Türkiye'de siyasî ve içtimaî alanlarda bir gürültü
ve kargaşalık alabildiğine giderken
kendi köşelerine çekilmiş bazı vatandaşların yurtlarına,
milletlerine sessizce hizmette bulunduklarını görmek, sıkıntılar
arasında biraz huzur verici oluyor. Evvelce bir defa dokunduğum bu
konuya şimdi bir daha gelmek istiyorum:
1) Atatürk Üniversitesi’nin çalışkan
öğretim üyelerinden M. Kaya Bilgegil, "Ziya Paşa Üzerinde Bir
Araştırma" adlı 570 sayfalık bir kitap neşretti. Eserlerin değerinin
sayfa sayısıyla verilemeyeceği muhakkaksa da baştanbaşa vesikalar,
mukayeseler ve incelemelerle dolu olan bir kitaptaki sayfa sayısı da
herhalde değer unsuruna eklenebilir. Çünkü Bilgegil bu incelemesini
yapmak için İngiltere'ye kadar giderek Ziya Paşa'nın oradaki hayatı
bakımından ehemmiyetli bazı vesikaları ilk defa ortaya koymuş ve
Ziya Paşa hakkında şimdiye kadar yapılan incelemelerin en
mükemmelini vücuda getirmiştir. Tanzimat Çağı Edebiyatı oldukça kısa
bir devreyi içine almak ve üzerinde duranlar hayli kalabalık olmakla
beraber derinliğine inebilenler pek az olmuştur. Bunlar da başlıca
iki kişi olup biri Ankara'da Fevziye A. Tansel, biri de
Erzurum'da Kaya Bilgegil'dir.
Bilgegil bu eseri hazırlamak
için İngiliz kaynaklarına, Başbakanlık Arşivine, Londra'daki Türk
Büyük Elçiliği Arşivine, Fransızca eserlere, vilâyet gazetelerine,
yabancı gazetelere, yıllıklara kadar uzanmış, ele aldığı konu için
en küçük bilginin bulunduğu eserleri bile ihmal etmemiştir.
Bilgegil daha 1959'da yayınladığı
"Abdülhak Hâmid'de Allah Fikri" adlı incelemesiyle de, ele aldığı
konulardaki derine gidiş kabiliyetini göstermişti. Ziya Paşa
hakkındaki bu son eseri ise, zannederim, Türk Edebiyatı Tarihinde
klâsik bir ana kaynak olarak kalacaktır.
İlim adamı, gazetelere siyasî makaleler yazan
parti kavgalarına karışan adam değildir. Her ilim adamının da siyasî
bir temayülü olması tabiidir. Hatta bir partiye karşı aşırı
taraftarlığı da bulunabilir. Fakat bu duygusunu mücadele haline
getirmez. Bu duyguları mücadele haline
getirenler ilme bir şey katmaktan âciz, profesörlüğü şantaj vasıtası
yapan sokak profesörleridir. Gerçekten ilim adamı ise ilme yeni bir
şey katan adamdır ve galiba yönetmeliklerde bu kayıt da vardır. Lise
öğrencisi olduğu zamanlarda bile ilim aşkını göstermiş olan Bilgegil,
yaşının olgunlaştığı bu yıllarda kendisinden beklenenleri vermeye
başlamıştır. Tebrik ederiz.
2) "Şevket Rado",
Yirmi sekiz Mehmet Çelebi'nin Fransa Sefaretnamesi'ni bir miktar
sadeleştirerek ve o çağa ait güzel ve bol resimler koyarak "Yirmi
sekiz Mehmet Çelebinin Fransa Seyahatnamesi" adıyla yayınladı.
Eski eserlerimizi yeni harflere çevirerek ve
dilimizi bugünkü neslin anlayacağı hale
getirerek basmak büyük bir hizmettir. Bir milletin çocukları kültür,
edebiyat ve sanat eserleri diye yalnız tercümeleri okursa "benim
milletimin eseri yok mu?" diye aşağılık duygusuna kapılabilir.
Nitekim kapılanları bol bol görüyoruz. Bu bakımdan Şevket Rado'nun
bu eseri büyük bir millî hizmettir. Daha önce de Barbaros'un
hâtıralarını aynı şekilde, Hayat Tarih Mecmuası "nda yayınlamıştı.
Taha Toros'un bir mukaddimesiyle çıkan
seyahatname büyük boyda, birinci hamur kâğıda basılmış, 80 sayfalık
bir eser olup dipnotlarında gerekli açıklamalar ve hicrî tarihlerin
milâdiye çevrilişleri istifadeyi kolaylaştırıyor. Türk ve Fransız
kaynaklarından alınan o zamana ait resimlerin nefis baskıları eseri
cidden güzelleştirmiş ve okumayı zevkli hale getirmiştir.
Devletçe "1000 Temel Eser"in basıldığı
şu sıralarda, bu işin ehli olduğunu ortaya koyan Şevket Rado'ya da
mühim kaynaklardan biri hazırlatılamaz mı?
