Kız Lisesinin müdürü zile basarak hademenin
gelmesini beklerken bir yandan da önündeki kağıdı dikkatle okuyordu.
Hademeye baş muavin hanımı çağırmasını emrettikten sonra tekrar
kâğıda daldı. Boyalı, şişman, çok geçkin bir kadındı. Bu yaşa gelmiş
olduğu halde evleneme-menin verdiği ıstırap ve yüzlerce genç, güzel,
neşeli kızın ortasında bulunarak onların yarın evleneceklerini
düşünmekten doğan gizli bir kıskançlığın azabı çehresinde
okunuyordu. Odaya giren baş muavin ha-nıma yer gösterdi:
- Buyurun Faika Hanim.
Faika Hanım da kendisi gibi evde kalmış, yıpranmış
kızlardan biri oldu-ğu için müdür onu, kaynağını anlayamadığı
duygularla severdi. Endişeli bir yüzle bakarak:
Nihayet korktuğum başıma geldi, dedi ve baş
muavinin gözlerindeki şüpheyi dağılmak için anlattı:
- Edebiyat Öğretmeni Ayşe Pusat tekrar geliyor. Bu
kadının buraya gönderilmemesi için o kadar uğraştım, olmadı. Galiba
bakanlıkta kendi-sini tutan birisi var.
- Zannetmem efendim. Belki derslerindeki
başarısından dolayı tekrar buraya tâyin etmişlerdir.
Müdür asabileşti:
- Canım efendim, başarısından bize ne? Talebeyi
zehirleyecek kabili-yette olduktan sonra... Taşıdığı soyadının menfi
tesiri kâfi değil mi?
Baş muavin, eskiden Ayşe Pusat'ı tanıyordu. Onun
hiç de fena bir kadın olmadığını, başına sırf kocası yüzünden bir
takım işlerin geldiğini bili-yordu. Fakat onun hatırı için de müdürle
çekişmeye lüzum görmedi-ğinden susmayı tercih etti. Müdür ise Ayşe
Pusat'ı ömründe görmemiş-ti. Liseye müdür olarak geldiği zaman Ayşe
Pusat oradan alınmış bulu-nuyordu. Fakat bütün gazetelerin aylarca bu
soyadı aleyhinde yazılar yazmış olması dolayısıyla ondan nefret
ediyordu. Üstelik bu kadının lisede müdür otoritesini sıfıra
indirdiği, kendisini talebeye çok sevdirdi-ği ve böylece istediği
telkinleri yaptığı da söyleniyordu. Müdür bu tel-kinlerin ne olduğunu
açık olarak bilmiyordu ama zararlı şeyler oldu-ğunda hiç şüphesi
yoktu. Nihayet millî ve vatanî duyguları bile Ayşe Pusat'ın
aleyhinde bulunmasına kafi sebeplerdi. Ciddî bir tavırla baş muavine
direktif vermeye başladı;
- Faika Hanım! Ayşe Pusat buradan üç yıl önce
gitmişti, değil mi? Demek ki o zaman küçük olan öğrencileri şimdi
büyüdüler. Üç senede onu unutmuş olacaklarını sanmıyorum. Liseye
geldiği gün talebenin bir sevgi nümayişi yaparak idare otoritesini
alt üst etmelerine müsaade edemem. Bunlar nihayet çocuktur, iyiyi,
kötüyü ayırt edemezler. Geldi-ği gün Ayşe Pusat'ı bütün sınıflara siz
götürüp takdim ediniz ve bu tak-dimi, çok rica ederim, gayet sert bir
tavırla yapınız. Ne talebe, ne de, neydi onun adı. Ayşe Pusat
şımarıp lâubaliliğe kalkamasınlar. Son-raaaaa... Evet, sonra.
Öğretmen arkadaşlara da çıtlatınız. Bu kadının pek güvenilir bir
mahlûk olmadığını bilsinler. Onunla fazla temas etme-sinler.
