Ayşe Pusat baş muavinle birlikte öğretmenler
odasına geldiği zaman kendisinde bir yorgunluk duyuyordu. Odada,
pencerenin önüne otur-muş olduğu halde gazete okuyan bir erkek
hocadan başka kimse yoktu. Baş muavin, duvardaki ders programına
bakarak Bugün yalnız dördün-cü, beşinci saat dersleriniz var. İki
saat bekleyeceksiniz dedi. Öğret-menler için en güç şey boş saatleri
beklemek olduğu için Ayşe Pu-sat'tan bir şikayet umuyordu. Fakat o,
ne itiraz etti, ne de şikâyet.. Baş muavin bir müddet çekingen bir
tavırla Ayşe'ye baktıktan sonra "Ders saatleriniz gelince sizi
sınıflara takdim ederim" dedi ve onun itirazına mahal bırakmamak
düşüncesiyle köşede gazetesini okuyan öğretmene seslendi.
- Rıza Bey, bakın, Ayşe Pusat geldi.
Cebir öğretmeni Rıza Bey lisenin eski
hocalarındandı. Yaşı altmışa yaklaşmış olan bütün öğretmenler gibi
yorgun ve konuşkan bir adamdı. Vaktiyle Ayşe Pusat'a hocalık
etmişti. Gazetesini indirip baktıktan son-ra sevinçle yerinden
kalktı:
- Ooooo... Hoş geldin kızım... Hoş geldin Ayşe...
Vallahi özlemiştim, diyerek ona doğru yürüdü.Hararetle elini sıktı.
Baş muavin hanım, kendisini müşkülattan
kurtarmıştı. Sessizce odayı terk etti. Rıza Bey, çevresini çabuk bir
bakışla kolladıktan sonra yalnız olduklarını görünce Ayşe'ye doğru
eğilip sesini alçaltarak:
Kocan ne oldu? Hapisten çıktı mı dîye
sordu.
Ayşe'nin gözlerinde hazin bir ışık yanıp söndü.
Kocasını sormak lütufkarlığını gösterenlerden çoğu da işte böyle
gizlice, yalnız oldukları zaman, seslerini kısarak soruyorlardı.
Muayyen bir fikre, bir hâdiseye takılıp titizlenen insanlar gibi
Ayşe de buna tutuluyor, gizli soranların hiç sormamakla daha doğru
yapacaklarını düşünüyor, kızıyor, fakat belli etmiyordu. Şimdi
karşısındaki adam kendi hocası olmasa belki cevap vermezdi. Bununla
beraber içindeki isyanın sesini dinlemekten ve yüzüne karşı daima
tenkit ettiği kocasına kalbinin bütün samimi-yetiyle hak vermekten
geri kalmadı. Kocası bir tartışmalarının sonunda melankolik bir
tavırla "Bana insanlardan mı bahsediyorsun?" demişti. "İnsanlar
mazide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer
karikatürden başka bir şey değildir."
Ayşe bunları düşünürken ihtiyar cebir öğretmeni
çok konuşma alışkan-lığının şevkiyle:
- Kızım, Ayşe dedi. Seni severim, bilirsin. Kocanı
da çok takdir ederim. Fakat ne yaparsın ki, biraz da zamana uymak
lâzım. İnsan her hakikati
dosdoğru söyleyemez ki... Bu kadar atılganlık etmeyecekti. Yazık
değil mi? Bütün istikbâli mahvoldu.
Bunlar herkesin söylediği sözlerdi. Bunları
dinlemekten artık usanç gelmişti. Hakîkaten şu insanlar pek müziç
mahlûklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkalarına öğüt
vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünçlüklerini,
zavallılıklarını da bir türlü idrak edemiyor-lardı.
Ayşe bugün liseye zaten bir sinir imtihanı
geçirmek üzere gelmiş olduğundan ihtiyar cebircinin karşısında çok
hâkim bir duruşla duruyordu. Galiba öteki de bunun farkında idi ve
tehlikeli bir konuyu kurcalamakta olduğunu anlamıştı. Ayşe zorla
gülümsedi:
Hapisten çıktı ama çıkmadı desem de yalan olmaz.
