Benim, sıfırlarla uğraşacak zamanım yoktu.
Fakat o "Sıfır", "Dâvam" adıyla çıkardığı kitabın bir kısmında
bana taarruz ve hattâ hakaret etmeğe yeltendiği için, zamanımı
israfa mecbur oldum. Yazması kalemime ağır gelen "Hasan Âli"yi
kullanmaktansa, sevimli ve hoş "Sıfır'ı ele almağı tercih ettim.
Kendisi her ne kadar, ancak Atatürk'e nispetle sıfır olduğunu
iftiharla ileri sürüyorsa da ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü
sıfırın en büyük rakamdan en küçük sayıya kadar nispeti yine
sıfırdır. Halbuki ben, bana göre namütenahi derecede büyük olan
şahsiyetlere, meselâ Fatihe göre de "Bir" olduğum için, bir
Sıfırla, yani bir hiçle muhasamaya girişmek benim için cidden
bir tenezzül olurdu. Buna mecbur kaldığım için, sıfırı birin
karşısına çıkaran cahil riyaziye öğretmenleri utansın!
Sıfırla Nasıl Tanıştım:
Onunla 1928 veya 1929'da Pertev Naili
vasıtasıyla tanıştım. O zaman Darülfünun talebesiydim. Pertevin
liseden hocası olduğu için arasıra evine giderdi. Pertev, o
zamanki samimiyetimiz dolayısıyla beni ve Orhan Şaik’i de
Sıfır’a götürmüş, tanıştırmıştı. O sırada yegâne ihtilâfımız
Fuat Köprülünün Türk edebiyatındaki bilgisi üzerindeydi. Hususî
ve hissi bir meseleden dolayı Köprülü’ye düşman olan Sıfır onu
çekiştirir, zımnen cehlini ileri sürer, biz de aksi tezi müdafaa
ettiğimiz için arada tartışmalar olurdu.
1930'da Türkiyat Enstitüsü’ne asistan olduğum
zaman ahbaplığımız yine devam etti. Enstitüye gelir, bana ve
öteki asistan Abdülkadir İnan’a Türk edebiyatı hakkında bazı
şeyler sorup öğrenir ve aramızda her hangi bir sızıltı ve
münaferet olmazdı. Bilâkis herkesin nabzına göre şerbet
vermesini daha o zamandan beri bildiği ve meclisindekileri
eğlendirmekte üstat olduğu için kendisinden hoşlanırdık.
Sıfırın Bana Düşmanlığı:
"Orhun"un 21 Mart 1934 tarihli beşinci
sayısında yayınladığım bir yazı üzerine Sıfır bana düşman oldu.
"Alaylı Alimler" başlığını taşıyan bu tenkit yazısı onun "Türk
Edebiyatına Toplu Bir Bakış" adlı pek cahilane ve vahim
hatâlarla dolu eserinin mahiyetini ortaya koyan sert bir
makaleydi. Sertliğinin sebebi de bu kitabın liselere kabul
olunacağı hakkındaki söylentinin günden güne büyümesiydi "Sıfır"
o zaman Dil Kurumunda Türkçe’yi tahriple uğraşan heyet arasında
bulunduğu ve huzurda gazeller okuyarak göze girmiş olduğu için
bu kitap hakikaten liselerin resmî ders kitabı olabilirdi. Böyle
bir faciayı önlemek için vicdanî bir vazife yaptım ve sert bir
yazıyla işi açığa vurarak belki de hakikaten bir kültür
trajedisini önlemiş oldum, işte Sıfır bana bu yüzden düşman
olmuş, hattâ o zaman beni mahkemeye vermek istemiş, fakat
başvurduğu bir avukat yazıda suç unsuru bulunmadığını söylediği
için, bu dâvadan vazgeçmek mecburiyetinde kalmıştı.
Sıfır, hakikaten bir sıfır olduğu için bu
kininde ileri gitmiş, kinini benden taşırarak benimle ilgili
olanlara kadar teşmil etmiştir. İşte örnekleri:
1-1938 yılının son ayında, Maarif Vekili
Saffet Arıkan’ın zamanında, benim tekrar resmî bir liseye
tâyinim için Besim Atalay Bey, bana hiç haber vermeden uğraşmış
ve işi halletmişti. Hattâ Abdülkadir İnan’dan tâyinime dair
telgraf ve mektup almıştım. Tam bu sırada "Sıfır" Maarif
Vekâletine geçti ve benim resmî liseye tâyinimi durdurmak gibi
şahane bir icraatla işe başladı. Ben özel lisede zaten
öğretmendim. Ayrıca resmî liselerin gülünç hâyuhûyuna karışmakta
bir menfaatim yoktu. Maksat sadece bir haksızlığı tamir etmekti.
Terhis olunmuş çavuşlardan ilkokul öğretmeni, lise mezunlarından
ortaokul öğretmeni yapıldığı bir sırada darülfünunu ve Yüksek
Muallim Mektebini bitirmiş birisine bir lise hocalığı vermek pek
basit bir hak ve adalet meselesiydi. Sıfır, kinine kapılarak bu
tâyini durdurdu.
2- Sivas’ta Edebiyat öğretmeni olan kardeşim
Nejdet Sançarı, öteki öğretmenlerle birlikte kendisini okul
kapısında karşılamadığı için öğretmenlikten çıkarmağa kalktı.
