Kamlunçu ülkesine bahar gelip de kuşlar Ötüşmeye
başlayınca, ağaçlarda ve yerlerde çiçekler açınca Yüzbaşı Burkay
yine o büyük çam ağacının yanına geldi. Parlak bakışlı, ay yüzlü
kızı orada gördü. Yüreğine od düştü. Yer yüzü gözüne karanlık oldu.
Ona yaklaşıp şöyle dedi: "Yüzün aya benziyor. Kaşın yaya benziyor.
Gözlerin yeşil alası. Saçların aslan yelesi. Yürüyüşün turna gibi.
Salınışın turna gibi. Hangi yerden, kaynaktansın? Hangi boydan,
oymaktansın?"
Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi.
Yalnız gözlerini kaldırarak Burkay'a baktı. Bu bakışla onun kanını
kaynattı. Yüreğini oynattı, içine od düştü. Yer yüzü gözüne karanlık
oldu. Kıza şöyle dedi: "Bakışların ışık mı? Saçların sarmaşık mı?
Yıldız mısın, güneş mi? Alev misin, ateş mi? Neden sessiz
bakıyorsun? Beni niçin yakıyorsun? Çiçek gibi her bir yanın. Söyle,
nedir adın, sanın?"
Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi.
Gülümseyerek Burkay'a baktı. Bu bakışla onun aklını başından aldı.
Yüreğini derde saldı. İçine od düştü. Yer yüzü gözüne karanlık oldu.
Kıza şöyle dedi: "Beni niçin üzüyorsun? Gözlerini süzüyorsun.
Kirpiklerin paralıyor. Bakışların yaralıyor. Rengin sanki çiçekten.
Bilmem hangi çiçekten? îster darıl, isler kız. Tek adını söyle kız!"
Parlak bakışlı, ay yüzlü kız gözlerini Burkay'ın
gözlerine dikti. Kayalar-dan dökülen suların, kırlarda esen rüzgârın,
ormanda öten kuşların se-sinden daha güzle sesiyle şöyle dedi: "Beşbalık'ta
doğdumsa da Karluk kızıyım. Nice erin yüreğinde saklı sızıyım.
Yüreğine od düştüyse zorla-yıp söndür. Bilen bilir; adım, sanım: Açığma-Kün'dür.
Ölmemeyi istiyor-san yaklaşma bana. Belâm çoktur,
görünmeden dokunur sana..."
Burkay'ın yüreğine od düştü. Yer yüzü gözüne
karanlık oldu. iyi yürekli kişi idi. Tanrı'ya ve insanlara karşı suç
işlememişti. Tapıncağa gidip Tanrıya yalvardı: "Tanrım! Yüreğimdeki
odu söndür" dedi.
Kırk gün büyük çam ağacının yanma gitti. Her
gidişte Açığma-Kün'ü orada gördü. Her gidişte içindeki ateş
yalazlandı. Her dönüşte tapın-cakta Tanrı'ya yalvardı. Her
yalvarıştan sonra bir daha çam ağacının yanına gitmemeye karar
verdi. Fakat güneşin her yeni doğuşunda kızın hasretine dayanamadı.
Verdiği kararı unutup çam ağacının yanına geldi. Kızın yeşil ala
gözleriyle büyülenip kendinden geçti.
Kırk birinci gün çam ağacının yanına gelince kızı
bulamadı. Gözleri bu-landı. Yüreği yandı. İçi sıkıntıyla doldu. Gün
batıncaya kadar bekledi. Açığma-Kün gelmeyince onu çam ağacına
sordu. Ağaç ah edip ağladı. "Onu bende bekliyorum. Artık gelip bana
yaslanmayacak” dedi. Yap-rakları dökülüp kurudu. Uçan bir akdoğan
görüp ona sordu. Akdoğan ah edip ağladı. “Onu bende bekliyorum.
Artık gelip beni koluna almaya-cak” dedi. Kanatları çırpmaz olup
otlara düştü. Öldü. Yeşil otlara sordu. Otlar ah edip ağladılar.
"Onu biz de bekliyoruz. Artıp gelip bizi çiğneme-yecek" dediler.
Yanıp duman oldular.
Burkay bezginleşip yerine, yurduna döndü. Açığma-Kün'den
başka bir şey düşünmez oldu. Tapıncağa gidip yalvardı, olmadı. Ekşi
kımız içip esridi, kâr etmedi. Tatlı şarap içip kendinden geçti,
fayda vermedi. Ka-ğan savaş açınca o da katıldı. Ölmek için atına
zırhsız bindi. Oklar sa-ğından, solundan uçtu; biri değmedi.
