"Tarih Şuuru",
milletlerin hâfızasıdır. Hâfıza nasıl, fert olarak insanların en
küçükleriyle ihtiyarlarında bulunmazsa, milletlerin de henüz çocuk
sayılabilecek kadar genç yani "kurulmamış" olanlarıyla
ihtiyarlarında yani inkıraza mahkûm olacak kadar çürüyenlerinde
bulunmaz.
Millet haline gelmemiş olan insan topluluğu fertlerin bebeklik
haline benzer. Yaşamak kabiliyeti varsa, bir takım buhranlar
geçirmekle beraber büyüyüp gelişecek, "millet" olacaktır. Bebekte
bir hâfıza ve şuur olmadığı gibi henüz millet haline gelmemiş
toplulukta da bir tarih şuuru bulunmaz. Bir bebek, annesinden
çalınabilir. Kendisine süt ve yiyecek verildikçe bebek için bunun
ehemmiyeti yoktur. Henüz millet haline gelmemiş bir topluluğun
başına da yabancı ve düşman bir kuvvet geçebilir. Eski hayatı devam
edip yiyecek buldukça o topluluk için de bunun değeri ve manası
olamaz.
Fakat yedi yaşına gelmiş bir çocuğu annesinden ayırmak kolay
değildir. Kendisine daha iyi şartlar hazırlansa bile o çocuk, öz
annesini arar. Onu geçici bir zaman için avundurmak belki kabildir.
Hattâ kendisine iyi oyuncaklar verildiği müddetçe bu çalınmış çocuk,
asıl annesini hakikaten de unutmuş olabilir. Fakat, annesini ilk
gördüğü, bulduğu anda bütün oyuncakları ve nimetleri teperek
annesine döneceği tabiîdir.
Millet haline geldikten sonra da milletlerin başına yabancı
kuvvetlerin geçmesi güçleşir. Vaatlere veya cebirle buna razı olan
milletler bile ilk fırsatta, tıpkı anasına dönen çocuk gibi,
istiklâline, millî benliğine dönecektir. Çünkü onda artık millî
hâfıza, yani tarih şuuru teşekkül etmiştir.
Tarih şuuru, milletlerin hareket hatlarını tâyine yarayan bir millî
savunma silahıdır. Hangi milletten düşmanlık gelmiştir? Hangi rejim
faydalı veya tehlikelidir? Ne türlü şahıslar iyilik ve kötülük
edebilir? İşte bütün bunların cevabını tarih şuuru verir.
Olgun bir insana bir takım zehirlerle muvakkaten hafızası
kaybettirildiği gibi, milletlere de, milletlerin zehiri olan
propaganda, telkin ve iftira ile tarih şuurunu bir müddet
kaybettirmek kabildir. Fakat olgun millet kendisini çabuk toplar.
Yalan propagandanın tesiri giderilir. Hakikat meydana çıkar.
Türk milleti, aşağı yukarı 3.000 yıllık mazisine rağmen çok denecek
kadar genç milletlerdendir. Büyük medeniyetler kurmuş olmasına
rağmen genç millet olmanın iki mühim vasfını taşımaktadır:
1- Dili henüz kesin şeklini almış değildir.
2- Birinci sınıf insanlar yetiştirmiş olmasına rağmen halkının bir
kısmı henüz göçebedir.
Çok genç olan, bu yüzden tarih şuuru olgunlaşamayan Türk milletine,
bu şuuru tamimiyle kaybettirmek için düşmanları tarafından yapılan
telkinler, yani zehir sunmalar pek çoktur. Millî şuurunu tam mânası
ile hâkim bir Türk milletinin, kendi varlığı içinde o varlığı,
düşman ve yabancı unsurları asla yaşatmayacağını bilen "yabancı
zümreler", millî şuuruna afyon içirmek için ellerinden gelen her
şeyi yapmaktadırlar. Ecdadı ve kanı ile bu toprağa bağlı olan normal
bir insan, şahsî düşünceleri ne olursa olsun, topluluktan ne derece
ayrı düşünürse düşünsün nihayet fedakârlık edemeyeceği bazı
sınırlara, mukaddes bildiği değerlere maliktir. Böyle bir insan yurt
topraklarından en küçük parçayı bile yabancılara bırakmayı düşünmez.
