RUH ADAM

 
 

 

 

2

2. Bölüm

Kız Lisesinin müdürü zile basarak hademenin gelmesini beklerken bir yandan da önündeki kağıdı dikkatle okuyordu. Hademeye baş muavin hanımı çağırmasını emrettikten sonra tekrar kâğıda daldı. Boyalı, şişman, çok geçkin bir kadındı. Bu yaşa gelmiş olduğu halde evleneme-menin verdiği ıstırap ve yüzlerce genç, güzel, neşeli kızın ortasında bulunarak onların yarın evleneceklerini düşünmekten doğan gizli bir kıskançlığın azabı çehresinde okunuyordu. Odaya giren baş muavin ha-nıma yer gösterdi:

- Buyurun Faika Hanim.

Faika Hanım da kendisi gibi evde kalmış, yıpranmış kızlardan biri oldu-ğu için müdür onu, kaynağını anlayamadığı duygularla severdi. Endişeli bir yüzle bakarak:

Nihayet korktuğum başıma geldi, dedi ve baş muavinin gözlerindeki şüpheyi dağılmak için anlattı:

- Edebiyat Öğretmeni Ayşe Pusat tekrar geliyor. Bu kadının buraya gönderilmemesi için o kadar uğraştım, olmadı. Galiba bakanlıkta kendi-sini tutan birisi var.

- Zannetmem efendim. Belki derslerindeki başarısından dolayı tekrar buraya tâyin etmişlerdir.

Müdür asabileşti:

- Canım efendim, başarısından bize ne? Talebeyi zehirleyecek kabili-yette olduktan sonra... Taşıdığı soyadının menfi tesiri kâfi değil mi?

Baş muavin, eskiden Ayşe Pusat'ı tanıyordu. Onun hiç de fena bir kadın olmadığını, başına sırf kocası yüzünden bir takım işlerin geldiğini bili-yordu. Fakat onun hatırı için de müdürle çekişmeye lüzum görmedi-ğinden susmayı tercih etti. Müdür ise Ayşe Pusat'ı ömründe görmemiş-ti. Liseye müdür olarak geldiği zaman Ayşe Pusat oradan alınmış bulu-nuyordu. Fakat bütün gazetelerin aylarca bu soyadı aleyhinde yazılar yazmış olması dolayısıyla ondan nefret ediyordu. Üstelik bu kadının lisede müdür otoritesini sıfıra indirdiği, kendisini talebeye çok sevdirdi-ği ve böylece istediği telkinleri yaptığı da söyleniyordu. Müdür bu tel-kinlerin ne olduğunu açık olarak bilmiyordu ama zararlı şeyler oldu-ğunda hiç şüphesi yoktu. Nihayet millî ve vatanî duyguları bile Ayşe Pusat'ın aleyhinde bulunmasına kafi sebeplerdi. Ciddî bir tavırla baş muavine direktif vermeye başladı;

- Faika Hanım! Ayşe Pusat buradan üç yıl önce gitmişti, değil mi? Demek ki o zaman küçük olan öğrencileri şimdi büyüdüler. Üç senede onu unutmuş olacaklarını sanmıyorum. Liseye geldiği gün talebenin bir sevgi nümayişi yaparak idare otoritesini alt üst etmelerine müsaade edemem. Bunlar nihayet çocuktur, iyiyi, kötüyü ayırt edemezler. Geldi-ği gün Ayşe Pusat'ı bütün sınıflara siz götürüp takdim ediniz ve bu tak-dimi, çok rica ederim, gayet sert bir tavırla yapınız. Ne talebe, ne de, neydi onun adı. Ayşe Pusat şımarıp lâubaliliğe kalkamasınlar. Son-raaaaa... Evet, sonra. Öğretmen arkadaşlara da çıtlatınız. Bu kadının pek güvenilir bir mahlûk olmadığını bilsinler. Onunla fazla temas etme-sinler.

Baş muavin burada itiraz etti:

- Aman müdür hanım, ben bunu nasıl söylerim? Belki içlerinde onun ahbapları, arkadaşları vardır. Bunu ne sıfatla söylüyorsun derler. Bunu sizin çıtlatmanız daha doğru olur. Hem öğretmen arkadaşlar size karşı da gelemezler.

Peki, peki... Bunu bana bırakın ve siz yalnız sınıf mümessillerine bunu uygun bîr dille anlatın ve Ayşe Pusat geldikten sonra teneffüslerde sıkı bir kontrol temin edin. Bilhassa onun nöbet tutacağı günlerde talebe ile husûsi şekilde münasebet kurmasının önüne geçin.