Kalkansız, tulgasız vuruştu. Kılıç-lar sağından, solundan geçti; biri
vurmadı.
Yine yurduna döndü. Açığma-Kün'den başka bir şey
düşünmez oldu. Benzi sarardı. Hasta olup yatağa düştü. Burkay'ın iyi
yürekli bîr evdeşi vardı. Erkeği iyi olsun diye okuyucular,
baklalar, kamlar, baksılar ge-tirtti. Hiçbir ilaç dua, hiçbir büyü
fayda vermedi. Günden güne eridi, soldu, bitti. Ölecek halde geldi.
Bir gece Açığma-Kün'ün adını sayık-layınca kadın işi anladı. Bütün Kamlançu'ya adamlar çıkarttı. Kırk gün aradılar, taradılar. Açığma-Kün
bulunmadı. Bir gün ihtiyar, çirkin bir bü-yücü kadın geldi. "Bunun
derdine ancak Kilimbi çare bulabilir. O, şey-tanların akıllısıdır"
dedi. Burkay'ı şeytan Kilimbi'ye götürdü. Burkay ona yüreğini açtı.
Sevdiği kızı anlattı. "Bana onu verirsen senin ordunda çeri
olurum" dedi. Kilimbi başını salladı. "Yüreğin büyük derde girmiş.
Kur-tulmak zor. Buna çareyi bulsa bulsa Şeytanlar Başı Madar bulur"
dedi. Burkay'ın içi yandı. Gözü dumanlandı. "Hiçbir çare yok mu"
diye sordu. Madar, başını salladı. Ellerini açtı. "Var" dedi. "Eğer
evdeşini götürüp Ejderler Kağanı Naranta'ya kurban adarsan Açığma-
Kün'ü kaybettiğin yerde bulursun."
Burkay hiçbir şey düşünmeden kabul etti. Gözünü
sevda bürümüş, kanına çılgınlık yürümüştü. Evdeşini Naranta'ya adak
verdi. Naranta, onu öldürüp yedi. Kadın ölürken ellerini göğe
kaldırıp beddua etti: "Bur-kay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni
bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya her gelişinde ruhun ıstırap
içinde çalkansın" dedi. Tanrı bu di-leği kabul etti.
Burkay, şeydan Madar'ın dediklerini yaptıktan
sonra çam ağacının ol-duğu yere gitti. Kız gitti diye yaprakları
dökülüp kuruyan çam yine ye-şermişti. Açığma-Kün onun gövdesine
yaslanarak duruyordu. Burkay yaklaşıp şöyle dedi: "Nerde kaldın ay
bakışlı? Neden gittin inci dişli? Se-nin için hasta düştüm. Eller
gezip dağlar aştım. Artık bana varmaz mı-sın? Derdime em vermez
misin? Gel, benim ol çiçek yüzlüm! İpek saç-lım, ışık gözlüm!"
Açığma-Kün bir şey demedi. Büyülü gözlerle
Burkay'a bakarak gülüm-sedi. Burkay'ın aklı başından gitti. Az kaldı
kımız gibi eriyip akacaktı. Kı-za yaklaşarak sıkı sıkı tuttu. Çiçek
kokan yüzünü öptü. Onu evine geti-rip eş edindi. Fakat bununla derdi
bitmedi. Açığma-Kün’ü her gün biraz daha çok sevdi. Öpmekle doymadı.
Sevmekle kanmadı. Uçan kuştan kıskandı. Esintiden yüksündü. "Sen
İnsan değilsin. Peri Kan Katun'sun" dedi. Sevgisi durulmadı. Arzusu
kırılmadı, öpmekle kanmaz oldu. Sevgisi dinmez oldu. "Sen Peri Kan
Katun değilsin. Tanrı Katun'sun" dedi.
Bir gün ihtiyar, çirkin büyücü kadın yine geldi.
"Bunun derdine ancak Madar çare bulabilir" dedi. Birlikte Madar'a
gittiler. Madar güldü. "Sen Nızvanı cehennemine düşmüşsün. Eğer o da
sana bir defa seni seviyo-rum derse bundan kurtulursun" dedi.
Burkay yurduna döndü. Açığma-Kün'e "Beni seviyor
musun" diye sor-du. Kadın, saçlarıyla onu sararak ne soracağını
unutturdu. Bir ay geçti. Burkay "Benî seviyor musun" diye yine
sordu. Kadın, kollarıyla onu sı-karak ne soracağını unutturdu. Bir ay
daha geçti. Burkay "Beni seviyor musun" diye yine sordu. Kadın onu
öperek ne soracağını unutturdu.