Çünkü kendi kendisini eve hapsetti. Bir yere çıkmıyor.
Neden?
İnsanlardan iğreniyor. Kimseyi görmeye tahammülü
yok.
Yaşlı Öğretmen kuvvetli bir sezişle bu sözlerden
kendisine hisse çıkarmıştı. Sözde teessür duyan insanların yaptığı
gibi derin bir ah çekerek yerine oturdu. Gazetesine daldı. Ayşe
memnundu. O da hiç kimse tarafından rahatsız edilmek istemiyordu.
Başkalarının kendisiyle meşgul olmasından sıkılıyordu. Bir köşeye
çekilerek çantasından Abdülhak Hâmit'in Makber'ini çıkardı. Bu sabah
liseye gelmek üzere evden çıkarken çantasına bu kitabı koymuştu.
Niçin Makber'i seçmişti? Bunu bilmiyordu. Birkaç defa okuduğu, belki
yarısını ezbere bildiği bu kitabın kendisince meçhul tarafı
kalmadığı halde gayrı şuuri bir hare-ketle Makber'i çekip almıştı.
Kim bilir, belki de bir mersiye olduğu için onu tercih etmişti.
Okumaya başladı. Fakat daha ikinci mısrada birden-bire durdu:
Gönlüm dolu âh u zar kaldı...
Ansızın hu mısradaki hüznün tâ yüreğine işlediğini
fark etti. Makber'in en alelade, hatta dil bakımından da pürüzlü
olan bu mısraında ne vardı da bu kadar içine işliyordu? Yoksa
kendisi mi romantik bir ânında idi?
Şiirlerin ne zaman tesirli oldukları hakkında
biraz düşündü. Tedailer kendisini yıldırım hızıyla çok uzaklara
sürüklerken beyninde bir noktanın aydınlandığını sezer gibi oldu.
İnsanlar kendi durumlarına uygun bir mısradan, bir beyitten zevk
alıyorlar, hüzünlenîyorlar, keder duyuyorlardı. Ayşe kendi günlünü
yokladı Bu gönül âh ü zâr ile doluydu. Su farkla ki Hâmit, kendi âh
u zârını bir fırtına çığlığı halinde dünyaya ve zamanlara
fırlatabildiği halde Ayşe'nin âh u zarı günlünün sınırlan içinde
mahpus kalmaya mahkûmdu. Kendisini bu kadar duygulandıran da galiba
bir dert ortağının olmayışı, hatta derdini işitecek bir yabancının
bulunmayışı îdi. Bunu keşfettikten sonra tekrar kitaba daldı:
Gönlüm dolu âh u zâr kaldı...
Bîr gönlün âh u zâr ile dolmasının ne demek
olduğunu gönlü rahat olanlar anlayamazdı.
***
Bütün liseyi saran bîr zil sesi Ayşe'yi
hülyalarından uyandırdı. Elli dakika nasıl olmuştu da geçmişti?
Halbuki o hâlâ Makber'in ilk sayfasında idi. Bazen hızlı, bazen
yavaş gecen şu zaman ne izafî mefhumdu! Başını kaldırdığı zaman
cebir öğretmeniyle göz göze geldi ve onun deminden beri kendisini
kontrol etmekte olduğunun farkına vardı, ihtiyar hoca kendisine
galiba bir şeyler söyleyecekti. Fakat daha söze başlamadan oda
kapısı açıldı ve dersten çıkan öğretmenler birer ikişer gelmeye
başladı.
Bunların çoğu üç yıl önceki kimselerdi. Ayşe'yi
karşılayış ve selâmlayış-larında gizli bir yapmacık vardı. Bazıları
sanki hiçbir şey olmamış, üç yıllık bîr felâket devresi gelip
geçmemiş ve bu kadar ıstırap çekilmemiş gibi davranıyorlar, suni bir
neşe ile konuşarak onun canını sıkıyorlardı. Kocasıyla tanışmış
olanların onun hakkında ağız açıp bir şey sormama-ları dikkati
çekecek kadar belliydi. Bereket versin bu can sıkma töreni uzun
sürmedi. Takındığı resmiyet, calî tavırlıları yanından uzaklaştırdı
ve elinde Makber'iyle Ayşe, pencere dibindeki iskemlesinde yalnız
kal-dı.
