RUH ADAM

 
 

 

 

3

3. Bölüm

Ayşe Pusat baş muavinle birlikte öğretmenler odasına geldiği zaman kendisinde bir yorgunluk duyuyordu. Odada, pencerenin önüne otur-muş olduğu halde gazete okuyan bir erkek hocadan başka kimse yoktu. Baş muavin, duvardaki ders programına bakarak Bugün yalnız dördün-cü, beşinci saat dersleriniz var. İki saat bekleyeceksiniz dedi. Öğret-menler için en güç şey boş saatleri beklemek olduğu için Ayşe Pu-sat'tan bir şikayet umuyordu. Fakat o, ne itiraz etti, ne de şikâyet.. Baş muavin bir müddet çekingen bir tavırla Ayşe'ye baktıktan sonra "Ders saatleriniz gelince sizi sınıflara takdim ederim" dedi ve onun itirazına mahal bırakmamak düşüncesiyle köşede gazetesini okuyan öğretmene seslendi.

- Rıza Bey, bakın, Ayşe Pusat geldi.

Cebir öğretmeni Rıza Bey lisenin eski hocalarındandı. Yaşı altmışa yaklaşmış olan bütün öğretmenler gibi yorgun ve konuşkan bir adamdı. Vaktiyle Ayşe Pusat'a hocalık etmişti. Gazetesini indirip baktıktan son-ra sevinçle yerinden kalktı:

- Ooooo... Hoş geldin kızım... Hoş geldin Ayşe... Vallahi özlemiştim, diyerek ona doğru yürüdü.Hararetle elini sıktı.

Baş muavin hanım, kendisini müşkülattan kurtarmıştı. Sessizce odayı terk etti. Rıza Bey, çevresini çabuk bir bakışla kolladıktan sonra yalnız olduklarını görünce Ayşe'ye doğru eğilip sesini alçaltarak:

Kocan ne oldu? Hapisten çıktı mı dîye sordu.

Ayşe'nin gözlerinde hazin bir ışık yanıp söndü. Kocasını sormak lütufkarlığını gösterenlerden çoğu da işte böyle gizlice, yalnız oldukları zaman, seslerini kısarak soruyorlardı. Muayyen bir fikre, bir hâdiseye takılıp titizlenen insanlar gibi Ayşe de buna tutuluyor, gizli soranların hiç sormamakla daha doğru yapacaklarını düşünüyor, kızıyor, fakat belli etmiyordu. Şimdi karşısındaki adam kendi hocası olmasa belki cevap vermezdi. Bununla beraber içindeki isyanın sesini dinlemekten ve yüzüne karşı daima tenkit ettiği kocasına kalbinin bütün samimi-yetiyle hak vermekten geri kalmadı. Kocası bir tartışmalarının sonunda melankolik bir tavırla "Bana insanlardan mı bahsediyorsun?" demişti. "İnsanlar mazide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden başka bir şey değildir."

Ayşe bunları düşünürken ihtiyar cebir öğretmeni çok konuşma alışkan-lığının şevkiyle:

- Kızım, Ayşe dedi. Seni severim, bilirsin. Kocanı da çok takdir ederim. Fakat ne yaparsın ki, biraz da zamana uymak lâzım. İnsan her hakikati
dosdoğru söyleyemez ki... Bu kadar atılganlık etmeyecekti. Yazık değil mi? Bütün istikbâli mahvoldu.

 

Bunlar herkesin söylediği sözlerdi. Bunları dinlemekten artık usanç gelmişti. Hakîkaten şu insanlar pek müziç mahlûklardı. Kendi akıllarının üstünlüğüne inanarak başkalarına öğüt vermekten vazgeçmiyorlar, fakat kendi gülünçlüklerini, zavallılıklarını da bir türlü idrak edemiyor-lardı.

Ayşe bugün liseye zaten bir sinir imtihanı geçirmek üzere gelmiş olduğundan ihtiyar cebircinin karşısında çok hâkim bir duruşla duruyordu. Galiba öteki de bunun farkında idi ve tehlikeli bir konuyu kurcalamakta olduğunu anlamıştı. Ayşe zorla gülümsedi:

Hapisten çıktı ama çıkmadı desem de yalan olmaz. Çünkü kendi kendisini eve hapsetti. Bir yere çıkmıyor.