Bir takım dolambaçlı yollarda, harpsiz milletin mukaddes tanıdığı
şeylerin aleyhinde bulunamaz. Tarihi düşmanımız olan milletlerle,
hele o milletlerin aleyhimizdeki ihtirasları malûmken, dost olmaktan
bahsedemez. Her ne sebeple olursa olsun, milletimiz üzerinde yabancı
bir devletin hâkimiyetini aklına bile getirmez. Getirirse ta anormal
bir çılgındır, ya satılmış bir haindir veya bizden olmayan bir
yabancıdır. Bunların üçü de bir kapıya çıkar.
İstanbul'da "Vatan" gibi mukaddes bir ad taşıyan gündelik bir gazete
çıkmakta ve bu gazetenin baş yazılarını "Ahmet Emin Yalman" diye
Türk ve Müslüman ismi taşıyan bir adam yazmaktadır. Bir çok saf Türk
okuyucular bu adamı Türk sanmakta ve bazen makûl ve doğru yazılar
yazdığı için ona inanmaktadır.
Esefle söyleyelim ki Ahmet Emin Yalman, Türk ve Müslüman değildir.
Bu vatan ve milletle ilgisi yalnız Türk pasaportu taşımaktan ve Türk
tebaası olmaktan ibarettir. Ahmet Emin Yalman "Yahudi Dönmesi" yahut
"Selanik Dönmesi" denilen ve on yedinci asrın sonlarına doğru
Sabetay Sevi adında maceraperest ve serseri bir Yahudi tarafından
kurulan gizli bir ırkî-dinî cemaate mensuptur. Mesihlik iddia eden
ve mucize göstermek davasında bulunan bu çılgın Yahudi, Türk
Padişahı Dördüncü Avcı Sultan Mehmet tarafından huzuruna çağrılmış
ve: "Seni kurşuna dizdireceğim. Ölmemek mucizesini göster de hepimiz
birden sana inanalım" hitabını alınca bütün Yahudilere has
korkaklıkla padişahın ayaklarına kapanarak Müslüman olmuştur.
Canını kurtarmak için yalandan Müslüman olup Mehmet adını alan bu
münafık Yahudi, güya bütün Yahudileri de Müslüman etmek gibi yüksek
ve dini bir vazifeyi üzerine alarak Türkiye'nin türlü bölgelerinde
dolaşmış ve son yüzyılların bütün sahte peygamberleri gibi
Rasputinizm ahlâksızlığına da
saplanarak bugün kısaca "Dönme" dediğimiz cemaatin temellerini
atmıştır.
Sabetay Sevi öldüğü zaman Selânik'te 200 Yahudi ailesi onun bu gizli
dinine girmiş bulunuyordu. Dışarıya karşı gayet kapalı olan bu
cemaat sıkı bir dayanışma ile günümüze kadar gelmiştir.
Bunlar yalnız kendi aralarında evlenirler. Zahirî Müslüman
isimlerinden başka gizli Yahudi adları taşırlar. Müslümanlarınkinden
farklı olarak Yahudiler tarzında sünnet edilirler. Ölülerini ayrı
mezarlara gömer ve mezar başında gizli Yahudi âyini yaparlar.
Dönmeler kendi aralarında "Hâdibeyler",
"Karakaşlar", "Kapancılar" adında üç
kola ve âdeta üç oymağa ayrılırlar ki bu, onların hiyerarşisidir.
Kendilerine mahsus bayramları vardır. Bu bayramlardan 22 Martta
yapılan "Kuzu Bayramı" yahut (Dört Gönül Bayramı) en korkuncudur.
