Sayın Başvekil,
Orhun’un mart sayısında size hitaben yazdığım
açık mektup Türkçü çevrelerde çok iyi karşılandı. Yurdun türlü
bölgelerinden aldığım mektuplarla telgraflar büyük bir efkârı
umumiyeye tercüman olduğumu bana anlattı. Size gelince, bunu
sizin de iyi karşıladığınızı biliyorum. Orhun’u okuduğunuz zaman
hiçbir şey söylememiş, yalnız acı acı gülümsemiş olsanız bile
yine iyi karşılamış olduğunuza inanırım. Çünkü ben o acı
gülümseyişin manasını anlarım. Çünkü gönlünüzün bizimle birlikte
çarptığına, yurt meselelerini tıpkı bizim gibi düşündüğünüze
inancım vardır.
Orhun’un resmi makamlar tarafından tamamen
normal karşılanması da Türkiye’de yazı hürriyeti olduğunu
göstermek, hükümetin samimi Türkçülüğünü belirtmek bakımından
çok iyi oldu. Çünkü her bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun,
bir Türk ülkesinde, bir Türk hükümeti tarafından kapatılamazdı.
Türkçülüğün dâvasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî
bakışları çekmek isteyen Orhun gibi bir dergi ancak Türk
düşmanlarının, hakim olduğu bir ülkede, meselâ çarların veya
haleflerinin ülkesinde kapatılabilirdi.
Sayın Başvekil!
Bizim anayasamıza göre komünizm Türkiye’de
yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk ırkının
hususî yapısına, ahlâkî ve milli temayüllerine aykırı olan
komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler millet bakımından soysuz
ve nâmert oldukları gibi kanun nazarında da haindirler. Hiçbir
millet kendi millî yapısına düşman saydığı fikirleri kendi
ülkesinde yaşatmaz. Hürriyetin ve demokrasinin anayurdu olan
İngiltere'de bile, savaş başlar başlamaz faşist fırkası
lağvedilip azaları hapse atıldı. Bütün dünyada, yurt
düşmanlarına müsamaha gösteren, hattâ onlara mevki ve salâhiyet
veren tek devlet Türkiye’dir. Bu müsamaha devletin kuvvetinden,
kendisine güveninden de doğabilir. Fakat, Türkiye’nin en
kuvvetli olduğu bir çağda, büyük ve şanlı Fatih’in yaptığı
müsamahanın sonradan başımıza ne belalar getirdiği düşünülürse,
yurt ve millet düşmanlarına müsamaha göstermedeki büyük tehlike
derhal anlaşılır. En sağlam gövdeleri yere vuran şey de küçücük
birkaç mikrobun o gövdede bir köprübaşı kurmasıdır. Derhal
temizlenmezlerse zamanla çoğalıp uzviyetin can alacak bir
noktasını tahrip ederler. Sonrası yıkım ve ölümdür.
Türkiye’de komünistler var mıdır sorusu bir
takımları tarafından sorulabilir. Şunu unutmamalı ki komünistler
hiçbir zaman biz komünistiz diye açıkça kendilerini ortaya
vermezler. Onlar Halk Partisi’nin çok elastiki olan altı okundan
halkçılığı alarak kendilerin halkçı yurtsever gibi ortaya
atarlar. Fakat onların hakiki benliğini anlamak için dâhi olmaya
lüzum yoktur. Irk ve aile düşmanlığı, din ve savaş aleyhtarlığı,
faşistliğe hücum perdesi altında milleti baltama, yurdumuzdaki
azlıklara karşı aşırı sevgi, her şeyi iktisadî gözle görüş
onları açığa vuran damgalardır. En büyük düşmanları olan
milliyetçilere ırkçılık noktasından saldırmaları,
milliyetçilikle ırkçılığın temel olduğunu bilmelerinden
dolayıdır. Temeli yıkılan yapının bir anda çökeceğini de çok iyi
kestirmişlerdir.
İşte bu usta komünistler, komünizm aleyhtarı
ve Türkçü Türkiye’de sinsi sinsi her yere el atmışlar, mühim
mevkilere geçmişler, tuttukları köprübaşlarından Türkiye’yi
tahrip etmek için şiddetli bir taarruza girişmişlerdir. Fakat
bunlar sınırlardan gelen mert bir düşman olmadıkları için
kolayca sezilemezler. Bunlar, paraşütle inen bozguncu casuslar
gibi ülkemizin üniformasını giymiş olduklarından her Türk
bunları seçemez. Onun için bunlar sinsi silâhlarıyla birçok
Türkü vurup milliyetçilikten ayırabilirler.