Neden?

İnsanlardan iğreniyor. Kimseyi görmeye tahammülü yok.

Yaşlı Öğretmen kuvvetli bir sezişle bu sözlerden kendisine hisse çıkarmıştı. Sözde teessür duyan insanların yaptığı gibi derin bir ah çekerek yerine oturdu. Gazetesine daldı. Ayşe memnundu. O da hiç kimse tarafından rahatsız edilmek istemiyordu. Başkalarının kendisiyle meşgul olmasından sıkılıyordu. Bir köşeye çekilerek çantasından Abdülhak Hâmit'in Makber'ini çıkardı. Bu sabah liseye gelmek üzere evden çıkarken çantasına bu kitabı koymuştu. Niçin Makber'i seçmişti? Bunu bilmiyordu. Birkaç defa okuduğu, belki yarısını ezbere bildiği bu kitabın kendisince meçhul tarafı kalmadığı halde gayrı şuuri bir hare-ketle Makber'i çekip almıştı. Kim bilir, belki de bir mersiye olduğu için onu tercih etmişti. Okumaya başladı. Fakat daha ikinci mısrada birden-bire durdu:

Gönlüm dolu âh u zar kaldı...

Ansızın hu mısradaki hüznün tâ yüreğine işlediğini fark etti. Makber'in en alelade, hatta dil bakımından da pürüzlü olan bu mısraında ne vardı da bu kadar içine işliyordu? Yoksa kendisi mi romantik bir ânında idi?

Şiirlerin ne zaman tesirli oldukları hakkında biraz düşündü. Tedailer kendisini yıldırım hızıyla çok uzaklara sürüklerken beyninde bir noktanın aydınlandığını sezer gibi oldu. İnsanlar kendi durumlarına uygun bir mısradan, bir beyitten zevk alıyorlar, hüzünlenîyorlar, keder duyuyorlardı. Ayşe kendi günlünü yokladı Bu gönül âh ü zâr ile doluydu. Su farkla ki Hâmit, kendi âh u zârını bir fırtına çığlığı halinde dünyaya ve zamanlara fırlatabildiği halde Ayşe'nin âh u zarı günlünün sınırlan içinde mahpus kalmaya mahkûmdu. Kendisini bu kadar duygulandıran da galiba bir dert ortağının olmayışı, hatta derdini işitecek bir yabancının bulunmayışı îdi. Bunu keşfettikten sonra tekrar kitaba daldı:

Gönlüm dolu âh u zâr kaldı...

Bîr gönlün âh u zâr ile dolmasının ne demek olduğunu gönlü rahat olanlar anlayamazdı.

***

Bütün liseyi saran bîr zil sesi Ayşe'yi hülyalarından uyandırdı. Elli dakika nasıl olmuştu da geçmişti? Halbuki o hâlâ Makber'in ilk sayfasında idi. Bazen hızlı, bazen yavaş gecen şu zaman ne izafî mefhumdu! Başını kaldırdığı zaman cebir öğretmeniyle göz göze geldi ve onun deminden beri kendisini kontrol etmekte olduğunun farkına vardı, ihtiyar hoca kendisine galiba bir şeyler söyleyecekti. Fakat daha söze başlamadan oda kapısı açıldı ve dersten çıkan öğretmenler birer ikişer gelmeye başladı.

Bunların çoğu üç yıl önceki kimselerdi. Ayşe'yi karşılayış ve selâmlayış-larında gizli bir yapmacık vardı. Bazıları sanki hiçbir şey olmamış, üç yıllık bîr felâket devresi gelip geçmemiş ve bu kadar ıstırap çekilmemiş gibi davranıyorlar, suni bir neşe ile konuşarak onun canını sıkıyorlardı. Kocasıyla tanışmış olanların onun hakkında ağız açıp bir şey sormama-ları dikkati çekecek kadar belliydi. Bereket versin bu can sıkma töreni uzun sürmedi. Takındığı resmiyet, calî tavırlıları yanından uzaklaştırdı ve elinde Makber'iyle Ayşe, pencere dibindeki iskemlesinde yalnız kal-dı.