Dönmeliğin iç yüzünü anlatan ve İbrahim Alâettin tarafından yazılan
"Sabetay Sevi" adlı kitapta (s. 64-65) bu bayram şöyle anlatılıyor:
Bu kuzu bayramı hakkında Sabetay zümresi mensuplarından Karakaşzade
Rüştü, 1924 tarihinde "Vakit" gazetesi muharririne şu izahatı
vermişti:
Kuzu bayramı 22 adar (Mart)da yapılır. Bu bayram geceye mahsustur.
Ve her sene kuzu eti ilk defa bu bayram münasebetiyle ve hususi
merasimle yenir. Bu merasimde en aşağı ikisi erkek, ikisi kadın
olmak şartıyla evli dört kişinin bulunması lazımdır. Kuzu
ziyafetinde bulunacakların sayısı iki cinse mensup evli çiftlerin
arttırılması şartı ile istenildiği kadar çoğaltılabilir. Kadınlar
iyi giyinmiş ve elmaslarıyla süslenmiş oldukları halde sofra
hizmetinde bulunurlar. Yemekten sonra biraz eğlenilir ve muayyen
zamanda ışıklar söndürülerek karanlıkta kalınır... Bu bayram
vesilesiyle doğacak çocuklar bir nevi kutsiyeti haiz tanınırlar. Ona
"Dört Gönül Bayramı" adı verilir.
İşte bugün Türk basının kodamanlarından olan ve bütün millî
meseleler hakkında fikirler beyan eden, Türklük-Müslümanlık
dâvasının her safhasına karışan, Başbakan Adnan Menderes gibi aşağı
yukarı müttefikten sevilen bir devlet adamını,
irticai korumakla suçlandıran adam bu cemaate mensuptur.
Deniz Binbaşısı İstanbullu merhum Mehmet Nail Bey’in oğlu,
Deniz Kolağası (Ön yüzbaşısı) Dorul’lu Merhum Hüseyin Efendinin
torunu olan beni ve kardeşim Nejdet
Sançarı, yani bu toprağa ve ırka atalar, dedeler kanı ve hâtırasıyla
bağlı insanları, "millî varlığımızın temellerini kundaklamakla
suçlandıran adam budur: Selânikli Ahmet
Emin Yalman!
Millî menfaati o yolda gördükleri için "devletin başında halis
Türkler bulunmalıdır" diyen milliyetçileri "ırkçılar, nazistler"
diye gözden düşürmeğe, onları âdeta vatan haini gibi göstermeğe
yeltenen adam bu gizli Yahudi ırkçısı Ahmet Emin'dir.
Millî meseleleri konuşuyormuş gibi gözükerek memlekette tahrikat
yapan ve nihayet bu yüzden aleyhinde takibata başlanan, başbakana:
"Allah onunla dost olmaktan beni korusun" dedirten bu Ahmet Emin'i,
Yahudiliğine bağışlayarak mazur görebilirdik.
Fakat biz onun mazisini de biliyoruz. Bir zamanlar Türkiye'nin
Amerikan mandasına girmesini istediğini, doğu illerimizden
bazılarını Ermeniler’e vermek teklifinde bulunduğunu,
Türkiye'deki azınlıkları gücendirir diye "Türk" adını taşımayıp
"Osmanlı" kelimesini kullanmamız gerektiğini, Ruslar’a
teminat vererek onlarla anlaşmamızın
büyük bir siyasi şart olduğunu hiç sıkılmadan, utanmadan yazdığını
da biliyoruz. Daha dün denecek kadar yakın bir geçmişte komünist
Nâzım Hikmet'in büyük bir vatanperver olduğunu yazması gibi vicdan
hâilelerini bir tarafa bırakarak eski yazılarından parçalar alalım:
"Umumi surette istiklâl istemekten ibaret bir kanaati, biz, canlı ve
müspet addetmeyeceğiz" (27.Ağustos.1919)
"Bir çokları bizimle insanî nokta-i nazardan iştigal
edecek ve sonra kendi kendine çekilecek bir devlet bulunamaz, bu bir
hayaldir diyorlar. Biz iddia ediyoruz ki böyle bir devlet vardır ve
Amerika'dır. Bir kısmımız istiklâl diyerek natıkaperdazlık ve
avamperestlik ediyoruz". (15.Eylül.1919)
"Bizim de, Ermeni meselesi hakkında bütün alâkadarlar için şayanı
kabul ve devamlı bir tarzı tesviye aramaya başlamamız muvafık olur...