- Baş Üstüne efendim.

* * *

Aynı gün edebiyat öğretmeni Ayşe Pusat, üç yıl önce zorla çekilip atıldığı lisesine yeniden dönmek üzere yola çıkıyordu. Bu dönüş onun duygulu ve romantik muhayyilesi için pek mühim bir hâdiseydi. Vaktiyle kendisinin de içinde talebe olarak bulunduğu bu lise bütün genç kızlık hâtıralarıyla dolup taşan, yarı mukaddes bir yer gibiydi. Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra bir yıl bir ortaokulda stajyerlik yapmış, sonra buraya tâyin edilerek bütün aşkı ve şevki, bütün enerjisi ve İyi niyetiyle işe sarılmıştı, iyi çalışıyor, talebe yetiştirmekle çok başarılı oluyordu. Öğrencilerini çok seviyor, onlar tarafından çok sevili-yordu. Lâubaliliğe kaçmadan, ciddiyeti bırakmadan kurabildiği samimi-yet verimli neticeler sağlıyordu. Fazla sıkmadan çalıştırmak, dersi çok güzel anlatarak talebeye merakla dinletmek, çok iyi muamele ederek kendisini saydırmak Ayşe Pusat gibi pek nâdir hocaların mazhariyetle-rîndendi. Her işte itidalle hareket ederdi, Kızlarının husûsî durumlarını da öğrenir, soru sorar ve not verirken bunları hesaba katardı. Evindeki elverişsiz şartlar yüzünden dersini iyi hazırlayamamış bir talebeyi, birçok başka öğretmenler gibi sıkmaz, ona elverişli şartlar bulmaya çabalardı.

Lisedeki bütün kadın öğretmenler arasında sâde giyinen, boyanmayan biricik kadın kendisiydi. Evliydi ve Tosun adında küçük, sevimli, gürbüz bîr oğlu vardı. Ömrünün büyük kısmı eviyle lise arasında geçer, evini beceriklilikle idare ettiği gibi okulda da gerek arkadaşlarıyla, gerek ta-lebeleriyle iyi anlaşır, iyi çalışırdı. Enerjik ve sağlam bir kadındı. Gür ve kara saçları omuzlarına dökülür, gözleri gülümseyerek bakar, düzgün konuşmasıyla derhal iyi bir intiba bırakırdı. Hayatından, vazifesinden memnundu. Şimdiye kadar bîr tek dersini ihmal etmemişti.

Eğer bir büyük aksilik, müthiş bir talihsizlik, hattâ felâket de diyebilece-ğimiz bir hâdise olmasaydı, bu bahtiyar ve sakin hayat sarsıntısız de-vam edecek, bu kadar maddî ve manevî kayıplarla dolan üç yılı ziyan olmayacaktı. Ayşe Pusat kin tutmaz, kendisine yapılan fenalıkları çabuk affeder, unuturdu. Fakat kocasına yapılan muameleyi bir türlü unuta-mıyor, onun yıkılan büyük ümitleriyle birlikte kendi saadetinin de teme-linden sarsıldığına inanarak buna sebep olan muhteris insanları bağış-layamıyordu.

Ziyan olmuş üç yıl... Fakat o da her insan gibi bir teselli bulmakta ge-cikmiyordu. İnsanları daha iyi tanımak fırsatını kendisine bu üç yıl ver-mişti. Hayatın akışında hiçbir ehemmiyeti olmaması gereken bir kanaat ve fikir meselesini dallandırıp budaklandırarak bütün memlekete şâmil bir konu haline getirenler, şahsi kin ve garezleriyle hareket edenler, ko-casının istikbâlini yıkmaya çalışmışlar, fakat hakikatte kendi saadetini yıkmışlardı. İnsanlardan iğrenerek her şeyi gülünç, herkesi hakir gör-meye başlayan bir erkekle yaşamak hiç de kolay değildi. Bundan başka etrafın ürkek ve şüpheli gözlerle mütemadiyen kendisini süzmesi de boş olmuyordu. Kocası iki yıl hapiste yatıp çıkmış, fakat işin mahiyeti birçokları tarafından anlaşılmamıştı. Hapse katiller, hırsızlarla beraber fikir ve kanaat sahipleri de giriyor, fakat yığın bu iki zümreyi birbirinden ayıramıyor, yahut ayırmaya lüzum görmüyordu. Gazetelerin yalan yanlış neşriyatı da daima aleyhte olmuş, böylelikle Pusat adı âdeta bir numaralı halk düşmanı mahiyetini almıştı.