Bahçeden çocukların sesleri geliyor, bazı isimlere
âşinâ çıkıyordu. Ayağa kalkıp bahçeye baksa bir çoğunu tanıyacağı
muhakkaktı. Fakat kendini göstermekten çekinerek kalkmıyor, oturduğu
yerden göğe ve ufuklara bakarak dalıyordu. Üç yıldır sarf ettiği
zihnî faaliyet onda şuuraltı hareketlerini çok uyandırmıştı. İki
şeyi birden düşünebiliyor, ilk önce farkına varmadığı ikinci düşünce
biraz sonra bütün aydınlığı ile şuuruna çıkabiliyordu. Ayşe ufuklara
bakarken "Kafam bir şeyle meşgul" diye düşündü ve çok geçmeden bunun
ne olduğunu buldu. Bir iki dakikadan beri birçok kızlar öğretmen
odasına giriyorlar, öğretmen-lerden herhangi birisine bir şey sorar
gibi davranıp kendisine bakıyorlardı. Yeni bir öğretmen geldiği
zaman bu numara dâima yapılırdı. Fakat her zaman yalnız merak
dolayısıyla yapılan bu hareket bugün başka bir mânâ taşıyordu. Ayşe
bu mânâyı düşündü. Onu da buldu. Bu, hasret veya nefret olabilirdi.
Bunu anlamak için birdenbire dayanılmaz bir istek duydu. Bu istekle
başını çevirerek kapı tarafına baktı. Üç genç kız bir öğretmenle
konuşuyor ve belli etmeden kendisini süzüyordu. Ayşe hasretle mi,
nefretle mi karşılanacağını anlamak isteyince bütün cesaretini
takınmıştı. Bu cesaretle kara önlüklü, beyaz yakalı kızlara baktı ve
onlarla göz göze geldi. Bu bakışlar çok sevimli ve sevinçliydi.
Gönlü âh u zar ile dolu olan edebiyat öğretmeni, ruhunun karanlık
hücresinde bir panjurun açıldığını ve oradan içeriye ışık ve
serinlik dolduğunu hissetti. Gözlerini üç güzel kızın yüzlerinde ve
saçlarında gezdirdi. Sağda ve solda duranları derhal tanıdı. Üç yıl
önce küçük birer çocuk olarak bıraktığı bu talebeler gelişerek ince,
güzel, manâlı, endamlı birer genç kız olmuşlardı. İsimlerini
hatırlamıyordu ama bütün halleri, çalışkanlıkları, yaramazlıkları,
hatta sınıfta oturduk-ları yerler sinema şeridi gibi hafızasından
geçiyordu. Bu iki genç kız da sanki o dakikada aynı şeyi
düşünüyormuş gibi hafifçe gülümsediler ve başlarıyla Ayşe'yi
selâmladılar.
Ortadaki kız utangaç bir tebessümle bakıyor ve ara
sıra başını önüne eğiyordu. Ayşe onu. da tanımak için uğraşıyor,
fakat tanıyamıyordu. Zihnini yorarken bazen tanıyacak gibi oluyor,
fakat kim olduğunu bir türlü bulamıyordu. Rengi uzaktan
anlaşılamayan ve menekşeye benzeyen gözleriyle, gür ve açık kumral
saçlarıyla, fakat bilhassa mah-cup gülümseyişiyle bir şiir kadar
güzel olan bu kızda, baktıkça kendini belli eden bir hususiyet
vardı.
Ayşe bu hususiyetin ne olduğunu anlamak ister gibi
ona bakarken, daha doğrusu onu incelerken göz göze geldiler. Biraz
Önce çekingen ve kaçamaklı bakışlar fırlatan menekşe güzlerin mânâsı
değişti. Yırtıcı bir hal aldı. Fakat üç yıldan beri bir rûh
mütehassısı haline gelen Ayşe bu yırtıcılığın kendisine yönelmemiş
olduğunu anlamakta gecikmedi. Bu sert bakışlar etrafa meydan
okuyordu. Ayşe Pusat, menekşe gözlü kızın kendisine güldüğünü ve
içinde çekingenlikten eser bulunmayan bir tavırla selâm verdiğini
görünce birdenbire bu meçhul kıza karşı bir sevgi duydu. Kendisi de
gülümsedi. Aynı açık ve samimî tavırla, verilen selâmı aldı.