Hattâ Nejdet Sançar’ı okula sokmaması için müdüre emir verdi.
Fakat daha ileri gitmeğe kıyışamadığı için bundan caydı. Yalnız,
Nejdet Sançar’ la aralarında sert bir konuşma geçmiş olduğu için
artık onun Sivas’ta bulunmasını Bakanlık otoritesi(!) ile
bağdaştıramadığından Balıkesir’e naklederek işi kapattı.
3- Tekrar resmî bir liseye tâyinim için,
bilgim dahilinde veya dışında, kendisine başvuran eski Adliye
Vekili Fethi Okyar, merhum Diyanet İşleri Başkanı Şerafeddin
Yaltkaya, Tarih Kurumu ve Millet Meclisi âzasından
Uzunçarşılıoğlu İsmail Hakkı, Profesör Mükrimin Halil Yinanç,
Orhan Saik Gökyay ve Kâmil Su'yu uydurma bahanelerle atlattı.
Baş bahanesi şu idi: "Vaktiyle Orhun’un birinci sayısında Tarih
Kurumu aleyhine neşrettiği yazıdaki fikrinden caydığım ya
şifahen, ya yazıyla bildirsin, tâyin edeyim." Sıfır, Tarih
Kurumunun fuzulî avukatlığını yaparken Tarih Kurumu’nun benim
fikrimi kabul ederek ilmî hezeyanlardan vazgeçtiğini, Orhun’un
birinci sayısındaki yazımda Yusuf Akçura’ya hiçbir hakaret ve
isnatta bulunmadığımı bilmez görünüyor ve hattâ Yusuf Akçura’nın
davetiyle müteaddit defalar evine giderek kendisiyle dost
olduğumu, Yusuf Akçura’nın bana hak verdiğini ve neler, neler
anlattığını bilmiyordu. Bundan başka benim "Bir" olduğumu hesaba
katmıyor, kendisine başvuracağımı sanarak tatlı bir hülya içinde
avunuyordu.
4- Ankaradaki 3 Mayıs 1944 nümayişi
dolayısıyla zevcem Bedriye Atsız da İstanbul’da 16 Mayısta
tevkif edildi. Halbuki "Sıfır" onu, tevkifinden üç gün önce, 13
Mayıs günü bakanlık emrine alarak kindarlığını bir kere daha
gösterdi.
5- Zevcem ve zevcemle birlikte Zonguldak
Lisesi tarih öğretmeni Ziya Özkaynak, kendilerine hiçbir suç
uydurulup yakıştırılmadığı için men-i muhakeme kararı aldılar ve
26 Temmuz 1944'te tahliye edildiler. Ziya Özkaynak derhal eski
vazifesine tâyin edildi. Fakat Bedriye Atsız tâyin edilmedi.
Dilekçelerine "Sıfır" 24 puntoluk bir imza ile "tâyininize imkân
yoktur" diye cevap verdi. Çünkü kini sönmemişti.
Sıfırın Fırsattan Faydalanması:
Millî Eğitimi solcularla dolduran, klâsikler
neşriyatında bir tek Türk klâsiği neşretmemek suretiyle millî
edebiyata olan bakışını belli eden ve şimdiki Bakan Reşat
Şemseddin tarafından liselerden kaldırılan ve okutulması yasak
edilen Türkçe Metinler kitabı gibi bir hâileyi liselere kabul
etmekle tarihte ebedî bir ad bırakacak olan "Sıfır", Türkçülüğü
baltalamak için fırsat gözlüyordu.
Daha 1943 yılında, tesiri büyümeğe başlayan
Türkçü yayına karşı alınacak tedbirleri görüşmek üzere kurulan
komiteye Sıfır başkan seçildi. Hükümet, Türkçü yayını aşırı ve
tehlikeli buluyorsa, Türkçüler’in bir ihtilâl çıkaracaklarını
sanıyorsa buna karşı tedbir almakta haklıydı. Fakat bir idare ve
emniyet işi olan böyle bir meseleye Millî Eğitim Bakanının hangi
hak ve salâhiyetle karıştığı izah olunamazdı. Kendisini oraya
daha yüksek makamlar tâyin etmiş olsa bile "Sıfır" bu vazifeyi
kabul etmekle salâhiyetini aşmış, vazifesini kötüye
kullanmıştır. Belli ki Türkçülerle uğraşmak için fırsat kollayan
Sıfır bu vazifeye bizzat tâlip olmuş, gazelhanlık ve
mevlithanlık dolayısıyla gözde olduğu için de bu isteği kabul
olunmuştur.