Sayın Başvekil!
Sözü çok uzatmamak için bu ikinci mektubumda
maarif sahasına girmiş olan komünistlerden bahsetmekle iktifa
edeceğim. bunlar, vatan düşmanlarına karşı pek kayıtsız davranan
Maarif Vekaletinin gafletinden faydalanarak mühim yerlere
geçmişler ve oradan zehirlerini saçmaya başlamışlardır. Maarif
Vekaleti Türklük düşmanlarına karşı o kadar gaflet içinde
bulunuyor ki size yazdığım ilk mektubumda talebesine "Türk değil
misiniz? Allah belanızı versin! Alman veya İngiliz olmadığıma
pişmanım" diyen bir tarih öğretmeninden bahsettiğim halde
şimdiye kadar bu öğretmenin kim olduğunu araştırmak zahmetine
bile katlanmadı. Bununla beraber Maarif Vekâletine hak vermemek
de elden gelmiyor. Çünkü onun kullandığı memurlar arasında
öyleleri var ki bu zavallı tarih öğretmeni onların yanında vatan
kahramanı kadar asîl kalıyor. Örnek mi istiyorsunuz? İşte
sırasıyla veriyorum:
1- Bugün Maarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu
azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuarının
öğretmenlerinden bir "Sabahattin Ali" vardır. Hemen bütün
kendisini tanıyanların, komünistliğini bildiği Sabahattin Ali
1931 yıllarında Konya’da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de
başta o zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu halde bütün devlet
erkânını ve rejimi tehzil eden manzum bir hezeyanname
yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebusların da bildiği
bu hezeyannamenin tamamını Konya’daki adliye arşivinden bulup
çıkarmak kabildir.
Sayın Başvekil!
Buraya bilmecburiye yazarken
büyük bir ıstırap duyduğum iki mısraında (beni mazur görmenizi
rica ederim) bu vatan haini şöyle diyor:
İsmet girmedi mi daha kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Maarif Vekâletinin sevgili memuru olan bu
komünistin, hapse girmesini temenni ettiği İsmet, pek kolaylıkla
anlayacağınız gibi, o zamanki başvekil, şimdikî reisicumhur ve
hepsinin üstünde İnönü Zaferlerinin başkumandanı İsmet İnönü
olduğu gibi boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de, Ayvalık’ta
Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya'dır. Bu
hezeyanları yazan Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim
bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsi sempatisi
sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça
yaşamaktadır.
2- Bugün Ankara’daki Dil Fakültesinde folklor
doçenti olan bir Pertev Naili Boratav vardır. Nasıl bir komünist
olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim. 1936'da Maarif Vekâleti
tarafından Asur ve Sümer dillerini öğrenmek için Almanya’ya
gönderilmişti. Fakat daha Türkiye’de iken başladığı komünistliği
orada azıttığı için arkadaşları Ziya Karamuk (Şimdi Samsun
Lisesi Müdürü), Fazıl Yinal (şimdi Ankara’da arşiv mütehassısı)
ve Şükrü Güllüoğlu (şimdi İstanbul’da ticaretle meşgul)
tarafından kendisine ihtar yapılmış, aldırmayınca resmen şikâyet
edilmiş ve Maarif Vekâleti tarafından gönderilen müfettîş Reşat
Şemsettin (şimdi mebus) tarafından suçu sâbit görülerek derhal
Türkiye’ye döndürülmüştür. Pertev Naili 6 yıl tahsil ettikten
sonra doçent olacaktı. Fakat komünizmin faziletine bakınız ki
yarıda kalan iki yıllık bir tahsilden sonra Türkiye’ye dönünce
ilk önce Maarif Vekâletinde bir ambar memuru tâyin edilmişken
bazı mebusların araya girmesiyle folklor doçentliğine getirildi
ve dört yıl kazanmış oldu. İlk mektubumda size anlatmış olduğum
Eminönü Halkevindeki nümayişte, salonun sol tarafında oturup
gürültü çıkaranlar arasında işte bu Pertev Naili Boratav’ın iki
tıbbiyeli kardeşi de vardır.