Bahçeden çocukların sesleri geliyor, bazı isimlere âşinâ çıkıyordu. Ayağa kalkıp bahçeye baksa bir çoğunu tanıyacağı muhakkaktı. Fakat kendini göstermekten çekinerek kalkmıyor, oturduğu yerden göğe ve ufuklara bakarak dalıyordu. Üç yıldır sarf ettiği zihnî faaliyet onda şuuraltı hareketlerini çok uyandırmıştı. İki şeyi birden düşünebiliyor, ilk önce farkına varmadığı ikinci düşünce biraz sonra bütün aydınlığı ile şuuruna çıkabiliyordu. Ayşe ufuklara bakarken "Kafam bir şeyle meşgul" diye düşündü ve çok geçmeden bunun ne olduğunu buldu. Bir iki dakikadan beri birçok kızlar öğretmen odasına giriyorlar, öğretmen-lerden herhangi birisine bir şey sorar gibi davranıp kendisine bakıyorlardı. Yeni bir öğretmen geldiği zaman bu numara dâima yapılırdı. Fakat her zaman yalnız merak dolayısıyla yapılan bu hareket bugün başka bir mânâ taşıyordu. Ayşe bu mânâyı düşündü. Onu da buldu. Bu, hasret veya nefret olabilirdi. Bunu anlamak için birdenbire dayanılmaz bir istek duydu. Bu istekle başını çevirerek kapı tarafına baktı. Üç genç kız bir öğretmenle konuşuyor ve belli etmeden kendisini süzüyordu. Ayşe hasretle mi, nefretle mi karşılanacağını anlamak isteyince bütün cesaretini takınmıştı. Bu cesaretle kara önlüklü, beyaz yakalı kızlara baktı ve onlarla göz göze geldi. Bu bakışlar çok sevimli ve sevinçliydi. Gönlü âh u zar ile dolu olan edebiyat öğretmeni, ruhunun karanlık hücresinde bir panjurun açıldığını ve oradan içeriye ışık ve serinlik dolduğunu hissetti. Gözlerini üç güzel kızın yüzlerinde ve saçlarında gezdirdi. Sağda ve solda duranları derhal tanıdı. Üç yıl önce küçük birer çocuk olarak bıraktığı bu talebeler gelişerek ince, güzel, manâlı, endamlı birer genç kız olmuşlardı. İsimlerini hatırlamıyordu ama bütün halleri, çalışkanlıkları, yaramazlıkları, hatta sınıfta oturduk-ları yerler sinema şeridi gibi hafızasından geçiyordu. Bu iki genç kız da sanki o dakikada aynı şeyi düşünüyormuş gibi hafifçe gülümsediler ve başlarıyla Ayşe'yi selâmladılar.

Ortadaki kız utangaç bir tebessümle bakıyor ve ara sıra başını önüne eğiyordu. Ayşe onu. da tanımak için uğraşıyor, fakat tanıyamıyordu. Zihnini yorarken bazen tanıyacak gibi oluyor, fakat kim olduğunu bir türlü bulamıyordu. Rengi uzaktan anlaşılamayan ve menekşeye benzeyen gözleriyle, gür ve açık kumral saçlarıyla, fakat bilhassa mah-cup gülümseyişiyle bir şiir kadar güzel olan bu kızda, baktıkça kendini belli eden bir hususiyet vardı.

Ayşe bu hususiyetin ne olduğunu anlamak ister gibi ona bakarken, daha doğrusu onu incelerken göz göze geldiler. Biraz Önce çekingen ve kaçamaklı bakışlar fırlatan menekşe güzlerin mânâsı değişti. Yırtıcı bir hal aldı. Fakat üç yıldan beri bir rûh mütehassısı haline gelen Ayşe bu yırtıcılığın kendisine yönelmemiş olduğunu anlamakta gecikmedi. Bu sert bakışlar etrafa meydan okuyordu. Ayşe Pusat, menekşe gözlü kızın kendisine güldüğünü ve içinde çekingenlikten eser bulunmayan bir tavırla selâm verdiğini görünce birdenbire bu meçhul kıza karşı bir sevgi duydu. Kendisi de gülümsedi. Aynı açık ve samimî tavırla, verilen selâmı aldı.

