Sakalar zamanında Türkler'in nasıl bir dine bağlandıklarını
bilmiyoruz. Fakat bu, hiç şüphesiz bir tabiat dini idi. Yani
gök, yer, ateş vesaire gibi tabiat kuvvetlerinden birine veya
birkaçına tapıyorlardı. Kunlar'ın dini hakkında ise pek az da olsa
bilgimiz vardır. Bu bilgiye göre Kunlar yılda bir defa gök ve yer
Tanrılarına ve atalarının ruhuna kurban keserlerdi. Demek ki Türk
dini o zaman iki tanrılı bir dindi. Gökte ve yerde iki tanrı tanıyan
bu din Göktürkler çağına kadar gelmişti. Göktürkler'de fazla olarak
' yer sub' ( yer su) da Tanrı olarak tanıtılmaktadır.Fakat
Göktürkler'de 'Tengri' yani sema bütün dünyayı ve beşeriyeti yaratan bir
Tanrı değil, bir Türk Tanrısıdır. Yine Göktürkler'de 'Umay' adında
bir kadın Tanrı tanılıyor ki bu da iyilik ve acıma Tanrısı idi. İşte
Türkler'in bu milli dinine Şamanizm diyoruz.
Dokuz Oğuz - Uygurlar zamanında ise millet yavaş yavaş Şamanizm'i
bırakıp Manihaizm girmeye başladı. Daha sonra, 840'tan sonra ise
Budizm ve Hristiyanlığın bir mezhebi olan Nasturîlik de Uygurlar
arasında yayıldı.
Budizm Hindistan'da 'Buda'nın kurduğu bir dindir. Buda, milattan önce
477'de ölmüştü. Budanın dinine göre bu dünyada duyduğumuz sevinç,
keder gibi şeyler bizim duygularımızın ve düşüncelerimizin
yanılmasından doğan kuruntulardır. Bu dünyada her şey gelip
geçicidir. İstikrar yoktur. Fakat buna mukabil bir de ebedi âlem
vardır ki ona Nirvana derler. Orada ebedi bir değişmezlik vardır.
Nirvana âlemi bütün mahlûkatların nereden gelip nereye gittiğini
bilen 'benlik' lerden ibarettir. Bu benlikler insanlara hulûl
ederler. İnsan irade ile nefsini terbiye eder, ergin ve olgun bir
insan olursa o benlik onu öldükten sonra Nirvanaya ulaştırır. Aksi
takdirde bu benlik yüz binlerce yıl içinde daha birçok insan veya
hayvanlara hulûl ederek ıstırap içinde yuvarlanıp gidecektir.
Budanın dininde bizim anladığımız mânâda bir Tanrı yoktur. Buda
dünyanın başlangıcı ve sonu hakkında da bir şey söylemiyor.
Bu da yalnız iradeyi kuvvetlendirecek talimat vermiştir. Buda dinine
göre aşk ile nefret, şefkatle zulüm aynı derecede kötü şeylerdir.
Doğru ve mutedil olmak, kendini yüksek görmemek, lüzumsuz yere söz
söylememek Budizm'in esaslarıdır. Budizm'de ibadet de yoktur.İhtimal
ki bu sadeliği Türkler arasında yayılmasına sebep olmuştur.
Manihaizm ise Babilli Mani (214 - 277) tarafından ortaya konmuştur.
Mazdeizm yani Zerdüşt dini ile Hristiyanlığın karışmasından doğmuş
bir dindir. Hıristiyanlığın tesirinde kalmış olmasına rağmen iki
Tanrılı bir dindir. Asıl Tanrı iyiliği ve ışığı temsil eder. Bunun
yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır ki
aşk, iman, doğruluk, zekâ, bilgi, anlayış, sır saklama gibi faziletleri
temsil ederler. Fenalık tarafının Tanrısı da ' Hümâme ' dir.
Kadındır. Bunun da yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır.
Manihaizm'e göre hayvan eti yemek, şarap içmek haramdır. İyilikle
kötülük daimî bir savaş halindedir. Fakat günün birinde iyilik
tarafı galip gelecek, o gün kıyamet kopacaktır. Ruhlar ebedi olduğu
için kıyamette fenalar Cehennemde ceza göreceklerdir.
Mani şair ve ressam olduğu için dinini yaymakta bu iki şeyden
istifade etmiştir.
Devlet
Türkler'de devlet pek eskiden beri teşekkül etmişti. Sakalar çağında
Türkler'in devlet kurduğunu bilmiyorsak da Kunlar'ın başlangıcından
beri Türkler'de devlet vardı. Türk devletleri aristokratik idiler.
Devlet reisi Kunlar ve Siyenpiler devrinde yabgu derlerdi.