3- Bugün İstanbul Üniversitesinin Pedagoji
Enstitüsü başında bir Profesör Sadrettin Celal vardır.
Türkiye’de bu kürsüye lâyık birçok kimseler varken onun buraya
getirilmesinin sebebi sırf Maarif Vekili ile arasındaki şahsi
dostluktur. Bu Sadrettin Celal 1920'de Moskova'daki
enternasyonal Komünist Kongresine Türkiye mümessiliyim diye
giden 1921-1924 yıllarında İstanbul'da "Aydınlık" diye azgın bir
komünist dergisi çıkararak Türk milliyetini baltalamaya çalışan,
Lenin’i bir dâhi peygamber gibi yutturmaya çabalayan, Türkiye’de
bir sınıf ihtilâli yaparak Türk milletini birbirine kırdırmaya
uğraşan, birçok askerî tıbbiyelilerin komünist olarak okuldan
kovulmasına sebebiyet veren (şimdi Rusçadan tercümelerle edebî
komünizm yapan Hasan Âli Ediz ve Anadolu'da bir kasabada mahpus
olan Hikmet Kıvılcım bu askerî tıbbiyelilerdendir), sonunda bu
yüzden kendisi de hapse giren bir vatan hainidir. Bir vatan
hainini ve hapisten çıkmış bir sabıkalıyı Türk üniversitesinde
Pedagoji Enstitüsünün başına getirmek şaheser bir gaflettir.
4- Bugün Ankara’daki Dil Kurumunun azasından
ve geçen devrenin mebuslarından (evet sayın başvekil: Partinizin
mebuslarından) bir Ahmet Cevat vardır. Türkçeyi tıpkı İstanbul
Rumları ağzıyla konuşan bu dilci de 1920 yıllarında Rusya’ya
kaçmış ve orada "Türk Komünist Fırkası Merkezî Komitesinin
Harici Bürosu" azası olmuştur. Trabzon’da 1921'de halk
tarafından linç edilen 16 komünist hakkında Rus komünistlerinden
Pavloviç'e yazdığı mektubu, Orhun'un 20 Şubat 1934 tarihli
dördüncü sayısında neşretmiştim. Pavloviç`in “İnkılâpçı Türkiye”
adı ile 1921'de Moskova'da neşrettiği kitabın 119-121`inci
sayfalarından alınan bu mektubu tekrar neşrediyorum:
Aziz Yoldaşım Pavloviç,
28 Kânunusanide Trabzon civarında vahşicesine
öldürülerek denize atılmış olan Yoldaş Suphi ile Türkiye
Komünist Fırkasının Merkezî Komitesi azalarından 4 kişi ve 12
diğer komünist yoldaşlar hakkında sizinle ciddi görüşmek
istiyorum.
Kaybolan yoldaşlarımız hakkında epey zaman
malûmat alamadık. Fakat sonra onların Trabzon burjuvazisi
tarafından elde edilmiş cellâtlar tarafından öldürüldükleri
anlaşıldı.
Ta Erzurum’dan başlayarak bizim yoldaşlarımız
aleyhinde nümayişler başlamıştı. Halka diyorlardı ki: "Rusya’dan
gelmiş olan komünistler bolşeviklerdir. Onlar mağazaları kapamak
için geldiler. Kimsenin almak ve satmak salâhiyeti olmayacaktır.
Sonra taharriyata başlanacak, herkesin eşyası ve parası müsadere
olunacaktır. Komünistler dinsizdir. Allaha inananları hapse
atacaklardır. Din, ticaret ve hususî mülkiyet bolşevikler
tarafindan menedilmiştir."
