Babanın beyni Çanakkale'de
dağılmış, ağabeyin göğsü
Sakarya'da delinmiştir.
Geride hasta bir ana, genç
bir kız kardeş var...
Hastalıklı ana, sefil Ömrünü
sürükleyerek mektepteki
kızın çıkmasını beliyor...
Kız çıkacak, hayatını
kazanacak ve kendisine
bakacak...
Kız mektepten çıkmak için
çalışıyor. Ve kendisini
düşüncelere kaptırdığı zaman
tatlı ümitlere dalıyor. Ümit
olmasa yaşanır mı?
O bütün hayatında ne
görmüştür ki... İşte bir
gece mektebinde okuyor.
Kimsesiz ve yoksul dîye onu
parasız okutuyorlar...
Elbise de veriyorlar ve
araşır a bunu kendisine
hatırlatarak daha fazla
çalışması icap ettiğini de
söylüyorlar. Kız bundan
sıkılıyor, fakat ne yapsın?
Hayatında aynı ıstırabı
sürüklemeğe mecbur değil mi?
Babasını hatırlayamıyor...
Ağabeyini biraz biliyor..
Onlara karşı duyduğu nedir?
Gündüzleri bunu anlayamıyor.
Fakat güneş ortadan çekilip
de gece oldu o zaman onları
seviyor.
Rüyaları bile hep birbirine
benziyor: Basen babası onu
bağrına basıyor ve"kızım,
kızım" diye inliyor... Bazen
de ağabeyi onun saçlarını
okşayarak "kardeşim,
kardeşim" dîye hıçkırıyor...
Bir öksüzün gönlü için
"yuva" erişilmez bîr
bahtiyarlık, uzak bir Kızıl
Elmadır. Öksüz, ailesi
olanlara şaşkınlıkla ve
hasretle bakar... Bu da
perşembe günleri evlerine
dönenlere öyle bakıyor ve
öyle sanıyor ki insanlar
öksüzler ve öksüz olmayanlar
olmak üzere ikiye
ayrılmıştır... Kendisini o
kadar yalnız duruyor ve o
kadar haklardan mahrum
biliyor ki, hayatını
dolduran iki büyük hasretten
bile bahsetmeğe utanıyor...
Fakat gece olup yatağna
girdi mi zaman kendisiyle
baş başadır. Artık o zaman
kendisine kimse
karışamaz.... O zaman o iki
ölüyü ve bir hayatta olanı
istediği gibi düşünür.
İsterse onlar için ağlar. Ve
ıslak gözlerle uykuya dalar,
ıslak gözlerle uyanır. Son
defa rüyasında, sonsuz bir
kırın ortasında, bîr mezarın
başında babası, ağabeyi ve
kendisi diz çökerek sessiz
sessiz ağlamadılar mı?
Rüyalar bizim isteklerimizin
garip şekilli şifreleridir.
Fakat ah öksüzlük...