Gerçi işin içyüzünü bilenler, gelip dostluk gösterenler de bulunmuyor değildi. Fakat bunlar o kadar azdı ki, bu azlıkla o çokluğu doğru yola ge-tirmenin imkânı yoktu.

Ayşe Pusat dindardı. İlâhî bir adalete dâima inanmıştı. Dindar olma-makla beraber, eskiden kendi dînî duygularına saygı gösteren kocası şimdi buna da aldırış etmiyor, bu da Ayşe'yi ayrıca kırıyordu. Her ne kadar kocası açıktan açığa hiçbir şey söylemiyorsa da bu konular görü-şülürken yüzünde beliren çizgilerde, yahut bakışlarında, Ayşe bir istih-faf sezer gibi oluyordu. Şimdi kocasının inandığı, saygı gösterdiği tek hakikat ölümdü. O eskiden de ölüme saygı gösterir, vazife uğrunda, fi-kir uğrunda ölmekte eşsiz bir güzellik ve büyüklük bulurdu. Artık bunun etrafında hiçbir münakaşa kabul etmemekle beraber ölümü âdeta özler gibi bir hali vardı. Kahramanca ölmüş olanlar hakkındaki yazılan tekrar tekrar okuduğu Ayşe'nin gözünden kaçmıyordu. Çok maddî gözükmesi-ne rağmen mistik bir rûh haleti içinde, bir ölüm daüssılası ortasında ya-şıyor, yaşıyor değil, sönüyordu.

Ayşe Pusat, kocasını dâima aşırı bulmuştu. Evlenirken onun bu aşırılığı hoşuna gitmiş olmakla beraber zamanla bunun biraz durulmasını bek-lemiş, fakat ümidi boşa çıkmıştı. Bu adamda gizli kaynaklardan gelen bir ateş vardı ki, onu daima aşırılığa, tehlikeye, kendini harcamaya sü-rüklüyordu. Muayyen kanaatlerinin dışındaki bütün meselelerde bir ço-cuk kadar saf ve bilgisiz olan, çabuk aldatılan kocası, herkese ve her şeye inanan kocası şimdi müthiş bir münkirdi. Artık onu aldatmaya im-kân yoktu. Fakat bunun yavaş yavaş hayatla ilgi kesmek gibi bir şey ol-duğunu gören Ayşe Pusat derin derin üzülüyor, hayatla ve her şeyle il-gisini kesen kocasının kendisini de unuttuğunu zannediyor, bu zan, za-manla bir iman haline geliyordu. Onu hayata bağlamak için yaptığı uğraşmalar boştu. Bununla beraber kocasının henüz kesin karar vere-memiş olduğunu, içinde korkunç bir mücâdele cereyan ettiğini biliyor, yaman bir sezgi ile bu derûni mücadelenin neticesinden ürküyordu. Bü-tün hayatınca geri dönmek ve pişman olmak nedir bilmeyen bir adamın ruhundaki kavganın sonundan cidden korkulurdu. Kocası o kadar büyük bir düşmanlık ve kin çekmişti kî, bu kinin sınırları genişlemiş, Ayşe Pusat'a kadar uzanmıştı. Bu yüzden huzur ve zevk içinde vazifesini yaptığı liseden çıkarılmış, bakanlık emrine alınmış, hattâ sorguya çekilerek kocasının aleyhinde ifâde vermeye zorlanmıştı.

Bütün bu zorluklara büyük bir metanetle göğüs germiş, maddî sıkıntıları sabırla karşılamış, hakkını aramak için kanunî yollara başvurmuş, fakat hakkını alamamıştı. Küçük Tosun'un mahrumiyetleri çok acı gelmekle beraber Allah'a bel bağlayarak bunu da atlatmış, nihayet kocasının mahkûmiyeti tamamlandıktan epey sonra tekrar eski vazifesine alınmıştı.

Üç yıllık ayrılıktan sonra hazin bir sevinçle görevine dönerken iyi karşılanmayacağını biliyordu. Heyecanlıydı, fakat gönlü Tanrı'ya karşı minnetlerle doluydu. Trenden indikten sonra saatine baktı. Teneffüs zamanıydı. Çocuklar bahçede iken onların gözü önünde okula girmek istemedi. Şimdi büyümüş, birer genç kız olmuş olan üç yıl önceki tale-belerine karşı garip bir çekingenlik duyuyordu. Kocasının mahkûm olup kendisinin küçük çocuğu ile parasız ve çaresiz kaldığı günlerde onu aramayan, aramak ve yardım etmek şöyle dursun, gördükleri zaman görmezliğe gelen iyi gün dostları gibi belki bu genç kızlar da başlarını çevirirler, hattâ... hattâ., bir vatan hâininin eşine belki imâli sözler de söyleyebilirlerdi. Yahut belki ile böyle yapmazlar, liseden çıkarıldığı gün ağlaştıkları gibi şimdi de sevinçle bağrışırlar, yanına gelirler, kendisini ve okul idaresini güç duruma sokarlardı. Ayşe bunların hiçbirini istemi-yordu, istasyonun bekleme odasında biraz oyalanmayı doğru buldu.