Birkaç saniye içinde gözlerle yapılan bu gizli
konuşmayı yalnız cebir öğretmeni Rıza Bey görmüştü. Kadın hocaların,
etrafı unutacak ve görmeyecek kadar bir hararetle havadan, sudan
konuştukları bir sırada o Ayşe Pusat'a ve kızlara bakmış, her şeyi
görmüş, neticeden de memnun olmuştu. Bu memnuniyetin doğurduğu gayrı
ihtiyari bir hareketle ayağa kalkarak Ayşe'ye yaklaştı. Eski
hocalığın verdiği laubali bir tavırla "Ayşe! Son sınıflara dersin
var mı?' diye sordu.
Var efendim.
Çok güzel. Bilhassa fen şubesinden çok memnun
kalacaksın.
Ayşe, bütün öğretmen odalarının bitip tükenmez
çekişme konusu olan edebiyat-fen dâvasını hatırlayarak gülümsedi.
Rıza Bey bu gülümseyi-şin sebebini anlamıştı:
- Hayır, hayır! Onun için söylemiyorum, dedi. Bu
sınıftan cidden memnun kalacaksın. On kişiden mürekkep fevkalâde bir
sınıftır. Bilhas-sa içlerinde Aydolu, Güntülü ve... Ve...
Bu isimler Ayşe'ye hiç yabancı gelmemiş ve hoşuna
gitmişti. Cebir öğretmeninin üçüncü ismi bulmakta biraz güçlüğe
uğramasını fırsat bilerek onun sözünü kesti:
- Aydolu ile Güntülü mü dediniz?
- Evet
- Ne güzel isimler! Bunlar kardeş mi?
- Hayır, kardeş değil. Fakat kardeşten daha yakın.
Bir arkadaşları daha var Nurkan. Bu üçü birbirinden hiç ayrılmaz.
Biraz önce buradaydılar. Güya fizik hocasına bir şeyler soruyorlardı
ama hakikatte seni görmek ve hoş geldin demek istiyorlardı...
Birdenbire, Ayşe'nin dimağında bir düğüm çözüldü.
Deminki üç kızın ikisini, sağda ve solda duranların adlarını
hatırlayarak tanıdı. Güneş gibi sarı saçlısı Aydolu, kestane renkli
ve örgülü saçlısı da Nurkan'dı. Ya ortada duran menekşe gözlü kız?
Herhalde o da Güntülü olacaktı.
Ortada duran kızı hatırlayamadım. Acaba Güntülü o
mu?
Ta kendisi... Tanımamakta mazursun. Çünkü senin
öğrencin olmadı. Sen gittikten sonra geldi ve derhal öteki ikisiyle
kaynaştı. Bu üçü sınıf-larının ve lisenin gözbebeği, iftiharıdır. Ama
bütün derslerden böyledir-ler.
Sonra işi şakaya vurdu:
- İnşallah bunları şiir deryasına batırıp fen
derslerini ihmal ettirmez-sin...
Yeni derse girileceğini bildiren zil çalarken Ayşe
tekrar kendi iç alemine dalmıştı. Derûnî bir rahatlık duyuyordu.
Mektebin en iyi üç talebesinin takındığı tavır nasıl karşılanacağını
belli ediyordu. Demek ki genç kızların gönüllerinde vefa duygusu
silinmemişti. Hele Güntülü, kendisini ilk defa gördüğü halde en
samimî tavrıyla selam vermiş, bu selâmı verirken etrafın ne
düşüneceğine aldırmamış, hatta etrafa meydan okumuştu. Kendilerini
yalnız ve kimsesiz sananlar, çevrelerinde dostlar gördükleri zaman
nasıl bir inşirah duyarlarsa Ayşe de onu duyuyor, gönlünün âh u zar
ile dolu olmasına rağmen yaşamaktaki zevki tadıyor-du.