Baş muavin burada itiraz etti:
- Aman müdür hanım, ben bunu nasıl söylerim? Belki
içlerinde onun ahbapları, arkadaşları vardır. Bunu ne sıfatla
söylüyorsun derler. Bunu sizin çıtlatmanız daha doğru olur. Hem
öğretmen arkadaşlar size karşı da gelemezler.
Peki, peki... Bunu bana bırakın ve siz yalnız
sınıf mümessillerine bunu uygun bîr dille anlatın ve Ayşe Pusat
geldikten sonra teneffüslerde sıkı bir kontrol temin edin. Bilhassa
onun nöbet tutacağı günlerde talebe ile husûsi şekilde münasebet
kurmasının önüne geçin.
- Baş Üstüne efendim.
* * *
Aynı gün edebiyat öğretmeni Ayşe Pusat, üç yıl
önce zorla çekilip atıldığı lisesine yeniden dönmek üzere yola
çıkıyordu. Bu dönüş onun duygulu ve romantik muhayyilesi için pek
mühim bir hâdiseydi. Vaktiyle kendisinin de içinde talebe olarak
bulunduğu bu lise bütün genç kızlık hâtıralarıyla dolup taşan, yarı
mukaddes bir yer gibiydi. Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra bir
yıl bir ortaokulda stajyerlik yapmış, sonra buraya tâyin edilerek
bütün aşkı ve şevki, bütün enerjisi ve İyi niyetiyle işe sarılmıştı,
iyi çalışıyor, talebe yetiştirmekle çok başarılı oluyordu.
Öğrencilerini çok seviyor, onlar tarafından çok sevili-yordu.
Lâubaliliğe kaçmadan, ciddiyeti bırakmadan kurabildiği samimi-yet
verimli neticeler sağlıyordu. Fazla sıkmadan çalıştırmak, dersi çok
güzel anlatarak talebeye merakla dinletmek, çok iyi muamele ederek
kendisini saydırmak Ayşe Pusat gibi pek nâdir hocaların
mazhariyetle-rîndendi. Her işte itidalle hareket ederdi, Kızlarının
husûsî durumlarını da öğrenir, soru sorar ve not verirken bunları
hesaba katardı. Evindeki elverişsiz şartlar yüzünden dersini iyi
hazırlayamamış bir talebeyi, birçok başka öğretmenler gibi sıkmaz,
ona elverişli şartlar bulmaya çabalardı.
Lisedeki bütün kadın öğretmenler arasında sâde
giyinen, boyanmayan biricik kadın kendisiydi. Evliydi ve Tosun
adında küçük, sevimli, gürbüz bîr oğlu vardı. Ömrünün büyük kısmı
eviyle lise arasında geçer, evini beceriklilikle idare ettiği gibi
okulda da gerek arkadaşlarıyla, gerek ta-lebeleriyle iyi anlaşır, iyi
çalışırdı. Enerjik ve sağlam bir kadındı. Gür ve kara saçları
omuzlarına dökülür, gözleri gülümseyerek bakar, düzgün konuşmasıyla
derhal iyi bir intiba bırakırdı. Hayatından, vazifesinden memnundu.
Şimdiye kadar bîr tek dersini ihmal etmemişti.
Eğer bir büyük aksilik, müthiş bir talihsizlik,
hattâ felâket de diyebilece-ğimiz bir hâdise olmasaydı, bu bahtiyar
ve sakin hayat sarsıntısız de-vam edecek, bu kadar maddî ve manevî
kayıplarla dolan üç yılı ziyan olmayacaktı. Ayşe Pusat kin tutmaz,
kendisine yapılan fenalıkları çabuk affeder, unuturdu. Fakat
kocasına yapılan muameleyi bir türlü unuta-mıyor, onun yıkılan büyük
ümitleriyle birlikte kendi saadetinin de teme-linden sarsıldığına
inanarak buna sebep olan muhteris insanları bağış-layamıyordu.