Sonbaharın güzel, hüzünlü, serin bir günüydü. Havada bulutlar koşuşu-yor, rüzgâr Ayşe'ye üç yıl önceki bir günü hatırlatıyor, yüzünde kindar ve istihfaf edici bir tebessüm olduğu halde süngülülerin arasında yürüyen elleri kelepçeli kocasını tekrar görür gibi oluyordu. Tedailer kendisini buraya getirince birdenbire toparlandı. Bunun sonu belki göz-yaşlarına varabilir diye düşündü. Korkulu bir rüya gören, fakat bunun rüya olduğunu bilen insanların silkinişi ile fena hâtıraları attı. Gökte uçuşan bulutlara bakarak istasyondan çıktı. Ağır adımlarla lisenin yolu-nu tuttu.

Bahçe kapısından içeri girerken heyecanlıydı. Meçhuller bize dâima he-yecan verir. Nasıl karşılanacağı meçhul olduğu için o da heyecan duyuyor, güç anlarda her zaman yaptığı gibi kendisine zorla metanet telkin ediyor, bunda da muvaffak oluyordu. İdarenin iyi karşılamayaca-ğını biliyor, bundan o kadar üzülmüyordu. Asıl mesele talebenin takınacağı durumda idi. Hayatlarının henüz baharında olan, dünyanın ve hayatın çirkefiyle temas etmemiş bulunan kızların da gönüllerinde vefadan iz kalmamış olması herhalde insanı üzecek bir şeydi. Yaşlı insanlar hayatın kötülüklerini göre göre kötüleşiyorlar, gönül saflığını, insan duygusunun bütün iyi taraflarını kaybediyorlardı. Bu belki nor-maldi, ama yürekleri yalnız iyilikle çarpan, dünyada yalnız iyi şeyler bulunduğunu sanan genç kızların da kötü duygulara kapılmış olması korkunçtu:

Kapıcı üç yıl önceki kapıcıydı. Önüne bakarak hızlı adımlarla yürümek isteyen Ayşe'ye doğru ilerledi. Safiyetle gülerek selâmladı ve samimî bir sesle "Hoş geldiniz Ayşe Hanım" dedi. Ayşe birdenbire durdu. Bu basit, zavallı köylünün şu nezâketi onu âdeta ürpertmişti. Ummadık yerden gelen iyilik ve nezâket insanları daha çok sarar ve sarsar. Ayşe de aynı duygu ile sarsıldı. Kara gözleri parladı. İki damla yaşı büyük bir cehtle gözlerine içirerek elini uzattı:

- Hoş bulduk Hüseyin. Nasılsın? Kapıcı,Ayşe'nin elini saygı ile sıktı:

- Duacıyım efendim.

Sonra başını eğerek ilâve etti:

- Çok üzülmüştüm ama elimden ne gelirdi ki? Duadan gayrı...

Ayşe hemen sözü değiştirdi:

- Derse gireli çok oldu mu?

- Hemen şimdi girdiler efendim.

Ayşe bu İyi yürekli adama iyi bir şeyler söylemek istiyor, fakat bulamı-yordu. Susmanın bazen çok güzel sözlerden bile üstün olduğunu hiç şüphesiz bu kapıcı bilmiyordu. Onun için mutlaka bir şey söylemesi lâ-zımdı. Bu düşünce ile:

- Eksik olma Hüseyin. Allah gönlüne göre versin, dedi ve hızla mektep kapısına doğru yürüdü. Ders zili yeni çalmış, birçok sınıflara henüz öğ-retmenler girmemişti. Ayşe, sınıf pencerelerine birçok başların toplan-dığını sezdi. Yavaş ve heyecanlı fısıltılar olduğunu, kendi adının birkaç defa söylendiğini duydu.

Müdür odasına girdiği zaman artık kendisinde heyecandan eser kalma-mıştı. Gözlüklerini takmış olduğu halde bir takım evrakı okuyan müdür, başını hiç kaldırmadı. Ayşe böyle karşılanacağını çok iyi biliyordu. Hiç kızmadan, üzülmeden durdu ve müdürün yapmakta olduğu rolü bitir-mesini bekledi.