Böylece aylar geçti. Yıllar geçti. Burkay sevgiden
çılgına döndü. Istırap ıstırap üstüne, keder keder üstüne çekti.
Hekimler geldi ilâç bulamadı. Baksılar geldi, çare edemedi. "Seni
ancak Ölüm kurtarır. Açığma-Kün, Tanrı'nın cezasıdır" dediler.
Burkay büyük ıstıraplar içinde öldü. Ölürken yine "Beni seviyor
musun" diye sordu. Kadın onu saçlarıyla sardı, kollarıyla sıktı,
öptü. Fakat bir şey demedi. Burkay'ın Öldüğünü görünce gözleri
yaşardı. İnci gibi yaşlar aktı. "Istırap çekiyorum" diye inledi.
Fakat "Ben de seni seviyorum" demedi.
Burkay ölmekle ıstıraptan kurtulmuş olmadı. Her
yıl bahar olup çiçekler açtıkça, Açığma-Kün'ü görüp sevdiği çam
ağacının yanında ruhu dola-şıyor. "Istırap çekiyorum. Sen de beni
seviyor musun" diye inliyor. O gün-den bugüne kadar bin yıl geçtiği
halde Burkay her bahar orada ağlı-yor. Yanında duran Açığma-Kün "Sus,
sus, ben de ıstırap çekiyo-rum" diye; yanıp yakılıyor. Fakat "Ben de
seni seviyorum" demiyor ve yıllar böylece akıp geçiyor.
***
Yazı masasının Önünde oturarak bu masalı okuyan
kadın gözlerini kal-dırdı. Büyük odada muttarit adımlarla gezerek
Uygur masalını dinleyen erkeğe sordu:
- Nasıl buldun? Beğendin mi?
Bol ışıkla aydınlanan odada bütün duvar kitap
raflarıyla doluydu. Küçük bir masanın üzerindeki saat, vaktin gece
yarısına yaklaştığını gösteri-yor, saatin yanında keskin bir içkiyle
dolu sürahi, bîr de kadeh bulunu-yordu. Erkek, doldurduğu kadehi
içtikten sonra istihfaf edici bir yüzle: "Masal" diye cevap verdi.
Biraz kırılmış gibi olan, fakat hiçbir şey belli
etmeyen kadın tekrar sordu:
- Evet, masal... Dokuzuncu asırda, en geç onuncu
asır başında yazılmış bir masal... Fakat sen bunda edebî bir taraf,
edebî bir unsur bulmuyor musun?
Erkek bu sefer istihfafı istihzaya çevirdi:
- Edebî taraf, bedii unsur gibi yüksek kıymetlere
akıl erdiremem. Bir değeri varsa anlat da öğrenelim...
- O halde tercüme hakkındaki fikrini söyle...
Erkek, yürümekte olduğu odada sert bir hareketle
durdu:
- Tercüme mi?, dedi. Bunun Uygur masalı olduğunu
söylemiştin. Uygur-ca dediğin dil Türkçe
değil mi?
Kadın zoraki bîr sükûnetle cevap verdi:
- Uygurca şüphesiz Türkçe’dir. Fakat bugün
konuştuğumuz Türkçe’ye benzemez. Sana okuduğum masal Uygurca metnin
bugünkü Türkçe’ye tercümesidir. Tercümeyi başarıp başaramadığım
hakkında fikrini öğ-renmek istemiştim de...
Erkek, bir kadeh daha içtikten sonra ciddî mi,
alay mı olduğunu anlaşıl-mayan bir edâ ile :
- Fena değil, dedi. Fakat hiçbir tercüme,
aslındaki güzelliği muhafaza edemez. Eğer aslında bir güzellik
varsa... Ve kadının cevap vermesin-den önce davranarak ilave etti:
- Benim bu gibi meseleler üzerinde fikir yürütmem
şüphesiz haddimi bilmemek oluyor. Çünkü romanların ne zaman değerli sayılacağı hak-kında en iptidaî
bilgiye bile mâlik değilim.
Kadın ağır ve ciddî bir tavırla onun sözünü kesti:
- Roman değil. Masal...
Beriki çok acı bir gülümseyişle cevap verdi:
- Öyle mi? Romanla masalı aynı şey sandığım için
özür dilerim. Demek ki aralarında mühim farklar varmış...