Söz Şevket Rado'ya
gelmişken onun yeni öğrendiğim bir özelliğini de söylemeden
geçemeyeceğim: Şevket Rado eskiden, 1930-19407arda şairmiş ve
soyadı kanunundan önce, bunları okuldaki adı ile, "Şevket Hıfzı"
imzasıyla neşredermiş. Eski zamanın
şairi, bugünün fikir adamı Şevket Rado, bu eski manzumeleri
"Şiirler" adı ile toplayıp bastırmış ve şiire yönelişinin
tarihçesini de eserinin başına koymuş.
Burada mühim bir noktaya işaret
etmek istiyorum: Şevket Rado'ya şiir zevkini veren Fransızca
öğretmeni Nurullah Ataç olmuş.
Nurullah Ataç, edebî kültürü ne olursa olsun
anormal bir insandı. Öztürkçe diye
uydurma dili ortaya ilk atanlardan biri ve belki birincisidir.
Şevket Rado'nun yerinde iradesi ve karakteri zayıf birisi bulunsaydı
bu anormal öğretmenin tesirinde kalarak yazacağı şiirler, bugün
örneklerini bol bol gördüğümüz ucubelerden ibaret kalırdı. Halbuki
Şevket Rado'nun (yani Şevket Hıfzı'nın) şiirleri hece vezninin
pürüzsüz örnekleridir ve çoğunda, maraziliğe kaçmayan gençlik
hassasiyetinin izleri vardı. Fakat ben Şevket Rado'nun "şiir
devrini” aşıp "şuur devri" ne girmesinden memnunum. Şiirde kalsaydı
memlekete bugünkü kadar faydalı olamayacaktı. Bugün şiirden çok
fikre muhtacız da ondan...
3) "Yeni Yayınlar"
Ankara'da 11 yıldır çıkan bibliyografya dergisidir. Muharrem
Mercanlıgil tarafından çıkarılmaktadırlar, Mercanlıgil bîr vakitler
Millî Kütüphane'de çalışırdı. Şimdi asıl mesleği olan öğretmenliğini
yapmakta imiş. Derginin başlıca görevi, yeni çıkan eserleri tanıtmak
ve kitap bilgisi hakkında kısa, özlü yazılar koymaktır. Ben bu
eserin her nüshasını elimde renkli bir kalem olduğu halde
karıştırır, beni ilgilendiren yeni eserlerin yanına renkli bir çarpı
çizer, sonradan o eseri edinmek için hazırlık yaparım. Bu işi de
gecenin geç saatine, yorulduğum zamana bırakır, böylece dinlenmiş
olurum. 1970'in Aralık ayına ait sayıyı da aynı tempo ile karıştıra
karıştıra son sayfaya gelince birdenbire içim zehirle doldu: Kara
çerçeve içinde "Turgut Mercanlıgil” (24.9.1965-5.12.1970) başlıklı
bir yazıt. Yedi yaşında hayata veda eden bir yavrunun, Muharrem
Mercanlıgil'in oğlunun acı haberi ve altında
şu sade, fakat gönülden kopmuş olduğu için çok tesirli satırlar:
Oğuz soyunun duru
güzeli, pehlivan yavrum, oğul Turgut'um, yanıma gelmedin. Masamı
karıştırmadın. Sesini duyurmadın. Turgut'um gitti. Kitapları
okuyamadan gittin. Senin için biriktirdiğim kutular dolusu pullara
bakamadan gittin. Para-madalya-nişan
koleksiyonumuzla meşgul olacak duruma gelemeden gittin. Dede'nin
İstiklal Madalyası'nı göğsüne takamadan gittin. Ölümün de güzeldi.
Altın ipek saçlarını ellerimle düzelttim. Boncuk gözlerin gene
gülüyordu. Gürbüz yavrum gittin. Bir şey söyleyemeden, bir yazı
yazamadan gittin, melekler gibi; Afşin Sançar gibi, Çetin E. Güney
gibi, Doğan Kardeş
gibi uçup gittin. Oğul Turgut'um bizi bırakıp gittin. Annen, doğum
tarihini, hatıra olsun diye bir kitabın kapağına bastırmıştı.
Ölümünü yazmak da bana mukaddermiş. Dedem, cepheden yazdığı son
mektubunda, babama "ciğer köşem oğlum" demiş. Babam da bana öyle
yazardı. Ben de sana diyorum.
Yavrum Turgut'um, "Ciğer
köşem oğlum" benim.
Muharrem MERCANLIGİL
Sessiz hizmet edenlerden bahsederken, yazımın
böyle acıyla bileceğini düşünebilir miydim? Hele yazıda Afşin’den
bahsedilmesi beni çok içlendirdi ve Orhun Yazıtlarındaki
"Zamanı Tanrı yapar. İnsanlar hep ölmek üzere doğmuştur" cümlelerini
hatırlayarak ''Ölümlerde ne büyük haksızlıklar oluyor" dîye
düşündüm.
Tanrı’nın esirgenliği küçük Turgut Mercanlıgil’in üzerine olsun.
ÖTÜKEN, 1971, Sayı:
2