Ziyan olmuş üç yıl... Fakat o da her insan gibi
bir teselli bulmakta ge-cikmiyordu. İnsanları daha iyi tanımak
fırsatını kendisine bu üç yıl ver-mişti. Hayatın akışında hiçbir
ehemmiyeti olmaması gereken bir kanaat ve fikir meselesini
dallandırıp budaklandırarak bütün memlekete şâmil bir konu haline
getirenler, şahsi kin ve garezleriyle hareket edenler, ko-casının
istikbâlini yıkmaya çalışmışlar, fakat hakikatte kendi saadetini
yıkmışlardı. İnsanlardan iğrenerek her şeyi gülünç, herkesi hakir
gör-meye başlayan bir erkekle yaşamak hiç de kolay değildi. Bundan
başka etrafın ürkek ve şüpheli gözlerle mütemadiyen kendisini
süzmesi de boş olmuyordu. Kocası iki yıl hapiste yatıp çıkmış, fakat
işin mahiyeti birçokları tarafından anlaşılmamıştı. Hapse katiller,
hırsızlarla beraber fikir ve kanaat sahipleri de giriyor, fakat
yığın bu iki zümreyi birbirinden ayıramıyor, yahut ayırmaya lüzum
görmüyordu. Gazetelerin yalan yanlış neşriyatı da daima aleyhte
olmuş, böylelikle Pusat adı âdeta bir numaralı halk düşmanı
mahiyetini almıştı.
Gerçi işin içyüzünü bilenler, gelip dostluk
gösterenler de bulunmuyor değildi. Fakat bunlar o kadar azdı ki, bu
azlıkla o çokluğu doğru yola ge-tirmenin imkânı yoktu.
Ayşe Pusat dindardı. İlâhî bir adalete dâima
inanmıştı. Dindar olma-makla beraber, eskiden kendi dînî duygularına
saygı gösteren kocası şimdi buna da aldırış etmiyor, bu da Ayşe'yi
ayrıca kırıyordu. Her ne kadar kocası açıktan açığa hiçbir şey
söylemiyorsa da bu konular görü-şülürken yüzünde beliren çizgilerde,
yahut bakışlarında, Ayşe bir istih-faf sezer gibi oluyordu. Şimdi
kocasının inandığı, saygı gösterdiği tek hakikat ölümdü. O eskiden
de ölüme saygı gösterir, vazife uğrunda, fi-kir uğrunda ölmekte eşsiz
bir güzellik ve büyüklük bulurdu. Artık bunun etrafında hiçbir
münakaşa kabul etmemekle beraber ölümü âdeta özler gibi bir hali
vardı. Kahramanca ölmüş olanlar hakkındaki yazılan tekrar tekrar
okuduğu Ayşe'nin gözünden kaçmıyordu. Çok maddî gözükmesi-ne rağmen
mistik bir rûh haleti içinde, bir ölüm daüssılası ortasında ya-şıyor,
yaşıyor değil, sönüyordu.
Ayşe Pusat, kocasını dâima aşırı bulmuştu.
Evlenirken onun bu aşırılığı hoşuna gitmiş olmakla beraber zamanla
bunun biraz durulmasını bek-lemiş, fakat ümidi boşa çıkmıştı. Bu
adamda gizli kaynaklardan gelen bir ateş vardı ki, onu daima
aşırılığa, tehlikeye, kendini harcamaya sü-rüklüyordu. Muayyen
kanaatlerinin dışındaki bütün meselelerde bir ço-cuk kadar saf ve
bilgisiz olan, çabuk aldatılan kocası, herkese ve her şeye inanan
kocası şimdi müthiş bir münkirdi. Artık onu aldatmaya im-kân yoktu.