Aparlar, Göktürkler, Dokuz Oğuz - Uygurlar devrinde kağan denilmeğe
başlandı. 'Hakan' ve 'han' kelimeleri 'kağan'ın sonradan aldığı
şekillerdir. Devlet reisine kağan denilmeye başlayınca yabguluk
ikinci derecede bir rütbe ve unvan oldu. Devlet reisi öldüğü zaman
yerine oğlu, kardeşi, yahut amcası geçerdi. Kimin geçeceğine
ekseriyetle kurultay seçer, bazan da prenslerden birisi kendi gücü
ile hükümdarlığı alırdı. Kunlar ve Göktürkler devrinde devlet çok
büyük olduğundan doğuda ve batıda olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı.
Bu ayrılık bazan kökleşir, iki düşman devlet olurdu. Göktürkler'in
bazı çağlarında doğudakilerle batıdakiler düşman olarak
çarpışmışlardır. Bununla beraber çok defa biri ötekini metbu
tanırdı.
Devlet ademi merkeziyetle idare olunurdu. Yani Türk birliğine dahil
olan muhtelif boylar kendi reisleri tarafından idare olunurdu. Bazı
boylara, hükümdar kendi ailesinden prenslere reis olarak seçerdi.
Umumiyetle bu boyları merkeze bağlayan şey muayyen zamanda vergi
vermek, savaşta asker göndermekten ibaretti. Başka bütün işlerde
serbesttiler. Hâttâ devleti teşkil eden boyların bazan birbirleriyle
çarpışması bile devlet fikrine aykırı değildi. Kunlar'dan itibaren
Türk hükümdarlarının komşu ülkelere, bilhassa Çin'e muntazaman elçi
gönderdikleri tarihçe malûmdur. Göktürkler devrinde İranlılar ve
Bizanslılar ile de siyasi münasebetleri olmuştur.
Aile
Türk ailesi Kunlar devrinden beri babanın hâkimiyeti altında ana ve
çocuklardan mürekkep bir ailedir.
Araplarda, İranlılarda, Yunanlılarda, Romalılarda olduğu gibi kadın
aşağı veya esir sayılmazdı. Kadın muhteremdi. Kapalı değildi. Fakat
bilhassa yukarı tabaka ahalide birden fazla kadın alma âdeti ve
hakkı vardı. Evlenmelerde iki tarafın birbiriyle denk seviyede
olması şarttı. Ağabeyleri ölenler yengeleriyle evlendirirlerdi. Bu
bilhassa hükümdarlar arasında böyle idi. Bu âdet Anadolu'da bugün
bile vardır. Evlenme çağına gelen çocuk evlenince baba ocağından
ayrılıp başka bir aile kurardı. Türkler'de aile bu kadar eski ve
muntazam olmakla beraber devlet fikri aile fikrinden üstündü.
Yaşayış, ahlâk ve âdetler
Türkler'in büyük kalabalığı göçebe idi. Hayvanların eti, sütü ve
derisiyle geçindikleri için otlaklar ararlar, öteye beriye
göçerlerdi. Bununla beraber Kunlar'da ve Göktürkler'de herkesin bir
toprağı olurdu. Orayı ekerlerdi. Demek ki bunların göçebeliği
herhangi bir şekilde olmayıp muntazam kaidelere tâbi, muntazam
zamanlarda yapılan ve muntazama yerler arasında olan bir
göçebeliktir. Türkler'in küçük bir bölümü ise şehirlerde otururlardı.
Moğolistan ve bilhassa Maveraünnehir2de şehirleri daha çoktu.
Herhalde İskender'in istilâsından sonra Türkler'de şehircilik hayatı
daha fazla ileri gitmiştir. Dokuz Oğuzların 840 felâketinden sonra
ise Türk milleti artık şehirli millet haline girmiştir.
Umumiyetle Türkler yüksek ahlâk sahibi insanlardı. Kunlar'ın
düşmanları olan Çinliler Kunlar'da verilmiş bir sözün tutulmamasına
imkân olmadığını kaydediyorlar. Hırsızlık eden on mislini verirdi.
Evli bir kadına sataşmanın, savaştan kaçmanın, büyük hırsızlık
yapmanın cezası ölümdü. Kunlar devrinde bir mahkûm hakkında en çok
on günde karar verilirdi.
Asker millet oldukları için çocuklar milletin menfaatine uygun
olarak yetiştirilirlerdi. Kunlar'da çocuklar küçükken koyunlara
binerek biniciliği öğrenmeye başlarlar, pek usta biniciler
olurlardı. Eli silâh tutan herkes askerdi. Savaşta ölmek şeref, evde
ölmek ayıptı. Kişi çadırda doğar, çayırda ölürdü.
Türkler'de erkeklerin saçları uzun olurdu. Galiba Sakalar devrinden
beri Türkler uzun saçlı millet olarak tanınmıştı. Kısrak sütünden
yapılmış olan kımız milli içkileri idi. Pek besleyici bir içki idi.
Göktürkler zamanında Türkler'de balbal dikmek âdeti vardı. Bir
kahramanın, bilhassa kağanların mezarına hayatta iken öldürdüğü veya
yendiği en ünlü düşmanın heykeli dikilirdi. Bu heykele balbal
derlerdi..