Yaşamaktaki zevki düşünmek, Ayşe'ye birdenbire
kocasını hatırlattı ve onun, bu zevki müebbeden kaybetmiş olduğunu
düşünerek içi sızladı. Felâketler ve kederler gibi bahtiyarlıklarla
sevinçler de geçici idî. içinde ferahlık duymasıyla gönlünün
kararması bir oluyor ve bu hep böyle devam edip gidiyordu. Acaba
şimdi kocası ne yapıyordu? Herhalde ev-de bir köşeden ufka melankolik
bakışlarla dalmış olmalıydı. Yahut odada muttarit adımlarla
geziniyordu. Belki de harp tarihine ait kitapla-ra eğilmişti.
Ayşe birdenbire içinin merhametle dolduğunu
hisseti ve "Zavallı Selim" diye söylendi.
Selim Pusat üç yıl öncesine kadar ordunun iyi bir
yüzbaşısıydı ve Harp Akademisi'nin son sınıfında bulunuyordu.
Askerliği bir meslek değil, bir inanç olarak kabul etmişti.
Kendisine babasından ve dedesinden miras kalmış olan askerlikten
gayrı bir şeyin mevcut olabileceğini düşünmez-di. Ona göre insanlar
kumanda edenlerle kumanda edilenlerden ibaretti ve hayat denen
nesne, süngü takıp avcı hattında yürümekten başka bir şey değildi.
Selim Pusat, görünüşe göre parlak bîr istikbâle namzetti. Aşırı
düşünceleri, inandığı fikirler uğrundaki sebatı yüzünden kendisini
mahvetti. Çünkü o krallık taraftarıydı ve cumhuriyet rejimiyle idare
olunan bir memlekette kralcı olmanın doğuracağı tehlikeleri
umursamı-yordu. Harp tarihine iyice nüfuz etmiş ve bu nüfuz ediş onu
kralcılığa götürmüştü.
Yüzbaşı Selim Pusat bu kalbî taraftarlığını ne
kimseye açmış, ne de kimseden saklamıştı. Ona göre esas gaye harp
sanatı idi ve krallığı da harp sanatı için iyi bir gelişme ortamı
diye kabul ediyordu. Lüzumsuz yere konuşmasını, sorulmadan fikir
yürütmesini sevmediği için kralcı olduğunu söylemeye imkân
bulamamıştı. Fakat kimseden de gizli bir şeyi olmadığı için bunu
saklamaya lüzum görmezdi. Esasen bir askere asla yakışmayan yalanı
söyleyecek olduktan sonra herhalde seçilecek birçok başka meslekler
bulunabilirdi.
Selim'în felâketini hazırlayan şey Harp Tarihi
vazifelerinin birinde kullandığı bir cümle olmuştu. Plevne Kahramanı
Gazi Osman Paşa için "Türk Harp tarihinin son büyük simasıdır"
demesi fırtınayı koparmıştı. Öğretmenleri olan albay, vazifelerin
münakaşası yapılırken bu cümle-deki fikri şiddetle ve Gazi Osman
Paşa'yı küçültecek şekilde tenkit et-miş, bir askere değil, bir
siyasetçiye, bir fırka adamına yakışan bir dille, bu cümleyi düzelir
meşini alenen talep etmişti. Yüzbaşı Selim Pusat, kanaatinde samimî
idi. Bir adama ihtarla kanaat değiştirtmekteki saçmalığı kavrıyordu.
Ömründe geri dönmemiş, belâya doğru adım atarken bile pişmanlık
duymamış ve askerî ahlâk, düşünce gibi pren-siplere kuvvetle
bağlanmıştı. Onu hayrette bırakan şey,şimdiye kadar tam bir asker
olarak tanıdığı albayın birdenbire başıbozuk halini alması, bir
propagandacı haline inmesiydi. Fikrini değiştirmesi hakkındaki
talebi, askeri terbiyenin dışına asla çıkmayan sert bir ses ve sert
bir hareketle reddetmiş, "Evet albayım! Askerlik sanatı bakımından
son büyük eser Plevne savunmasıdır" demişti.
Albay öfkelenmişti. Onu kıskıvrak yakalamak için
mutat taktiği kullan-maktan geri kalmamıştı:
Çanakkale ile Sakarya'yı hatırlamıyor musun?
Çanakkale erlerin, Sakarya subayların zaferidir.