Fakat bunun yavaş yavaş hayatla ilgi kesmek gibi bir şey ol-duğunu
gören Ayşe Pusat derin derin üzülüyor, hayatla ve her şeyle il-gisini
kesen kocasının kendisini de unuttuğunu zannediyor, bu zan, za-manla
bir iman haline geliyordu. Onu hayata bağlamak için yaptığı
uğraşmalar boştu. Bununla beraber kocasının henüz kesin karar
vere-memiş olduğunu, içinde korkunç bir mücâdele cereyan ettiğini
biliyor, yaman bir sezgi ile bu derûni mücadelenin neticesinden
ürküyordu. Bü-tün hayatınca geri dönmek ve pişman olmak nedir
bilmeyen bir adamın ruhundaki kavganın sonundan cidden korkulurdu.
Kocası o kadar büyük bir düşmanlık ve kin çekmişti kî, bu kinin
sınırları genişlemiş, Ayşe Pusat'a kadar uzanmıştı. Bu yüzden huzur
ve zevk içinde vazifesini yaptığı liseden çıkarılmış, bakanlık
emrine alınmış, hattâ sorguya çekilerek kocasının aleyhinde ifâde
vermeye zorlanmıştı.
Bütün bu zorluklara büyük bir metanetle göğüs
germiş, maddî sıkıntıları sabırla karşılamış, hakkını aramak için
kanunî yollara başvurmuş, fakat hakkını alamamıştı. Küçük Tosun'un
mahrumiyetleri çok acı gelmekle beraber Allah'a bel bağlayarak bunu
da atlatmış, nihayet kocasının mahkûmiyeti tamamlandıktan epey sonra
tekrar eski vazifesine alınmıştı.
Üç yıllık ayrılıktan sonra hazin bir sevinçle
görevine dönerken iyi karşılanmayacağını biliyordu. Heyecanlıydı,
fakat gönlü Tanrı'ya karşı minnetlerle doluydu. Trenden indikten
sonra saatine baktı. Teneffüs zamanıydı. Çocuklar bahçede iken
onların gözü önünde okula girmek istemedi. Şimdi büyümüş, birer genç
kız olmuş olan üç yıl önceki tale-belerine karşı garip bir
çekingenlik duyuyordu. Kocasının mahkûm olup kendisinin küçük çocuğu
ile parasız ve çaresiz kaldığı günlerde onu aramayan, aramak ve
yardım etmek şöyle dursun, gördükleri zaman görmezliğe gelen iyi gün
dostları gibi belki bu genç kızlar da başlarını çevirirler, hattâ...
hattâ., bir vatan hâininin eşine belki imâli sözler de
söyleyebilirlerdi. Yahut belki ile böyle yapmazlar, liseden
çıkarıldığı gün ağlaştıkları gibi şimdi de sevinçle bağrışırlar,
yanına gelirler, kendisini ve okul idaresini güç duruma sokarlardı.
Ayşe bunların hiçbirini istemi-yordu, istasyonun bekleme odasında
biraz oyalanmayı doğru buldu.
Sonbaharın güzel, hüzünlü, serin bir günüydü.
Havada bulutlar koşuşu-yor, rüzgâr Ayşe'ye üç yıl önceki bir günü
hatırlatıyor, yüzünde kindar ve istihfaf edici bir tebessüm olduğu
halde süngülülerin arasında yürüyen elleri kelepçeli kocasını tekrar
görür gibi oluyordu. Tedailer kendisini buraya getirince birdenbire
toparlandı. Bunun sonu belki göz-yaşlarına varabilir diye düşündü.
Korkulu bir rüya gören, fakat bunun rüya olduğunu bilen insanların
silkinişi ile fena hâtıraları attı. Gökte uçuşan bulutlara bakarak
istasyondan çıktı. Ağır adımlarla lisenin yolu-nu tuttu.
Bahçe kapısından içeri girerken heyecanlıydı.
Meçhuller bize dâima he-yecan verir. Nasıl karşılanacağı meçhul
olduğu için o da heyecan duyuyor, güç anlarda her zaman yaptığı gibi
kendisine zorla metanet telkin ediyor, bunda da muvaffak oluyordu.