Kadının yüzüne dikkatle bakarak bir kadeh daha
içti:
- Fakat ne çıkar? Ben kayısı ile zerdaliyi de
birbirine karıştırırım. Benim bu büyük hatam yüzünden insanlığa
zarar erişmedikten sonra...
Kadın biraz daha ciddileşti:
- Senin için değeri olmayan bu masalların da erbabı
yanında ehem-miyeti vardır. Sen kayısı ile zerdaliyi birbirine
karıştırırsın, ama manav karıştırmaz.
- Şu halde manav da benden üstün bir şahsiyetmiş
demek...
Bunu söyleyerek bir kadeh daha doldurdu. Kadına
doğru uzatarak ga-yet ciddî bir tavırla:
- Benden üstün ve zeki olan manavların şerefine,
dedi ve bir dikişte bitirdiği kadehi oldukça sert bir vuruşla masaya
koyarak odadaki gezin-mesine devam etti. Bir müddet birbirlerine hiç
bakmadılar. Sonra er-kek, masanın önünde durarak:
Rica ederim, bana bu masalın değeri hakkında
birkaç söz söyler misin?, dedi. Kadın hiçbir kırgınlık eseri
göstermedi:
Bir kere bu masal hemen hemen tam olarak ele
geçmiş bir Uygur metnidir. Yalnız başında bir iki satır eksik. Sonra
dil bakımından Uygur-ca’nın yabancı tesirlere mâruz kalmamış bir
örneğidir. Mühim bîr husu-siyeti de hem Budizm, hem Manihaizm, hem de
Şamanizm’in izlerini aynı zamanda taşımasıdır. Bir de mazhariyeti
var. Bir Türk tarafından bulunan ilk Uygurca parçadır.
Erkek kayıtsızlıkla sordu:
- Bundan öncekiler kimin tarafından bulunmuştu?
- Bilhassa Almanlar tarafından... Fakat onların
bulup neşrettikleri par-çalar sırf dinî mahiyette idi. Bunda da dinî
izler bulunmasına rağmen görüyorsun ki, daha ziyade lâdinî
mahiyettedir ve ahlâkî bir gaye ile yazılmıştır.
- Ne gibi?
- Eserin tezi fenalığın ceza görmesi üzerine
oturtulmuştur. Bundan başka...
Erkek onun sözünü kesti:
- Evet ama ahlâkî bir ders vermek için bir de aşk
efsânesi uydurmuştur. Bu kadar olmayacak bir aşkı masala temel
yapmak bana pek iptidaî bir düşünce gibi geliyor. Hem de bir adamın
kıyamet kopuncaya kadar ıstı-rap çekmesi... Öldükten sonra da ıstırap
çekmesi... Bunlar ne şahane yalanlar... Hele o kadın… O ışık bakışlı
kadın... Neydi onun adı?
- Açığma-Kün.
- Evet, Açığma-Kün... O ne biçim kadın öyle?
Gerçekte böyle bir kadı-nın, bu derece kudretli bir kadının
bulunmasına imkân var mı? Bu kadar uydurma bir araya gelince onu çöp
tenekesine almak icap ederken siz tutuyor, edebî değerinden
bahsederek göklere çıkarıyorsunuz, insanla-rın beynini safsatalarla
doldurmak bence yanlış bir harekettir...
Çok sert bir tavırla söylenen bu sözlere kadın
yine kızmadı. Ayni sakin haliyle cevap verdi:
- Edebiyat, hakikatlerin hayalle süslenmesidir.
Bütün masallar ve destanlar gibi bunun da eski
bir hakikati saklamış olması muhtemeldir...
Erkek bu sefer hakikaten ilgilendi:
- Sahi mi söylüyorsun? Bu uydurmanın neresin
de bir hakikat gizli acaba?
Kadın gülümsedi:
- Masal en geç onuncu asır başlarında yazıldığına
ve anlattığı vaka’dan beri bin yıl geçtiğini bildirdiğine göre çok
eski zamana ait bir aşk hikâ-yesini bize kadar getiriyor demektir.
Yazıldığı tarihten önceki bin yılı hakikat diye kabul edersek, aşağı
yukarı milat yıllarında cereyan etmiş bir hâdisenin edebiyatla
mübalağalınmış şekli karşısındayız.
Bu kadar mübalağanın arasındaki hakikat
kırıntılarını hangi teleskopla görüp keşfedeceğiz?