Böyle bir komite seçilip başkanlığına
Sıfır’ın getirildiği hakkındaki rapor, eski İçişleri Bakanı
Hilmi Uran imzasıyla Sıkı Yönetim Komutanlığına gönderilip
Irkçılar-Turancılar dosyasının başına konmuştur. Bu raporda
menfî faaliyet (!) gösteren 47 şahıs olarak kalem sahibi bütün
Türkçüler sıralanmış, aralarına birkaç da, Türkçülükle hiçbir
ilgisi olmayan şahıs sokulmuştur. [1]
Sıfır, o zamanki Başbakan Saraçoğlu Şükrü’ye
yazdığım ikinci açık mektupla fena halde sarsıldı. Parti
grubunda da sert hücumlara uğradı. Hattâ o gece sabaha kadar
düşünüp sigara içmekten zehirlendi. Çünkü bir yandan "ah ebedî
şef, millî şef diye dalkavukluk etmek, bir yandan da bu iki şefi
nazmen hicvettiği için mahkûm edilen Sabahattin Ali’yi himaye
etmek hiçbir suretle tevil olunur şey değildi. Bu darbeyle
sersemleyen Sıfır ilk iş olarak Sabahattin Ali’yi benim
aleyhimde dâva açmağa kışkırttı. Arkasından da Boğaziçi
Lisesi’ndeki öğretmenliğime son verilmesi için bu lisenin
müdürüne bir kâğıt yazdı. Sabahattin Ali, dâvayı Sıfır’ın ve
Falih Rıfkı’nın kışkırtmasıyla açtığı gerek savcılığa, gerekse
Orhan Şaik’e söylemiştir.
Sabahattin’le olan duruşma sırasında, 3 Mayıs
1944 günü yapılan Ankara nümayişi, ona beklediği fırsatı verdi.
Hem Türkçülüğün, hem de şahsımın düşmanıydı. Bir taşla iki kuş
vuracaktı. Üstelik, nümayiş, hâdisesini istedikleri kalıba sokup
anlatmak için iki de müttefik bulmuştu: Falih Rıfkı ve Ankara
Valisi Nevzat. Birincisi şahsen bana, ikincisi de Orhan Şaik’e
düşman olduğu için birleştiler ve Türkçülere karşı bir Haçlı
seferi tertip ettiler. Öteki müttefikleri Sabit Noyon, Kâzım
Alöç, Ahmet Demir, Cevdet Erkut, Yusuf Ziya Yazgan, Şinasi Turga
(veya Tolga), Sait Köçek (veya Koçak) vesaire idi.
3 Mayıs 1944 nümayişini Devlet Reisine bir
Nazi ihtilâli şeklinde anlatanların başında "Sıfır" vardır.
Çünkü Çankaya köşkünün davetsiz misafiri olduğu gibi polis
tahkikatı yapıldığı sırada Ankara Valiliğine ve Emniyet
Müdürlüğüne gelerek tahkikatla ilgilenen, hattâ bazı sanıklara
sorgu bile soran yine odur. Usul ve kanuna göre polis tahkikatı
gizli yapılır. Ona kimse karışamaz. Böyle olduğu halde Sıfır bu
işlere karıştı. Ve merhum reisicumhur başyaveri Celâlin bizzat
Orhan Şaik’e söylediği gibi cumhur reisini iğfal etti. Falih
Rıfkı ve Ankara Valisi Nevzat da tabiî, kendisini desteklediler.
İşte bu şartlar dahilinde 1944 nutkunu verdi ve 3 Mayıs
nümayişini âdeta devlet rejimini değiştirmeğe matuf bir hareket
olarak vasıflandırdı. Daha sonra neler olduğu malûmdur.
Sıfırın İtirafları:
Sıfır, "Dâvam" adlı kitapta masum rolü
oynarken suçlarından bir kısmını itiraf ettiğinin farkına
varmamıştır. Irkçılık-Turancılık dâvasının dosyasında bulunup
ancak sanıkların ve avukatlarının görebileceği bazı vesikaları
aynen neşretmek, zevcemin 9 Mayıs 1944 günü İstanbul’dan bana
yazdığı bir mektuptan (ki bu mektup bana varmamıştır) parçalar
almak suretiyle bu dosyayı didiklemiş olduğunu itiraf etmiş
bulunuyor. Görmek hakkı olmayan bir dosyayı kim bilir ne gibi
nüfuzlar kullanarak görmek, Sıfır’ın hakkımızdaki kötü
niyetlerinden başka bir sebeple izah olunamaz. Bilhassa şuna
dikkati çekmek isterim: Zevcemin bana yazdığı birçok mektuplar
bir Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesinin duruşmalarında suç delili
(!) diye okunduğu halde, Sıfır’ın kitabının 20. sayfasında
yayınlanan 9 Mayıs 1944 tarihlisi okunmamıştı. Dernek ki Bir
Numaralı Mahkemenin dosyasına girmemişti. Nasıl oluyor da
mahkeme dosyasına bile girmeyen bir hususî mektup Sıfır’ın eline
geçiyor? Belli ki Irkçılar-Turancılar dâvasının ilk tahkikatını
ve savcılığını yapan Kâzım Alöç bunu dostu Sıfır’a vermiştir.
Her ikisi de bir gün bunun hesabını vereceklerdir. Ayrıca bu
mektubun tamamıyla hususî mahiyette olan bölümünü neşrettiği
için de Sıfır bana ayrı ve hususî bir hesap verecektir.
Beklesin!
Diğer mühim bir itiraf da "Dâvam" adlı
kitabın 15. sayfasındaki şu satırlardır: "Nihâl Atsız ve
diğerleri hakkında zabıtaca yapılan takibat ve
tahkikattan, teşkilâtımız mensubu bulunması sebebiyle, haberdar
oluyordum. Bu maksatla da Ankara Vilâyeti binasında Vali Nevzat
Tandoğan’a, vaki daveti üzerine iki defa gittim. Bunun birinde
yolda rastladığım Falih Rıfkı Atay’la beraberdim. Valiler, aynı
zamanda bakanların da mümessilleri olduğu için teşkilâtımızdaki
memurları ilgilendiren böyle bir meselede onunla temas etmek pek
tabiî idi. Söylenildiği gibi kendisini sık sık ziyaret etmiş
değilim."