İdarenin iyi karşılamayaca-ğını biliyor, bundan o kadar üzülmüyordu.
Asıl mesele talebenin takınacağı durumda idi. Hayatlarının henüz
baharında olan, dünyanın ve hayatın çirkefiyle temas etmemiş bulunan
kızların da gönüllerinde vefadan iz kalmamış olması herhalde insanı
üzecek bir şeydi. Yaşlı insanlar hayatın kötülüklerini göre göre
kötüleşiyorlar, gönül saflığını, insan duygusunun bütün iyi
taraflarını kaybediyorlardı. Bu belki nor-maldi, ama yürekleri yalnız
iyilikle çarpan, dünyada yalnız iyi şeyler bulunduğunu sanan genç
kızların da kötü duygulara kapılmış olması korkunçtu:
Kapıcı üç yıl önceki kapıcıydı. Önüne bakarak
hızlı adımlarla yürümek isteyen Ayşe'ye doğru ilerledi.
Safiyetle gülerek selâmladı ve samimî bir sesle "Hoş geldiniz Ayşe
Hanım" dedi. Ayşe birdenbire durdu. Bu basit, zavallı köylünün şu
nezâketi onu âdeta ürpertmişti. Ummadık yerden gelen iyilik ve
nezâket insanları daha çok sarar ve sarsar. Ayşe de aynı duygu ile
sarsıldı. Kara gözleri parladı. İki damla yaşı büyük bir cehtle
gözlerine içirerek elini uzattı:
- Hoş bulduk Hüseyin. Nasılsın? Kapıcı,Ayşe'nin
elini saygı ile sıktı:
- Duacıyım efendim.
Sonra başını eğerek ilâve etti:
- Çok üzülmüştüm ama elimden ne gelirdi ki? Duadan
gayrı...
Ayşe hemen sözü değiştirdi:
- Derse gireli çok oldu mu?
- Hemen şimdi girdiler efendim.
Ayşe bu İyi yürekli adama iyi bir şeyler söylemek
istiyor, fakat bulamı-yordu. Susmanın bazen çok güzel sözlerden bile
üstün olduğunu hiç şüphesiz bu kapıcı bilmiyordu. Onun için mutlaka
bir şey söylemesi lâ-zımdı. Bu düşünce ile:
- Eksik olma Hüseyin. Allah gönlüne göre versin,
dedi ve hızla mektep kapısına doğru yürüdü. Ders zili yeni çalmış,
birçok sınıflara henüz öğ-retmenler girmemişti. Ayşe, sınıf
pencerelerine birçok başların toplan-dığını sezdi. Yavaş ve heyecanlı
fısıltılar olduğunu, kendi adının birkaç defa söylendiğini duydu.
Müdür odasına girdiği zaman artık kendisinde
heyecandan eser kalma-mıştı. Gözlüklerini takmış olduğu halde bir
takım evrakı okuyan müdür, başını hiç kaldırmadı. Ayşe böyle
karşılanacağını çok iyi biliyordu. Hiç kızmadan, üzülmeden durdu ve
müdürün yapmakta olduğu rolü bitir-mesini bekledi.
Bir, belki de iki dakika geçti. Müdürün okuduğu
beş altı satırlık kâğıt ne kadar çapraşık ifadeli olursa olsun bu
müddet zarfında birkaç defa oku-nabilirdi. Fakat o, başını
kaldırmamakta inat ediyor, Ayşe'yi ayakta bekletmekle ihtimal
otoritesini göstermek istiyor, yahut ona hakarette bulunuyordu.
Nihayet altı satırın okunması bitti. Gözlerini
kâğıttan kaldıran müdür yüzünü buruşturarak Ayşe'ye baktı. Birçok
resimlerini görmüş olduğu için onu tanıyordu. Buna rağmen sert bir
sesle: "Ne istiyorsunuz? de-mekten geri kalmadı. Ayşe gayet
soğukkanlı idi. Yüzünde hiçbir çizgi belirmeden, bakışlarında hiçbir
değişiklik olmadan cevap verdi:.