Teleskopa ihtiyacımız yok. Yalnız akıl ve ilim
adesesiyle bakacağız. Ma-salın ihtiva ettiği Şamanizm unsurları da,
onuncu asırdan Önceki bir zamana ait olduğunu ispat eder. Çünkü
onuncu asır Uygurları arasında artık Şamanizm yaşamıyordu. Masal
kahramanının yüzbaşı olması da çok eski bir devrin, belki Hunlar
çağının izlerini saklıyor. Ağızdan ağza naklolunurken çok değiştiği
muhakkak olan ve Budist Uygurlar arasında kitaba geçirildiği zaman
Budizm karakteri verilen masalda, her şeye rağmen, Şamanizm’in ve
çok eski devirlerin hâtıraları, kırıntıları kalmış-tır ki, bunlar
sayesinde ait olduğu devri anlamak, biraz hata ile, kabil oluyor.
Erkek bir kadeh daha içti. Alaycı bir tavırla
kadına baktı:
- Fakat bütün bu sözlerden ben bir netice
çıkaramıyorum. Bir manavın kabiliyetine mâlik olsaydım şüphesiz
mühim hakikatleri anlayacak, be-diî unsurları bulacak ve belki de
edebî hülyalara dalarak birkaç dakika huzur içinde yaşayacaktım. Şu
zavallı talihsiz Yüzbaşı Burkay beni ilgi-lendirmedi desem yalan
olur. Yalnız, bir subay için büyük askeri ve va-tanî fikirler
dururken güzel bir kıza bu kadar yakınlık duyup mahvolmayı kabul
edemiyorum. Çok rica ederim, bu masaldaki hakikat ne ise,yahut ne
olabilirse basit bîr dille izah et de kafamdaki düğümler çözülsün.
Kadın hâlâ sakindi. Odada muttarit adımlarla gezen
ve kendisine bakmayan erkeği gözleriyle takip ederek anlattı:
- Hakikat şu olabilir: Bugünden belki iki bin yıl
önce, o zamanki Türk devletinin ordusunda tanınmış bir subay büyük
bir suç ve yahut büyük bir günah işledi. Bu günahı istemesindeki
âmil çok güzel bir kadındı. Bu subay, suçunun veya günahının
cezasını çok pahalı bir şekilde, büyük maddî veya manevî
ıstıraplarla ödedi. Fakat bu öyle bir vaka idi ki, halk bunu
asırlarca unutamadı. Subayın çektiği cezayı umûmî vicdan kâfi
görmediği için onun ruhunun da ıstırap içinde kıvranmasını ve
dünyaya her gelişinde aynı cezanın tekerrürünü arzu etti. Ceza pek
şiddetli olduğu ve masal iki bin yıl öncesini anlattığına göre bu
vaka Mete zamanında geçmiş olabilir. Senin sevgili Mete'nin
zamanında...
Mete'nin adı geçince erkeğin gözleri parladı:
- Bu iğrenç asırda yaşamaktansa Mete zamanında
dünyaya gelmiş olmayı tercih ederim.
Kadın, onun bu sâfiyâne arzusu üzerine sakaya
başladı:
- Kim bilir? Belki o zamanda da yaşamışsındır. Bu
masalda nasıl Mete devrinin izleri, unsurları varsa sende de o
zamana ait çok şeylerin bulunduğu muhakkak... Şu farkla ki, masalda
o zamana ait şeyler kırıntı şeklinde bulunduğu halde sende yirminci
asır kırıntı olarak yaşıyor. Denilebilir ki, sen Mete ordusunun hiç
ihtiyarlamadan bugüne erişmiş bir subayısın. Tenasüh akidesinin
lehinde delil arayanlar seni görmeli-dir. Hoş, zaten o nazariye de
pek ceffelkalem ret olunacak bir fikir değil ya...
Erkek gülümsedi, içkiyle kızarmış yüzünde şimdi
bir çocuk safiyeti vardı. Kadehini doldurarak: "Tenasüh uydurmasını
da bir yana bıraka-lım" dedi. Sonra seri bir hareketle esas vaziyeti
aldı, Sol eli, askerî talimnamenin tarifine tıpatıp uygun bir
şekilde pantolonuna yapışmış olduğu halde kadeh tutan sağ elini
kaldırdı:
- Büyük asker Mete'nin ölmez hâtırası şerefine,
dedi.
Kadın gülümseyerek nazikâne başını eğdi; "Afiyet
olsun" diye karşılık verdi. Son kadeh içilmişti. Odada uzun bir
sessizlik oldu...