İşte kurulan kumpasın zavallıca bir itirafı:
Türkçülüğe karşı harekete geçen Haçlıların üç ele başı bir
arada, Ankara Valiliğinde toplanmışlar. Sıfır bunun bir iki defa
olduğunu söylüyor. Biz de fazla bir iddiada bulunmadık. Ankara
nümayişinin devlet reisine fecî bir şekilde anlatılmasını
kararlaştırmak için bir toplantı her halde kâfidir. Sıfır’ın
itiraf etmediği cihet bundan sonradır. Devlet Reisine neler
söylediğini anlatmıyor. Kâzım Alöç’le birlikte yemek yediğini de
hatırlamıyor. Halbuki bunu da oldukça geveze olan Kâzım Alöç
bizlerden birisine söylemiş, daha doğrusu ağzından
kaçırıvermiştir.
Sıfır, Devlet Başkanına neler söylediğini
gizli kalacak sanıyorsa, bunda da aldanıyor. Unuttuysa ben
kendisine hatırlatayım: O, bilhassa, biz Türkçülerin doğu
vilâyetleri halkını Kürt saydığımızı ısrarla söyleyerek devlet
reisini aleyhimize kışkırtmağa çalışmıştır. Aile ocağı
bakımından Siirtli olan devlet başkanı, Sıfır’ın aklımızdan bile
geçmeyen yalanlarına inandığı için bu sözlerden haklı olarak
yüksünmüş, Sıfır’ın iddiasına göre kendisini de Kürt saymaları
icap eden Türkçüler aleyhinde, beşerî hislerine kapılarak 19
Mayıs nutkunu vermiştir.
Sıfırın yukarıya aldığım ibaresi başka bir
bakımdan da meraklıdır: Kendisi bakan olduğu halde nasıl oluyor
da kendi mümessili ve astı bulunan bir vali onu vilâyete
çağırabiliyor
Sıfırın Yalanları:
Masum bir kuzu tavrıyla hâkimin karşısına
çıkan ve sözlerini ağlayarak bitiren, göz yaşlarının hakkını
isteyen Sıfır, derhal yüzüne vurulabilecek yalanları söylemekten
çekinmemiştir. Bunların en dikkate değer olanı, benim
öğretmenlikten çıkarılmamın tarihi hakkındaki sözleridir.
Kitabının 15. sayfasında bakınız, ne diyor: 'İşsiz ve yaşama
medarından mahrum kalması düşüncesiyle ve ıslah-ı hal etmiş
bulunması ihtimalini derpiş ederek 106 lira aylık ücretle
Boğaziçi Özel Lisesi’ne tâyinine müsaade ettim. Bu vazifesi
kesiksiz devam etmiş, ancak 3 Mayıs 1944 günü Ankara’da yapılan
nümayiş neticesinde vaki takibattan sonra ödevine bakanlıkça
nihayet verilmiştir."
Bu ibarede içice üç yalan var:
1- Ben ne yaşama medarından mahrumdum, ne
ıslah-ı hal etmiştim. Islah-ı hal etmiş olmak için bir suç
işlemiş olmak lâzımdır. Vaktiyle resmî lise öğretmenliğinden
"millî tarih tezi" denilen "millî yüz karası"nı kabul etmediğim
için çıkarılmıştım. Bugün benim fikirlerimin doğruluğu kabul
olunmuş, lise tarih kitaplarından eski hezeyanlar tamamıyla
silinmiştir. Ortada ıslah-ı hal eden birisi varsa, o da vaktiyle
o teze taraftar olduğu halde kendi bakanlığı zamanında benim
fikirlerime uygun tarih kitapları yazdırarak okullara tamim eden
Sıfır’ın kendisidir.
2- Ben özel lise öğretmenliğine Sıfır’ın
bakanlığı zamanında başlamış değilim, 1936'da Yuca Ülkü
Lisesi’ne öğretmen olduğum zaman Maarif Vekâletinde Saffet
Arıkan bulunuyordu. Sıfır’ın tasdik ettiği şey, benim Yuca Ülkü
Lisesi’nden, Boğaziçi Lisesi’ne geçişimdi. Bunu yapmağa da
mecburdu. Çünkü Maarif Vekâleti kendisine Boşnak Âli Efendi’den
irsen intikal etmiş bir çiftlik değildi.