Arazi meselesindeki ifrat kârlıklar
bize şimdiye kadar pek pahalıya mal
olmuştur. Unutmamalıyız ki Girit adasının bir noktasına bir Osmanlı
bayrağı rekzedilmesinde ısrar etmemiz yüzünden Balkan İttifakı ve
Balkan Harbi vücuda geldi. Ermeni meselesinde iki tarafın nokta-i
nazarını telif ederek devamlı bir
tarz-ı tesviye aramalıyız. Bulduğumuz tarz-ı tesviye parlak
mahiyetini haiz olmamalıdır. Pazarlık şeklinde işe girişerek azdan
başlayacak ve adım adım geri çekilecek olursak mutlaka biz ziyan
ederiz. Evvelâ şurasını itiraf etmek lâzımdır ki, Ermeni Cumhuriyeti
bizim memleketimizdeki Ermenileri istiap edemez. Ermenileri millî
bir yurt sahibi etmek ve Ermeni meselesiyle buna merbut entrika ve
gürültülerden ilelebet kurtulmak için mutlaka Ermeni Cumhuriyetine
biraz arazi ilâve etmek lâzımdır". (4.Ağustos.1919)
"Tâbiiyet ifade için "Osmanlı" yerine "Türk" kelimesini kullanmanın
pek çok mahzurları vardır. Bu gibi kelimelerin ezhân-ı umumiye de
teessüs etmiş olan mânâlar, birden bire değiştirilemez. "Türk"
kelimesine biz şu mânâyı veriyoruz demek maksadı temin etmez. Türk
kelimesinin manası ne kadar tevsi edilse bunun için "Türkçe"
söyleyen Müslüman mefhumundan başka bir şey sıkıştırılamaz. Devlet,
bir Türk devleti olursa milyonlarca kürdün her tarafta ayrı
bir uzviyet teşkil etmesi lâzım gelir ki, buna gerek Türkler’in
ve gerek kürtlerin ekseriyeti muarızdır.
Bundan başka harpten sonra vâsî miktarda muhaceret vuku
bulacak. İktisadi sebepler muhtelif
Avrupa memleketlerinden milyonlarca insanın harice muhaceretini
intaç edecektir. Bundan başka bir takım siyasî buhranların da önüne
geçmek mümkün olamayacak, siyasî esbap tesiriyle kendi kendilerine
ikinci bir vatan aramaya mecbur kalanlar pek çok olacaktır. Anadolu
gibi nüfusu az, zengin bir memleketin bunlardan mühim bir kısmını
cezp etmesine ihtimal yoktur. Bu ecnebileri Amerika'da yapıldığı
gibi, Osmanlılık kapısından siyasî hayatımıza sokmaktan ve sonra
harsî Türk tesirlerine mâruz bırakmaktan başka, bizim için hiçbir
çare-i necat yoktur. Hariçten geleceği muhakkak olan büyük miktarda
ecnebileri temsile imkân tehiye edilmemesi Türklerin Anadolu'daki
mevcudiyetine halel verebilir". (29.Ekim.1919)
"Ruslar kimseyi tehdit etmek istemiyorlar. Fakat kendi emniyetleri
hakkında son derece hassas, âdeta vehham bulunuyorlar.
Memleketlerini yeniden tamir etmeğe,
teçhiz etmeğe ve henüz gelişmemiş kaynakları işletmeğe koyulmazdan
evvel kendi muhitlerinde emniyet ve asayiş hüküm sürdüğüne kani
olmak istiyorlar.
Kendi hesabımıza Ruslar’a bu kanaati, bu emniyeti vermek ve
çok iyi imtihanlardan geçen Rus-Türk dostluğunun
güzel ananelerini yeniden canlandırmağa çalışmak, millî
siyasetimizin ihmal edemeyeceği bir hedeftir.