Bu muharebelerde kumandanlık sanatının rolü azdır.
Bu ikisi kaybedilseydi ne olurdu, bir lâhza
düşündün mü?
Bir lâhzadan daha fazla düşündüm albayım.
Çanakkale ile Sakarya'nın askerî sonuçları değil, siyasî neticeleri
mühim olmuştur. Dersimiz harp sanatı olduğuna göre hükümlerimizi
askerî zihniyetle vermek doğru olur kanaatindeyim!
Otuz kişilik sınıf bu kavgayı büyük bir dikkatle
dinliyordu. Ses çıkarmadıkları halde bir kısmının albaya, bir
kısmının da Selim Pusat'a hak verdiği yüzlerindeki mânâdan
anlaşılıyordu.
Yüzbaşıyla albayın konuşması bir tartışma olmaktan
çıkıyor, söz dövüşü haline giriyordu. Ders salonunda ilmi bir mesele
üzerinde fikir yürütmeye ve itiraz etmeye cevaz olmakla beraber bu
kadarı askerî disipline aykırı idi.
Selim Pusat her taarruzu yüksünmeden karşılardı.
Askerî lise öğrencisi olduğu zamanlardan beri kendisinde hakim olan
bu mücadele ruhu dolayısıyla birçokları, hattâ yakınlarından
bazıları onun asıl adını bilmezler, yalnız "Pusat" diye anarlardı.
Şimdi karşısındaki albay tartışmayı başka bir mecraya sürüklerken
bunu da kabul ediyor, taar-ruz hangi cepheden gelirse gelsin derhal
karşı cephe almaktan ve mukabil taarruza geçmekten geri kalmıyordu. Plevne ile Çanakkale ve Sakarya'nın mukayesesinden başlayan hırçın
konuşma Mohaç, Çaldı-ran, Kosova ve Niğbolu'ya kadar uzandı. Sonra
albayın öfke ve istihza içinde:
- Kurmay adayı! Padişahlık devrine ne kadar hasret
çekiyorsun. Bu rejime yemin vermiş olduğun halde tıpkı bir kralcı
gibi konuşuyorsun, demesiyle en buhranlı noktasına erdi.
Pusat'ın sınıftaki dostları, buna vereceği cevapla
mahvolacağını anlamakta gecikmediler, Selim hâlâ esas vaziyetinde
olduğu halde en sert edâ ile:
- Evet albayım! Bu rejime yemin vermiş olduğum
halde fikren kral-cıyım. Çünkü birinci sınıf askerler ancak
krallıklarda çıkar. Siz de vaktiy-le krallığa sadakat yemini etmiş
olduğunuz halde bugün cumhuriyetçi gözüküyorsunuz, diye karşılık
verdi.
Bu cevap o âna kadar devam eden askeri disiplini
bozmaya kâfi gel-mişti. Bütün sınıf ayağa kalkmıştı. Şuur durmuş,
yerini öfke tutmuştu. Karşılıklı sert sözler de söylenmişti. Durum
çok vahimdi.
Bu hal birkaç dakika sonra Harp Akademisi
Kumandanı olan general tarafından duyulmuş general, başlarında bir
yüzbaşı olan süngü takmış bir takımla sınıfa gelerek hâdiseyi
albaydan dinlemiş, Yüzbaşı Selim Pusatla tartışmada ona taraftarlık
eden Yüzbaşı Şeref’i hapsedip ihti-lâttan menetmiş, sekiz subayı da
göz hapsine alarak meseleyi resmi-yete koymuştu.
Albay, hâdiseyi çok mübalağalı bir şekilde
anlatmıştı. Ona inanmak gerekirse Yüzbaşı Pusat'ı bir vatan hâini
saymak gerekecekti. Nitekim umûmî telakki de bu merkezde idi. O bir
küstah, bir vatan hâini, belki de bir casustu. Bu kadar cüretkâr
olabilmesi için mutlaka bir dış kuvvete dayanması lâzımdı. Sınıftaki
taraftarlarının çokluğu da akıl sahipleri için gizli bir teşkilâtın
mevcudiyetini muhakkak kılıyordu. Bunların yok edilmesi millî ve
vatanî bir zaruretti...