3- Boğaziçi Lisesinden çıkarılışım Sıfır’ın
yazdığı gibi 3 Mayıs 1944'te, o zamanki Başbakan Saraçoğlu
Şükrü' ye ikinci açık mektubu yazıp Maarif Vekâletini
komünistlerin bürüdüğünü gösterdikten ve Sıfır’ı istifaya davet
ettikten biraz sonradır. Boğaziçi Lisesi’nin o zamanki müdürü
Hıfzı Gönensay, vazifeme son verilmesi hakkında Sıfır’ın yazdığı
tebliği bana 7 Nisan 1944'te bildirdiğine göre bu kâğıt her
halde 5 Nisanda yazılmış olmalıdır. Demek ki Sıfır, ikinci açık
mektubu okur okumaz (Orhun, Ankara’ya ayın ikisinde veya üçünde
varabilirdi) vazifeme nihayet vermiş, sonrada Ankara’da, hâkim
huzurunda "3 Mayıstan sonra işten çıkardım" diye bir yalan
söylemekten çekinmemiştir. Boğaziçi Lisesi’ne tâyinimin 106 lira
ücret gibi muazzam bir servetle olduğu hakkında benim çoktan
unuttuğum tafsilâtı bile hatırlayan veya millî eğitim
dosyalarından inceleyen Sıfır’ın, öğretmenlikten çıkarılışımın
tarihini de kesin olarak öğrenmesi mümkündü. Bunu yapmamakla ve
yalan söylemekle güya bana karşı kin gütmediğini ispat etmek
sevdasındadır. Zavallı Türk öğretmenleri ve öğrencileri! Sekiz
yıl nasıl bir sıfır tarafından idare olunduklarını görsünler!..
Sıfır’ın fecî bir yalanı da, kitabının 21.
sayfasında, "Orhun dergisinin arka kapağındaki bir yazıya göre
Ankara’daki tevzi yerinin Konservatuar olduğu"nun anlaşılmış
bulunması hakkındaki sözleridir. Halbuki Orhun’un arka kapağının
iç sayfasındaki ilân şudur:
Orhun’da yayınlanmak için dışardan
gönderilecek her türlü yazıların aşağıdaki adrese gönderilmesi
rica olunur:
Orhan Saik Gökyay,
Konservatuar Müdürü
ANKARA
Bu ilândan, Orhun’un tevzi yerinin
konservatuar olduğu mânâsını çıkaran adamın millî eğitim bakanı
olduğu düşünmek, zavallı Türkiye’nin talihi üzerinde hepimizi
derin derin kederlere sevk etmelidir.
Sıfırın Tezvirleri:
Sıfır, bu kitabında beni asker ve sivil Türk
gençlerinin ve münevverlerinin gözünden düşürmek için pek
sinsice bir tabiye kullanmıştır. Irkçılık-Turancılık dâvasının
dosyasında bulunan ve bana ait olan eski, yeni yazılardan
parçalar alarak bugünkü durumu tenkit eden ve bazı şahıslara
hücum eden fikirlerimi göstermiş hattâ bu arada zevcemin bir
mektubundan da, pek zavallıca bir maksatla, bir parça almıştır.
Çünkü 3 Mayıstan sonra polis birbirimize yazdığımız mektupları
iç etmek dirayetini göstermiş, zevcem de bu mektubu yazdıktan
sonra Sıfırların ve tahtessıfırların sayesinde bir vukuat seli
içinde kaldığından bu mektubu unutmuş ve bana bahsetmemişti.
Sıfır’ın bu mektuptaki son parçayı yayınlamasına hiç de lüzum
yoktu. Eski bir Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak bu mektubun
ifadesini 8-9 numara alacak bir olgunlukta buldum. Sayın Bayan
Yücel’in de kültür seviyesini anlamak ve Türkçe’deki iktidarını
ölçüp kendisine bir numara vermek için onun da böyle bir hususî
mektubunu görmeme lüzum varsa da şimdilik bu imkândan mahrumum.
Sıfır, benim rejim meselesi, milliyet ve ırk
meselesi, dış siyaset meselesi ve ordu hakkındaki fikirlerimi
gösteren bazı parçalar neşrederek beni gözden düşürmeğe
çalışırken lehimde propaganda yaptığı için de kendisine teşekkür
ederim.
Türkiye’de hiçbir şeyi beğenmediğimi
göstermek istiyor, değil mi? Nesini beğeneyim? Sıfır’ın maarif
bakanı olduğu bir memlekette beğenilecek ne kalır ki? "A" dan
"Z" ye kadar devletin her işinin bozuk olduğunu söyleyen Refik
Saydam onun parti arkadaşı değil mi? Refik Saydam’a yazdığım
mektuptaki fikirlerimin doğruluğu bugün tahakkuk etmedi mi?[2]
Oğluma yazmış olduğum vasiyetnamede bütün
milletleri bize düşman göstermemi Sıfır hazmedemiyor. Zaten
aramızdaki fark da buradadır. Moskofları gücendirmemek uğruna
Türkçülere karşı takınılan yüz kızartıcı durumun hiçbir işe
yaramadığını, Moskofların edepsizlikte ileri gitmelerinden başka
bir sonuç vermediğini hep birlikte gördük. Onun için ben
yabancılarla dostluktan bahsedenlere, hele bunda samimî olanlara
sadece acır, geçerim.
Kitabının 18. sayfasında "ordumuz hakkındaki
fikirleri" diye bana izafe edilen fikirlerde benim ordu
hakkındaki düşüncelerimi gösteren bir şey yoktur. Burada yalnız
Turancılığın orduya sokulması lüzumundan bahsetmişim.
Moskoflarla çarpışmak üzere yetiştirilen bir orduda Turancılık
fikri olmazsa o ordu zaten beş para etmez. Asker demek,
meselelerin, dâvaların kuvvetle ve kanla hallolunacağına inanmış
insan demektir. Böyle bir inancı olmayan asker, üniformalı bir
başı bozuktan başka bir şey değildir. Kuvvetle çözülecek mesele
ne kadar büyük, millî ve âdilâne olursa onu çözeceklerin kuvveti
de o kadar büyük olur. Türk ordusuna Turancılık fikri
verilmeyecek de altı ok uğruna ölmeleri mi telkin edilecek?