Birkaç saniye içinde gözlerle yapılan bu gizli konuşmayı yalnız cebir öğretmeni Rıza Bey görmüştü. Kadın hocaların, etrafı unutacak ve görmeyecek kadar bir hararetle havadan, sudan konuştukları bir sırada o Ayşe Pusat'a ve kızlara bakmış, her şeyi görmüş, neticeden de memnun olmuştu. Bu memnuniyetin doğurduğu gayrı ihtiyari bir hareketle ayağa kalkarak Ayşe'ye yaklaştı. Eski hocalığın verdiği laubali bir tavırla "Ayşe! Son sınıflara dersin var mı?' diye sordu.

Var efendim.

Çok güzel. Bilhassa fen şubesinden çok memnun kalacaksın.

Ayşe, bütün öğretmen odalarının bitip tükenmez çekişme konusu olan edebiyat-fen dâvasını hatırlayarak gülümsedi. Rıza Bey bu gülümseyi-şin sebebini anlamıştı:

- Hayır, hayır! Onun için söylemiyorum, dedi. Bu sınıftan cidden memnun kalacaksın. On kişiden mürekkep fevkalâde bir sınıftır. Bilhas-sa içlerinde Aydolu, Güntülü ve... Ve...

Bu isimler Ayşe'ye hiç yabancı gelmemiş ve hoşuna gitmişti. Cebir öğretmeninin üçüncü ismi bulmakta biraz güçlüğe uğramasını fırsat bilerek onun sözünü kesti:

- Aydolu ile Güntülü mü dediniz?

- Evet

- Ne güzel isimler! Bunlar kardeş mi?

- Hayır, kardeş değil. Fakat kardeşten daha yakın. Bir arkadaşları daha var Nurkan. Bu üçü birbirinden hiç ayrılmaz. Biraz önce buradaydılar. Güya fizik hocasına bir şeyler soruyorlardı ama hakikatte seni görmek ve hoş geldin demek istiyorlardı...

Birdenbire, Ayşe'nin dimağında bir düğüm çözüldü. Deminki üç kızın ikisini, sağda ve solda duranların adlarını hatırlayarak tanıdı. Güneş gibi sarı saçlısı Aydolu, kestane renkli ve örgülü saçlısı da Nurkan'dı. Ya ortada duran menekşe gözlü kız? Herhalde o da Güntülü olacaktı.

Ortada duran kızı hatırlayamadım. Acaba Güntülü o mu?

Ta kendisi... Tanımamakta mazursun. Çünkü senin öğrencin olmadı. Sen gittikten sonra geldi ve derhal öteki ikisiyle kaynaştı. Bu üçü sınıf-larının ve lisenin gözbebeği, iftiharıdır. Ama bütün derslerden böyledir-ler.

Sonra işi şakaya vurdu:

- İnşallah bunları şiir deryasına batırıp fen derslerini ihmal ettirmez-sin...

Yeni derse girileceğini bildiren zil çalarken Ayşe tekrar kendi iç alemine dalmıştı. Derûnî bir rahatlık duyuyordu. Mektebin en iyi üç talebesinin takındığı tavır nasıl karşılanacağını belli ediyordu. Demek ki genç kızların gönüllerinde vefa duygusu silinmemişti. Hele Güntülü, kendisini ilk defa gördüğü halde en samimî tavrıyla selam vermiş, bu selâmı verirken etrafın ne düşüneceğine aldırmamış, hatta etrafa meydan okumuştu. Kendilerini yalnız ve kimsesiz sananlar, çevrelerinde dostlar gördükleri zaman nasıl bir inşirah duyarlarsa Ayşe de onu duyuyor, gönlünün âh u zar ile dolu olmasına rağmen yaşamaktaki zevki tadıyor-du.

