledir. Gerisi laf ü güzaftır...
İstanbul, 15 Ekim 1961