Yoksa Moskof kardeşliği duygusu mu aşılanacak? Ben babası ve
dedesi asker olan ve askerlik hakkında fikri bulunan birisi
sıfatıyla askerlik üzerindeki düşüncelerimi herkesle tartışmağa
hazırım. Ben Turancılık ülküsüyle tutuşmuş, çelik gibi
disiplinli ve imanlı bir ordu istiyorum. Soyu sopu belli, su
katılmamış subaylar istiyorum. Emirberliğin kaldırılmasını,
başkalarından kopya edilen üniforma yerine millî üniforma
giyilmesini istiyorum. Gelen veya giden askerlerin kırk kişilik
vagonlarda sevk olunmamasını, inzibat erlerinin erbaşlara kafa
tutmamasını, terfilerin yıl doldurmakla değil, ehliyetle
olmasını istiyorum. Generallerden hoşlanmıyorum; paşalar
istiyorum. Subaylardan ve erlerden çok ağır hizmetler
beklenmesini, fakat eğlence hakkının da tanınmasını istiyorum.
Alaylara tarihteki ünlü Türk askerlerinin adı verilmesini,
başlarına çok genç ve enerjik kumandanlar geçmesini, bütün
askerî bilgilerin 3 yılda değil, 3 ayda verilmesini (çünkü
kabildir) istiyorum. Kışlaya gelen erin oradan ayrılırken
ağlayacak kadar kışlayı sevmesini ve bağlanmasını istiyorum.
Profesyonel tümenler ve profesyonel donanma istiyorum. Kabiliyet
gösteren erbaşların subay olmasını, bütün erkek liselerinde her
gün bir saat askerî talim (ders değil) yapılmasını, tatil
devresinin askerî (ve ciddî) kamplarda geçmesini istiyorum.
Böyle bir orduya inandığım için de (inşallah hayal kırıklığına
uğramam) oğullarımı daha şimdiden asker olarak yetiştiriyorum.
Ben "Sıfır" değilim. "Bir"im. Bundan dolayı
bütün yazılarımın, fikirlerimin ve yaptıklarımın sorumluluğunu
üzerime almaktan bir an bile çekinmem. Fikir ve kanaatlerimde
samimiyim. Olayların pundunu bularak yaşamadım. Esen rüzgâra
göre dönmedim. Nâmert köprüsünden geçmemek için selde boğulmayı
tercih ettim. Onun için, bana ait vesikaları (!) neşretmekle
Sıfır yanlış kapı çalmıştır.
Sıfırın diğer tezviri de 1944 Mayısında,
Ankara’daki dâva görülürken, fahrî olarak avukatlığımı alan
Hâmit Şevket incenin sonra bundan dönmesini aleyhime bir delil
olarak kullanmasıdır [3] . O, Rasih
Yeğengil ve Ferruh Ağan ile birlikte müdafiliğimi deruhte etmiş,
sonra diğer iki genç avukat daha, yine fahrî olarak bu
müdafiliği üzerlerine almak istedikleri zaman "ben varken başka
avukatlara ne lüzum var" diyerek o iki genç avukatın da vekilim
olmasına engel olmuştu. Hâmit Şevket’in vekilliğimi bırakması
sırf korkusu yüzündendir. O zamanki dostu Falih Rıfkı ona, beni
müdafaa etmekteki tehlikeleri anlatmış, o da benim Atatürk
düşmanı olduğumu ileri sürerek avukatlığımı bırakmış, fakat bunu
gazetelerle ilân etmek gibi avukatlık ahlâkına ve teamülüne zıt
bir harekette bulunduğundan dolayı Ankara Barosu tarafından
cezalandırılmıştır.
Fakat zaman öcünü aldı: Demokrat Parti
çıktığı sıralarda Falih Rıfkı’yla Hâmit Şevket kapıştılar.
Neticede Hâmit Şevket, Falih Rıfkı yüzünden Halk Partisinden
istifa etti. Her ne olursa olsun, Hâmit Şevket’in benim
vekâletimi bırakması neyi ifade eder? O, Atatürk'e hayransa, ben
de değilsem, bu, beni yan yolda bırakmayı mazur gösterir mi?
Fikir ve vicdan hürriyetinin mümessili olması
gereken bir avukat, fikir hürriyetine bu kadar düşmansa beni
müdafaa etmemiş olması benim için büyük bir nimettir. Hakikatte,
onun hareketindeki tek âmil "korku" dur.
Sıfır’ın başka bir tezviri de "Halk Partisini
temizlemeğe kalktığım" hakkındaki sözüdür (s. 20). Dünyada bir
sabun buhranı yaratmadan Halk Partisini temizlemenin mümkün
olmadığını biliyorum. Bununla beraber mukadderatın bu partiyi
temizleyeceğine imanım var. Halk Partisi ya içindeki sıfırları
atarak muayyen değerde bir rakam olacak, yahut hakikaten
temizlenecektir. Bunu yakında göreceğiz.