Yaşamaktaki zevki düşünmek, Ayşe'ye birdenbire kocasını hatırlattı ve onun, bu zevki müebbeden kaybetmiş olduğunu düşünerek içi sızladı. Felâketler ve kederler gibi bahtiyarlıklarla sevinçler de geçici idî. içinde ferahlık duymasıyla gönlünün kararması bir oluyor ve bu hep böyle devam edip gidiyordu. Acaba şimdi kocası ne yapıyordu? Herhalde ev-de bir köşeden ufka melankolik bakışlarla dalmış olmalıydı. Yahut odada muttarit adımlarla geziniyordu. Belki de harp tarihine ait kitapla-ra eğilmişti.

Ayşe birdenbire içinin merhametle dolduğunu hisseti ve "Zavallı Selim" diye söylendi.

Selim Pusat üç yıl öncesine kadar ordunun iyi bir yüzbaşısıydı ve Harp Akademisi'nin son sınıfında bulunuyordu. Askerliği bir meslek değil, bir inanç olarak kabul etmişti. Kendisine babasından ve dedesinden miras kalmış olan askerlikten gayrı bir şeyin mevcut olabileceğini düşünmez-di. Ona göre insanlar kumanda edenlerle kumanda edilenlerden ibaretti ve hayat denen nesne, süngü takıp avcı hattında yürümekten başka bir şey değildi. Selim Pusat, görünüşe göre parlak bîr istikbâle namzetti. Aşırı düşünceleri, inandığı fikirler uğrundaki sebatı yüzünden kendisini mahvetti. Çünkü o krallık taraftarıydı ve cumhuriyet rejimiyle idare olunan bir memlekette kralcı olmanın doğuracağı tehlikeleri umursamı-yordu. Harp tarihine iyice nüfuz etmiş ve bu nüfuz ediş onu kralcılığa götürmüştü.

Yüzbaşı Selim Pusat bu kalbî taraftarlığını ne kimseye açmış, ne de kimseden saklamıştı. Ona göre esas gaye harp sanatı idi ve krallığı da harp sanatı için iyi bir gelişme ortamı diye kabul ediyordu. Lüzumsuz yere konuşmasını, sorulmadan fikir yürütmesini sevmediği için kralcı olduğunu söylemeye imkân bulamamıştı. Fakat kimseden de gizli bir şeyi olmadığı için bunu saklamaya lüzum görmezdi. Esasen bir askere asla yakışmayan yalanı söyleyecek olduktan sonra herhalde seçilecek birçok başka meslekler bulunabilirdi.

Selim'în felâketini hazırlayan şey Harp Tarihi vazifelerinin birinde kullandığı bir cümle olmuştu. Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa için "Türk Harp tarihinin son büyük simasıdır" demesi fırtınayı koparmıştı. Öğretmenleri olan albay, vazifelerin münakaşası yapılırken bu cümle-deki fikri şiddetle ve Gazi Osman Paşa'yı küçültecek şekilde tenkit et-miş, bir askere değil, bir siyasetçiye, bir fırka adamına yakışan bir dille, bu cümleyi düzelir meşini alenen talep etmişti. Yüzbaşı Selim Pusat, kanaatinde samimî idi. Bir adama ihtarla kanaat değiştirtmekteki saçmalığı kavrıyordu. Ömründe geri dönmemiş, belâya doğru adım atarken bile pişmanlık duymamış ve askerî ahlâk, düşünce gibi pren-siplere kuvvetle bağlanmıştı. Onu hayrette bırakan şey,şimdiye kadar tam bir asker olarak tanıdığı albayın birdenbire başıbozuk halini alması, bir propagandacı haline inmesiydi. Fikrini değiştirmesi hakkındaki talebi, askeri terbiyenin dışına asla çıkmayan sert bir ses ve sert bir hareketle reddetmiş, "Evet albayım! Askerlik sanatı bakımından son büyük eser Plevne savunmasıdır" demişti.

Albay öfkelenmişti. Onu kıskıvrak yakalamak için mutat taktiği kullan-maktan geri kalmamıştı:

Çanakkale ile Sakarya'yı hatırlamıyor musun?

Çanakkale erlerin, Sakarya subayların zaferidir. Bu muharebelerde kumandanlık sanatının rolü azdır.