Nümayişçiler arasındaki burjuvazi tarafından
para ile elde edilmiş ve polis teşkilâtı tarafından komünistler
aleyhine tevcih edilmiş cahil şahsiyetler çoktu. Bunlar bizim
yoldaşlara hücum ederek taşlamışlar ve parça parça etmeye
kalkışmışlardı. Yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları
için yem satmıyordu. Hükümet ise bolşevikleri himaye rolünü
takınmaya çalıştığını göstermek istiyordu. Komünistleri müdafaa
için hükümetin tedbir aldığı yalandır. Bizim mevsuk menbalardan
aldığım haberlere göre polisler ahaliyi dükkânları kapamaya
teşvik ettikleri gibi, müdafaasız kalmış olan yoldaşlarımızı
taşlamak için de halkı tahrik etmişlerdir. Bu gibi hücumlara
yoldaşlarımız dört yahut beş şehir ve kasabada maruz
kalmışlardır. Fakat bu yoldaşlar en vahşi hücuma Trabzon’da
uğramışlardır. Bunlar Trabzon’a gelir gelmez ahalinin bağırıp
çağırmaları ve tahkirleri altında limana sevk edilmişlerdi.
Burada onların üzerinde bulunan birkaç tabancayı aldılar ve
sonra cebren bir motora koyarak denize açıldılar. Bu motorun
arkasından ikinci bir motor da sahilden ayrıldı. Bu motorda
silahlı adamlar vardı. Bizim arkadaşları bağladılar ve
süngüleyip denize attılar. Ertesi gün her iki motor sahildeydi.
Ve bunların tayfası herkese Türk komünistlerinin denizin dibine
gittiklerini anlatıyorlardı. Rusya Şûralar Cumhuriyeti
mümessili, yoldaşlarımızı istikbâl etmek istemiş, fakat vali
buna mâni olarak mümessilin evinden çıkmamasını emretmiş, aksi
halde halk tarafından parçalanacağını bildirmiştir. Rus
mümessilinin bu vakayı Moskova ve Ankara’ya haber vermesi ve
bizim yoldaşların cellâtlar elinden alınmasına çalışması
lâzımdı. Fakat yazık ki o sırada Trabzon’daki Rus mümessili
cesur bir adam değildi. Trabzon’da bunu bilmeyen yoktur.
Motorlar ve sahipleri malûmdur. Bu hâdiselerin belediye reisiyle
Millî Müdafaa Cemiyeti riyaset divanı tarafından yapıldığı
söyleniyor. Burada (=Rusya’da)ise meseleye dair henüz bir karar
alınmamıştır. Fakat artık susmak da imkân haricindedir. En iyi
ve cesur arkadaşlarımızdan 16 yahut 17'sini kaybettik. Bizimle
hemfikir olup o cellâtların tecziyelerini istemelisiniz.
Trabzon’a gelecek her komünistin öldürülmesine karar
verilmiştir. Anadolu burjuvası barbarca yaptığı cinayetlerden
mesul olmadığını gördüğünden komünistleri şiddetle takipte devam
ediyor. Cellâtlar tarafından öldürülmüş olan bizim en değerli
yoldaşlarımızı müdafaa etmeği üzerinize alacağınızı ümit ederim.
Komünist selamları ve hürmetler.
AHMET CEVAT
Türk Komünist Fırkası Merkezî
Komitesinin Harici Büro azası
görülüyor ki Giritli Ahmet Cevat, millî ve
dinî geleneklerine çok bağlı olan Trabzon halkının, din ve
mukaddesat aleyhine tahrikât yapan 16 komünisti yok etmesini
"Anadolu burjuvalarının barbarlığı" diye vasıflandırıyor. Bu
hareketi Türk polisi ve Millî Müdafaa Cemiyeti (yani Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti) yaptırmış diyerek Kurtuluş Savaşında önderlik
eden ve Halk Partisinin başlangıcı olan teşkilâtı tahkir
ediyor. 16 serseri gebertildi diye yabancı bir devleti Türkiye
işlerine karışmaya kışkırtıyor. Bütün bunları yaptıktan sonra da
yılan gibi Türkiye’ye süzülerek sizin partinize girebiliyor ve
geçen devrede mebusluğa kadar yükseliyor. Şimdi de Türk dilini
yaratacak olan Dil Kurumunda bütün dillerin Türkçeden çıktığını
ispata yeltenecek kadar milliyetçilik yapıyor. Biz buna razı
değiliz sayın başvekil. Akıl ve mantık da razı değildir.
Müstakil Türkiye’yi yaratan ve bu gaza topraklarının altında
sıradağlar gibi yatan şehitlerimizin ruhları da buna razı
değildir. Siz, demokrat Türkiye’nin cidden demokrat olduğuna`
inandığımız başvekili herhalde milletin arzusunu yerine
getireceksiniz. Buna inanıyoruz.