- Lisenizin yeni edebiyat öğretmeniyim...
Müdür, ehemmiyet vermez görünmek isteyen bütün
insanlar gibi Ayşe'nin adını güya hatırlamadı:
- Haa... Siz şeysizin, değil mi?
- Evet, Ayşe Pusat benim...
Ve gayet ciddî, ağır, ezici bir sesle bunu
söyledikten sonra müdürden hiçbir teklif almadan masanın önündeki
sandalyeyi çekip oturdu.
İşte, müdürün bütün işittikleri doğru çıkıyordu.
Bu küstah kadın Ayşe Pusat adını gururla söylüyor ve kendisi yer
göstermeden iskemle çekip oturmaya cüret edebiliyordu. Ona bir dere,
bir gözdağı vermek çok isabetli olacaktı. İğreniyormuş gibi yüzünü
buruşturarak gözlüğünü çıkardı. En sert bakışıyla bakarak:
Sizin buraya gelmenize mâni olmak için bütün
gayretimi sarf ettim, diye söze başladı ve bu sözlerin yapacağı
tepeden inme tesiri görmek için gözlerini Ayşe'nin gözlerine dikti.
Fakat hayret!... Ayşe’nin yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Taş gibi
sessiz, hareketsiz ve donuk bir duruşla dinliyordu.
Çünkü, öğrencilere propaganda yaparak onları menfi
yollara sürükle-yen bir öğretmeni, müdür sıfatı ile istememekle
haklıyım.
Müdür bunu söyleyerek durdu. Karşısındakinin
soğukkanlılığı önünde sözlerinin arkasını getirememişti. Edebiyat
öğretmeni, belli belirsiz bir gülümseme ile karşılık verdi:
- Bu propagandanın ne olduğunu öğrenebilir miyim?
Hakkımda resmî bir şikâyet yapılmış mı?
Müdür hararetlendi:
Hayır. Hakkınızda resmî şikâyet veya tahkikat yok.
O halde?
Siz propagandayı o kadar ustaca yapıyorsunuz ki,
sizi yakalamak mümkün olmuyor.
Yaptığım propaganda ne imiş?
Onu bir bilsem... Onu bir bilsem, sizi buraya
sokar mıydım?
Ayşe Pusat, karşısındaki yaşlı kadına acıyarak,
hattâ istihfafla baktı ve kocasının, duruşma sırasındaki bir sözünü,
"acizleri, layık olmadıkları mevkilere geçiren bir devlet batar"
diye haykırmasını düşünerek ona hak verdi. Bu kadar basit düşünceli
bir kadın kendisine amirlik edecek, derslerinde başarı gösterip
göstermediği hakkında gizli rapor yazarak kendi mukadderatını tayin
edecek ve yüzlerce genç kızın sağlam seciye ve ahlâkla yetişmesini
sağlayacaktı, ister istemez gülümseyerek:
- Müdür Hanım! Bilmediğiniz bir şey hakkında nasıl
hüküm verebiliyor-sunuz? diye sordu.
Bu sual ötekini şaşırtmıştı. Şaşırdıkları zaman
bütün idarecilerin, bütün âmirlerin yaptığı gibi yalan veya mugalata
yollarından birine sapacağı muhakkaktı:
Herkes öyle söylüyor efendim... Hem elbette benim
de bildiğim bazı şeyler vardır dedi ve söz düellosu bahsinde bu
kadınla uğraşamayaca-ğını bildiği için bir yandan zile basarken bir
yandan da katî emrini verdi:
Sizden ricam propagandayı kesmeniz ve evvelki
metodunuzu değişti-rerek yalnız derslerinizle meşgul olmanızdır.