Parti aleyhinde söz söylemenin günah
sayıldığı devirlerde olsaydık, Sıfır, bu yazıyla aleyhime
mitingler yaptırabilirdi. Şimdi millet böyle şeyleri kanıksadı.
Ben, Halk Partisini temizlemeğe kalktığım
zaman Türkiye’de müthiş bir diktatörlük vardı. Vicdanlar âdeta
boğulmuş gibiydi. Şakşakçılık ve dalkavukluk alıp yürümüştü.
Türkiye, Mısır Kölemenleri devletine benzemişti. Bugün manzara
değişti. Zulme, istibdada, komünist istilâsına karşı ilk savaş
bayrağını açanlardan biri isem bununla ancak övünürüm. Fikir
uğrunda, hakikati söylediğim için bir buçuk yıl hapiste
kaldımsa, güneş görmeyen hücrelerde ve toprak altındaki mezarlık
gibi bölmeciklerde yıprandımsa oğullarıma bir şeref mirası
bırakmışım demektir. Bu şeref sıfır olmaktan duyulan şerefe
benzemez.
* * *
3 Mayıs nümayişi Türkçülüğün komünizme karşı
ilk filî hareketiydi. Bunu Ankara’da zorla susturmak isteyen
Halk Partisi Hükümeti iki yıl sonra emir vererek İstanbul’da
aynı hareketi tekrar ettirmek suretiyle fikren mağlûbiyetini
kabul etmiş bulunuyordu. Bu mağlûbiyetten sonradır ki biz İki
Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesinde beraat ettik. Sıkı Yönetim
Komutanlığı bunu temyiz etmekle hiçbir şey çıkmaz. Çünkü bizi
tahliye eden ve hakkımızda verilen bütün cezaları kökünden
bozan, Askerî Yargıtay’ın umumî heyetidir. Bu dâva artık olup
bitmiştir. Fakat Sıfır’ın dâvası daha görülmemiştir. O,
kendisini müdafaa etmek isterken hâlâ bize "tahrikçi grup" (s.
13), "Nazi dostu ve mihverci" (s. 18), "iğvâcı" (s. 19) ve
"faşist" (s. 21) demekle hakikatleri tahrifte devam etmiştir.
Bana faşist, Nazi dostu ve mihverci diyen "Sıfır" kendi
kitabının 17. sayfasında Almanlar’ı da millî düşman saydığımı
gösteren bir vesikayı yayınlıyor. Onun vesika dediği şey
Almanlar’ın Yunanistan’ı zaptettiği sırada büyük oğluma yazdığım
vasiyetnamenin bir parçasıdır. O zaman Almanların Türkiye’ye
saldırmasına gün meselesi diye bakılıyordu; ordu, köprüleri
atarak Çatalca’ya çekilmiş, okullar Nisan ayında tatil yapmıştı.
Sıfır’ın iftirası gibi Nazi dostu ve mihverci olsaydım öyle bir
vasiyetname yazmazdım. Bundan başka 1939'da yazılan bazı
manzumelerimle de ben naziliğe ve faşistliğe karşı olan bakışımı
belli etmişimdir. Moskoflarla çarpışıp onların belkemiğini
kırdıkları için Almanlar’a karşı -her Türk gibi- duyduğum
sempatiye nazilik diyen Sıfır’a, benim de Moskofçu dememeliğim
için kendisinin Ruslar aleyhinde bir yazısını görmem icap eder..
Yoksa kendi itirafı veçhile 15 milletten 496 klâsik yayınlayarak
bunun 63 tanesini Rus klâsiklerinden (!) yaptırmak ve bir tek,
evet bir tek, Türk klâsiği neşretmemek kendisi için iyi bir not
değildir. Meğer şu Ruslar ne de kültürlü milletmiş. Avrupa
kültürünün babası olan Yunan klâsiklerinden 62 tane neşrolunuyor
da yan barbar ve aşağılık Moskof’un klâsiklerinden (!) 63 tanesi
Türk milletine sunuluyor. Her milletten kaç tane klâsik
neşrolunduğunu gösteren şu listeye bir bakın:
171 Fransız 63 Rus 62 Yunan 56 İngiliz 53
Alman 19 Şark-İslâm 18 Lâtin 13 Macar
12 İtalyan
10 Amerikan
6 İskandinav
4 Çin
1 Hind
1 Babil
Babil’den Amerikanına kadar hepsi var. Fakat
Türk klâsiği yok. Yalnız bir Türkçe klâsik var: Kabusnâme. O da
aslı Farsça olup vaktiyle Türkçe’ye çevrilmiş olduğu için Türk
klâsiği değil, Türkçe klâsiktir. Yalnız bu liste bile Sıfırın
Moskof hayranlığını göstermeğe kâfidir.