Bir, belki de iki dakika geçti. Müdürün okuduğu beş altı satırlık kâğıt ne kadar çapraşık ifadeli olursa olsun bu müddet zarfında birkaç defa oku-nabilirdi. Fakat o, başını kaldırmamakta inat ediyor, Ayşe'yi ayakta bekletmekle ihtimal otoritesini göstermek istiyor, yahut ona hakarette bulunuyordu.

Nihayet altı satırın okunması bitti. Gözlerini kâğıttan kaldıran müdür yüzünü buruşturarak Ayşe'ye baktı. Birçok resimlerini görmüş olduğu için onu tanıyordu. Buna rağmen sert bir sesle: "Ne istiyorsunuz? de-mekten geri kalmadı. Ayşe gayet soğukkanlı idi. Yüzünde hiçbir çizgi belirmeden, bakışlarında hiçbir değişiklik olmadan cevap verdi:.

- Lisenizin yeni edebiyat öğretmeniyim...

Müdür, ehemmiyet vermez görünmek isteyen bütün insanlar gibi Ayşe'nin adını güya hatırlamadı:

- Haa... Siz şeysizin, değil mi?

- Evet, Ayşe Pusat benim...

Ve gayet ciddî, ağır, ezici bir sesle bunu söyledikten sonra müdürden hiçbir teklif almadan masanın önündeki sandalyeyi çekip oturdu.

İşte, müdürün bütün işittikleri doğru çıkıyordu. Bu küstah kadın Ayşe Pusat adını gururla söylüyor ve kendisi yer göstermeden iskemle çekip oturmaya cüret edebiliyordu. Ona bir dere, bir gözdağı vermek çok isabetli olacaktı. İğreniyormuş gibi yüzünü buruşturarak gözlüğünü çıkardı. En sert bakışıyla bakarak:

Sizin buraya gelmenize mâni olmak için bütün gayretimi sarf ettim, diye söze başladı ve bu sözlerin yapacağı tepeden inme tesiri görmek için gözlerini Ayşe'nin gözlerine dikti. Fakat hayret!... Ayşe’nin yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Taş gibi sessiz, hareketsiz ve donuk bir duruşla dinliyordu.

Çünkü, öğrencilere propaganda yaparak onları menfi yollara sürükle-yen bir öğretmeni, müdür sıfatı ile istememekle haklıyım.

Müdür bunu söyleyerek durdu. Karşısındakinin soğukkanlılığı önünde sözlerinin arkasını getirememişti. Edebiyat öğretmeni, belli belirsiz bir gülümseme ile karşılık verdi:

- Bu propagandanın ne olduğunu öğrenebilir miyim? Hakkımda resmî bir şikâyet yapılmış mı?

Müdür hararetlendi:

Hayır. Hakkınızda resmî şikâyet veya tahkikat yok.

O halde?

Siz propagandayı o kadar ustaca yapıyorsunuz ki, sizi yakalamak mümkün olmuyor.

Yaptığım propaganda ne imiş?

Onu bir bilsem... Onu bir bilsem, sizi buraya sokar mıydım?

Ayşe Pusat, karşısındaki yaşlı kadına acıyarak, hattâ istihfafla baktı ve kocasının, duruşma sırasındaki bir sözünü, "acizleri, layık olmadıkları mevkilere geçiren bir devlet batar" diye haykırmasını düşünerek ona hak verdi. Bu kadar basit düşünceli bir kadın kendisine amirlik edecek, derslerinde başarı gösterip göstermediği hakkında gizli rapor yazarak kendi mukadderatını tayin edecek ve yüzlerce genç kızın sağlam seciye ve ahlâkla yetişmesini sağlayacaktı, ister istemez gülümseyerek:

- Müdür Hanım! Bilmediğiniz bir şey hakkında nasıl hüküm verebiliyor-sunuz? diye sordu.

Bu sual ötekini şaşırtmıştı. Şaşırdıkları zaman bütün idarecilerin, bütün âmirlerin yaptığı gibi yalan veya mugalata yollarından birine sapacağı muhakkaktı:

Herkes öyle söylüyor efendim... Hem elbette benim de bildiğim bazı şeyler vardır dedi ve söz düellosu bahsinde bu kadınla uğraşamayaca-ğını bildiği için bir yandan zile basarken bir yandan da katî emrini verdi:

Sizden ricam propagandayı kesmeniz ve evvelki metodunuzu değişti-rerek yalnız derslerinizle meşgul olmanızdır.

3. Bölüm



 

<< Nihâl Atsız'ın Romanları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>