Çok şükür ki Moskova'da bu gayeyi tamamıyla
kavrayan, yeni Rusya'yı tanıyan, seven,
dilini bilen, çok anlayışlı bir elçimiz vardır. Gazetelerimiz ve
hepimiz ona destek olacak surette hareket edersek; iyi komşu,
güvenilecek dost ve hariçte kendi hesabına emniyetten başka bir şey
aramayan bir millet olduğumuzu Ruslara inandırmak güç olmaz,
karşılıklı vehimlerin hakikati boğacak bir sis tabakası yaratmasını
böylece önlemiş oluruz.
Rus insanı da, Türk insanı da iyi insanlardır. Çok bela
görmüşlerdir. İyiliğe susamışlardır. Anlaşma ve iş işbirliği
yolundaki tecrübeleri, kendi hesaplarına da, insanlık hesabına da
mükemmel neticeler vermiştir. Tarihi hataları tekrar etmemek ve iyi
tecrübelerden lâzım gelen dersleri almak; iki taraf için de tabiî
bir vazifedir". (27.Nisan.1944)
Bütün bunlar kendisine gösterildikten sonra bile, Ahmet Emin'in,
hiçbir şey olmamış gibi, yurtseverlik dersi vermekte devam edeceğine
eminim. Fakat acaba, bunları gördükten sonra, Ahmet Emin'in şahsında
doğru görüşlü bir memleket evladı (!) bulduklarını sanan bazı Türk
gençleri ne yapacaklardır? Ahmet Emin'le ağız birliği ederek ötede
beride bana sövdükleri için pişmanlık duymak faziletini
gösterecekler mi, yoksa Türk vatanını ve istiklâlini peşkeş çeken o
"Dönek Dönme" ile aynı safta kalmakta devam mı edecekler?
Ben vaktiyle resmî ağızlardan bile vatan hainliği iftirasına
uğrarken perdenin arkasında veya önünde yine aynı devşirme ruhu ile
cemaatlerinin karakterini yukarda kısaca anlattığım aynı dönmelik
vardı. Dönmeliğin basındaki mümessili bugün Ahmet Emin'dir. Onun
maksadı: Aşağı yukarı yirmi bin kişilik gizli Yahudi dönmesi
cemaatinin Türkiye'ye manen, iktisaden ve belki de maddeten hakim
olmasıdır. Bu gayeye doğru plânlı bir şekilde ilerlemektedirler.
Bugün hepsi refah içindedir. Aralarından bir çoğu profesör,
öğretmen, gazeteci, doktor ve avukattır. Çoğu zengin tüccardır ve
ticarethanelerinde yalnız kendi ırkından insanlar çalışmaktadır.
1943'te aralarında verdikleri karar gereğince Türkiye'nin şimdilik
yüksek kültür mevkilerini işgale uğraşmaktadırlar. İçlerinde askerî
doktor vardır, fakat harp sınıfından subay yoktur.
Ahmet Emin'in mütemadiyen dönmesi, menfaat rüzgârlarına uymak
içindir. Daima daha zengin, daha yüksek mevkide olmak için cemaat
kanunları gereğince bunlar mubahtır. Benim aleyhimde yazması, sırf
millî tarih şuurunu uyandıracak bir iki yazı yazdığım içindir.
Kandırdıkları ve kendilerine uydurdukları bazı gafillerle birlikte
Türkçülüğe ve mukaddesata karşı dönmelerin açtığı savaş, onlar için
Türklük arasında erimemek, Yahudi dönmesi cemaatini korumak
davasıdır. Bunu açıkça söylemek imkanına mâlik olmadıklarından
dolayı daima dolambaçlı yollardan gidiyorlar ve devrin geçer akçası
ne ise onu kullanmaktan geri kalmıyorlar.
Türk vatanında Ahmet Emin gibi bir "Yahudi dönmesi" benim gibi bir "TÜRK"ü
millî varlığın temellerini kundaklamakla suçlandırıyor.
Baht utansın!
ORKUN, 20 Nisan 1951, Sayı: 29