Sıfır, Kenan Öner’le olan dâvasında hasmı
tarafından gösterilen tanıkların hakikatte bir kişiden ibaret
bulunduğunu, onun da Atsız olduğunu söylüyor. Bu saçma iddia
Türkçüler’in muhakkak tahrikle iş yaptıklarını iddiadan ve
Türkçüler’e hakaretten başka bir şey değildir. 18 kişinin
kanaati birse ve Sıfır’ın aleyhinde ise bundan çıkan mâna
Sıfır’ın büyük bir nefret kazanmış olduğudur; Moskof dostluğu
yapmasıdır. Sıfır, sıfırlığına bakmadan Maarif Vekâletinde asıp
kesecek, solcuları dolduracak, Türkçe diye milliyet fikrini
yıkıcı bir kitabı liselere sokacak, Türkçü öğretmenleri ve
yakınlarını sebepsiz yere vekâlet emrine alacak, sonra
milliyetçiler kendi aleyhinde tanıklık ettikleri zaman bu iş bir
kişinin eseri olacak. Böyle gülünç iddialarla ne hâkim, ne de
Türk milleti aldatılamaz. O, kendisine karşı olan umumî nefretin
sebepleri üzerinde biraz düşünmeli, akşam karanlığında evine
dönerken üniversitelilerin kendisine niçin sövdüğünü
araştırmalıdır. Ona düşen şey küfür işitince kadın gibi ağlamak
değil, erkek gibi dövüşmek olmalıydı. Acaba o akşam kendisine
söven üniversitelileri de ben mi tahrik etmiştim. Yedek Subay
Okulunu ziyaret ettiği zaman kendisine savrulan küfürleri
işitmemiş miydi?
Sıfır, hâkimden göz yaşlarının hakkını
istiyormuş. Daha kendisine esaslı bir hesap sorulmadan bu ne
telâş böyle? Ben ve zevcem Sıfırların ve tahtessıfırların
tahrikatı, garezleri, kinleri yüzünden tevkif edildiğimiz
sırada, o zaman dört buçuk yaşında olan ve arasıra eve gelip
çamaşır yıkayan bir kadının elinde kalmış bulunan oğlum, her
gece yatarken: "Benim annemle babam vardı, nerdeler?" diye
ağlıyor ve anasız, babasız kalan bu küçük çocuğun ne olduğunu
anlamak için gelen iyi yürekli dostlar da evin etrafındaki
köpekler tarafından ürkütülüp uzaklaştırılıyordu. Bu masum
yavrunun samimî göz yaşlarıyla Sıfır’ın acizliğinden ve korkudan
doğmuş göz yaşları arasında ne büyük fark var!... Ben henüz
küçücük oğlumun haksız yere akıtılmış göz yaşlarının hesabını
sormadım. Bunu sorduğum zaman yaman soracağım ve daima iddia
ettiğim gibi yine söyleyeceğim ki tekke mezarlıklarında büyüyen
Sıfırlar, Türk milletinin mukadderatında söz sahibi oldukları
müddetçe bu millete kalkınma ümidi yoktur.
Kür Şad, Temmuz 1947, Sayı: 4-5
[1] Rapordaki 47 Irkçı ve Turancı şunlardır.
Cafer Seyidahmet Kınmer, Muharrem Feyzi Togay, Ali Genceli, Zeki
Velidi Togan, Kadircan Kaflı, Azerî M. Altunbay, Abdülkadir
İnan, San'an Azer, Akdes Nimet Kurat, Nebil Buharalı, Samet
Ağaoğlu, Caferoğlu Ahmet, Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık
Orkun, Remzi Oğuz Arık, Mehmed Halid Bayrı, Bedriye Atsız,
Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet,
Müftüoğlu Mustafa Tatlısu, Sofuoğlu Zeki Özgür, Tevetoğlu Gülcan,
Uluğ Türanlıoğlu, Ali Haydar Yeşilyurt, İzzettin Şadan, Nihâl
Atsız, Tahir Akın Karauğuz, Mustafa Hakkı Akansel, Hakkı
Yılanhoğlu, Tesbihçioğlu, Tevetoğlu Ali Dursun Tibet, M. Şakir
Ülkütaşır, Yusuf Kadıgil, Mükrimin Halil Yinanç, Sepicoğlu,
Nurullah Barıman, Hamza Sadi Özbek, Orhan Saik Gökyay, Hüseyin
Avni Göktürk, Nejdet Sançar, Cemal Oğuz Öcal, Nihat Sami
Banarlı, Peyami Safa, Tevetoğlu Dr. Fethi, Elmas Yıldırım, Osman
Turan, İsmet Rasin.
[2] Refik Saydam’a yazdığım uzun bir mektupta
bir nevi anayasa teklif etmiş ve reisicumhurluk ihtirasının
önüne geçmek için bu makamın ancak beş namzedi bulunması
gerektiğini ileri sürmüştüm. Bu fikrin tahrife uğrayarak, güya
Refik Saydama "Memleketi biz beş kişi idare edelim" dediğim
şekline inkılâp etmiş. Ahmaklara söz anlatmanın ne güç olduğuna
bu tahrif iyi bir örnektir.
[3] Bu meseleye ait, yazarın dokunmadığı bir
noktaya da biz işaret edeceğiz:
Sıfır, Hâmit Şevket İnce’nin bu tornistanını
"yüksek bir duygu" olarak vasıflandırmış (s. 19). Dönmenin onun
indinde yüksek bir duygu eseri olduğuna şüphemiz yok. Yalnız,
Sıfır, o mahkemede Atsız’ın karşısında bulunan Sabahattin Ali'yi
sevindiren bir hareketin şakşakçısı olduğunu ve böylece bir
kaşarlanmış komünistle olan duygu birliğini itiraf ettiğinin
farkında değil. Doğrusu bunu onun kurnazlığına yakıştıramadık!
KÜR ŞAD