Sayın Başvekil!
Bu saydıklarım, komünist oldukları müspet
vakalar ve vesikalarla bilinen kimselerdir. Yoksa bunların
yanında daha birçoklarını saymak her zaman kabildir. Boğaziçi
Lisesinin son sınıfında iken arkadaşlarına karşı komünizmin
müdafaa ve propagandasını yapan, onların millî mukaddesat diye
bildikleri şeyleri tahkir eden, "günün birinde hepiniz komünist
zindanlarında çürüyeceksiniz" diye bağıran ve hükümete haber
verilmekle tehdit olunduğu zaman: "Ben karakola gidersem on beş
dakikada çıkarım ama siz giderseniz kolay kolay çıkamazsınız"
diye mukabil bir tehdit savuran "Doğan Aksoy", nihayet Rusya’ya
kaçarken yakalandığı, evrakı arasında Moskova damgalı mektup
zarfları bulunduğu, dolabında Lenin vesairenin fotoğrafları
yakalandığı ve millî mukaddesata karşı olan hareketleri
arkadaşlarının şahitliğiyle sabit olduğu halde maalesef mahkûm
edilmedi. Davasında şahit olarak benim de bulunduğum bu
komünistin bilâkis lise imtihanlarını vermesine müsaade edildi.
Şimdi felsefe talebesi olarak üniversitede bulunuyor. Esefle
söylemek icap eder ki bugün Kars valisi olan babasının nüfuz ve
hatırı kullanılarak mahkûm edilmesi gereken bu mikrop, serbest
bırakıldı.
Sayın Başvekil!
Bunları gören vatanperver Türk çocuklarının
kafasından neler geçtiğini bir lâhza düşündünüz mü? Bu çocuklar
bazen bana: "Testiyi kıranla suyu getiren bir olduktan sonra
niçin çalışalım? Niçin yurdumuza bağlı olalım" diye sordukları
zaman ben makul bir cevap veremedim. Bu cevabı sizden rica
ediyorum.
Evet! Komünistler gizli propagandalarla
ordumuzun arasına kadar sokulmaya çalışıyorlar. Yine esefle
söylüyorum ki hükümet bir ordu mensubu komünistliğe bulaşmış
gördüğü zaman ciddileşiyor da binlerce maarif mensubunu
kıpkızıl, komünist gördüğü zaman aldırış etmiyor. Maarif
şurasında “aile bir zehirdir" diyerek cemiyetimizin temelini
yıkmak isteyen bir Sadrettin Celal'i pedagoji profesörlüğünde
tutmakla bütün alay kumandanlarını komünistten seçmek arasında
ne fark var? Talim heyeti arasındaki komünistler kaynaşan Dil
Fakültesinde solcu doçentlerin yapacağı zarar iki Yedek Subay
talebesinin komünistliğinden bin kere korkunç değil midir? Daha
birkaç gün önce İstanbul Tıbbiyesinde kimya doçenti Halit, asker
talebelere hitaben: "askerlerden nefret ederim" diye bağırdı. Bu
sözün altında bir solcu temayülün açığa vuruluşunu sezmiyor
musunuz?
Bu solcuların, artık eski fikirlerinden
caymış oldukları da müdafaa makamında söylenebilir. Fakat "sözü
namus saymak" hususundaki geleneğimizi "burjuva budalalığı" diye
gören komünistlerin verdiği söze inanmak, vatan ve millet
karşısında en büyük gaflet değil midir? Dün dönenlerin yarın
yine dönmeyeceklerine hangi teminatla inanabiliriz? Onlar samimî
olarak dönmüş olsalar bile vaktiyle işlemiş oldukları suçtan
dolayı, hiç olmazsa bugün millet işlerine karışmak hakkından
mahrum edilmeli değil mi idiler? Tövbekâr olmuş bir fahişe,
artık namuslu sayıldığı halde, nasıl namuslu ailelerin harimine
alınmazsa eski düşüncelerinden dönmüş olan komünistlerin de
devlet harimine alınmamaları gerekirdi. Yüzellilikler de
affedildi. Fakat onlara hükümet makinesinde en küçük bir vazife
veriliyor mu? Yüzellilikler acaba komünistlere göre daha mı
suçludurlar? Unutmamak lâzımdır ki bu komünistler yurdumuzun
içinde kalıp devlette yer işgal ettikçe yarın sınırlarda yurdu
korumaya koşacak olan Türk çocukları kendilerini ve cephe
gerilerini emniyette saymayacaklardır. Acaba hangi düşünce ve
hangi taktik, vatan çocuklarının bu emniyetsizlik duygusunu
gidermekten daha üstün tutulabilir? Fransa’da olup bitenler,
hükümette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl
batırdıklarını parlak bir örnek halinde göstermiyor mu? Bu
komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek Türkçü
gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak farzı muhal, bir
mesele doğursa bile, bu mesele, Türk oğullarını ıstırap içinde
bırakmaktan doğacak milli zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?