Bu ikisi kaybedilseydi ne olurdu, bir lâhza düşündün mü?

Bir lâhzadan daha fazla düşündüm albayım. Çanakkale ile Sakarya'nın askerî sonuçları değil, siyasî neticeleri mühim olmuştur. Dersimiz harp sanatı olduğuna göre hükümlerimizi askerî zihniyetle vermek doğru olur kanaatindeyim!

Otuz kişilik sınıf bu kavgayı büyük bir dikkatle dinliyordu. Ses çıkarmadıkları halde bir kısmının albaya, bir kısmının da Selim Pusat'a hak verdiği yüzlerindeki mânâdan anlaşılıyordu.

Yüzbaşıyla albayın konuşması bir tartışma olmaktan çıkıyor, söz dövüşü haline giriyordu. Ders salonunda ilmi bir mesele üzerinde fikir yürütmeye ve itiraz etmeye cevaz olmakla beraber bu kadarı askerî disipline aykırı idi.

Selim Pusat her taarruzu yüksünmeden karşılardı. Askerî lise öğrencisi olduğu zamanlardan beri kendisinde hakim olan bu mücadele ruhu dolayısıyla birçokları, hattâ yakınlarından bazıları onun asıl adını bilmezler, yalnız "Pusat" diye anarlardı. Şimdi karşısındaki albay tartışmayı başka bir mecraya sürüklerken bunu da kabul ediyor, taar-ruz hangi cepheden gelirse gelsin derhal karşı cephe almaktan ve mukabil taarruza geçmekten geri kalmıyordu. Plevne ile Çanakkale ve Sakarya'nın mukayesesinden başlayan hırçın konuşma Mohaç, Çaldı-ran, Kosova ve Niğbolu'ya kadar uzandı. Sonra albayın öfke ve istihza içinde:

- Kurmay adayı! Padişahlık devrine ne kadar hasret çekiyorsun. Bu rejime yemin vermiş olduğun halde tıpkı bir kralcı gibi konuşuyorsun, demesiyle en buhranlı noktasına erdi.

Pusat'ın sınıftaki dostları, buna vereceği cevapla mahvolacağını anlamakta gecikmediler, Selim hâlâ esas vaziyetinde olduğu halde en sert edâ ile:

- Evet albayım! Bu rejime yemin vermiş olduğum halde fikren kral-cıyım. Çünkü birinci sınıf askerler ancak krallıklarda çıkar. Siz de vaktiy-le krallığa sadakat yemini etmiş olduğunuz halde bugün cumhuriyetçi gözüküyorsunuz, diye karşılık verdi.

Bu cevap o âna kadar devam eden askeri disiplini bozmaya kâfi gel-mişti. Bütün sınıf ayağa kalkmıştı. Şuur durmuş, yerini öfke tutmuştu. Karşılıklı sert sözler de söylenmişti. Durum çok vahimdi.

Bu hal birkaç dakika sonra Harp Akademisi Kumandanı olan general tarafından duyulmuş general, başlarında bir yüzbaşı olan süngü takmış bir takımla sınıfa gelerek hâdiseyi albaydan dinlemiş, Yüzbaşı Selim Pusatla tartışmada ona taraftarlık eden Yüzbaşı Şeref’i hapsedip ihti-lâttan menetmiş, sekiz subayı da göz hapsine alarak meseleyi resmi-yete koymuştu.

Albay, hâdiseyi çok mübalağalı bir şekilde anlatmıştı. Ona inanmak gerekirse Yüzbaşı Pusat'ı bir vatan hâini saymak gerekecekti. Nitekim umûmî telakki de bu merkezde idi. O bir küstah, bir vatan hâini, belki de bir casustu. Bu kadar cüretkâr olabilmesi için mutlaka bir dış kuvvete dayanması lâzımdı. Sınıftaki taraftarlarının çokluğu da akıl sahipleri için gizli bir teşkilâtın mevcudiyetini muhakkak kılıyordu. Bunların yok edilmesi millî ve vatanî bir zaruretti...

4. Bölüm



 

<< Nihâl Atsız'ın Romanları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>