Sayın Başvekil!
Bütün milliyetçi Türkler sizinle beraberdir.
Sizden, tarihimizin bu çetin anında vatan düşmanı komünizmin
ezilmesini, bir daha başkaldıramayacak şekilde ezilmesini
istiyorlar. Mevcut kanunlar kâfi değilse bu bozguncular ocağının
kökünü kurutmak için yeni kanunlar yapınız. Kanun, millî
vicdanın maskesi olursa mânâsı olur. Milli vicdan vatan
düşmanlarının tepelenmesini istiyor. Yurtsever Türk çocuklarının
gözü önünde kötü bir örnek olan "komünistlere mevki vermek"
usulünü derhal kaldırınız. Yukarıda verdiğim örnekler yarının
neslini yetiştirecek olan maarif sahasının bu mikroplarla nasıl
bulaşmış olduğunu gösteriyor.
Haydarpaşa Lisesindeki son hâdise bu
bulaşıklığın görülüp bilinen son delilidir. Bu olaylar
karşısında Maarif Vekâletine de büyük bir vazife düşüyor: Bu
vazife klâsiklerin tercümesinden, sanki yabancı dil ve hatta
Türkçe öğretimi pek yolunda gidiyormuş da sıra kendisine gelmiş
gibi bazı liselerde konulan Latince Yunanca derslerinden daha
ileri ve üstün bir vazifedir. Bu vazife Türk maarifini öğretmen
olsun, öğrenci olsun, bütün komünistlerden temizlemek
vazifesidir. Maarif Vekâleti bir yandan dersine bir tek gün
gelmeyen öğretmenden doktor raporu isteyecek kadar güvensizlik
gösterirken, bir yandan kanunlarımızla yasak edilen fikirleri
Türkiye’ye sokmaya çalışmış olanlara karşı şaşılacak bir güvenle
hareket ediyor. Bunu Maarif Vekâletinin kötü niyetine veya kasti
hareketine yoramayız. Çünkü o takdirde Maarif Vekâletinin de
vatan ihanetinde ortaklığını kabul etmek icap eder. Bunu, olsa
olsa, gaflete verebiliriz. Her ne kadar bir vekilin gafleti
mazur görülmezse de kendisine yapılan ihtarlarla bunu tamir
ederek iyi niyetini göstermesi her zaman kabildir. Aksi takdirde
vekillik sandalyesinin, dilediğine dilediği mevkii vermek için
kurulmuş bir lüks sandalyesi olarak telâkkisi manası çıkar ki
bunu da demokrat ve halkçı Türkiye Hükümetine yakıştıramayız.
Maarif Vekâleti şimdiye kadar İnönü Ansiklopedisi'yle ve birçok
kitaptan ithafıyla devlet başkanına karşı olan bağlılığını
göstermeye çalıştı. Bu bağlılığın samimi olduğunu ispat zamanı
gelmiştir. Millî Şefe karşı o hezeyanları yazmış olan vatan
haini başta olmak üzere bütün bu saydığım komünistleri hâlâ
mühim vazifelerde tutmak bu bağlılıkla tezat teşkil eder.
Bağlılığın ispatı için bunların vazifelerine derhal son
verilmesi zarurîdir. Hattâ, şimdiye kadar her nasılsa bir gaflet
eseri olarak bunları vazifede tutmaktan doğan utancı silebilmek
için bizzat Maarif Vekilinin de o makamdan çekilmesi çok vatanperverane bir jest olurdu.
(21 Mart, 1944, Maltepe),
Orkun, 2 Mart 1951, Sayı. 2