TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

 

 

3. Bölüm

İSLÂMİYET'TEN ÖNCE TÜRK MEDENİYETİ

Din


Sakalar zamanında Türkler'in nasıl bir dine bağlandıklarını bilmiyoruz. Fakat bu, hiç şüphesiz bir tabiat dini idi. Yani gök, yer, ateş vesaire gibi tabiat kuvvetlerinden birine veya birkaçına tapıyorlardı. Kunlar'ın dini hakkında ise pek az da olsa bilgimiz vardır. Bu bilgiye göre Kunlar yılda bir defa gök ve yer Tanrılarına ve atalarının ruhuna kurban keserlerdi. Demek ki Türk dini o zaman iki tanrılı bir dindi. Gökte ve yerde iki tanrı tanıyan bu din Göktürkler çağına kadar gelmişti. Göktürkler'de fazla olarak ' yer sub' ( yer su) da Tanrı olarak tanıtılmaktadır.Fakat Göktürkler'de 'Tengri' yani sema bütün dünyayı ve beşeriyeti yaratan bir Tanrı değil, bir Türk Tanrısıdır. Yine Göktürkler'de 'Umay' adında bir kadın Tanrı tanılıyor ki bu da iyilik ve acıma Tanrısı idi. İşte Türkler'in bu milli dinine Şamanizm diyoruz.
Dokuz Oğuz - Uygurlar zamanında ise millet yavaş yavaş Şamanizm'i bırakıp Manihaizm girmeye başladı. Daha sonra, 840'tan sonra ise Budizm ve Hristiyanlığın bir mezhebi olan Nasturîlik de Uygurlar arasında yayıldı.


Budizm Hindistan'da 'Buda'nın kurduğu bir dindir. Buda, milattan önce 477'de ölmüştü. Budanın dinine göre bu dünyada duyduğumuz sevinç,  keder gibi şeyler bizim duygularımızın ve düşüncelerimizin yanılmasından doğan kuruntulardır. Bu dünyada her şey gelip geçicidir. İstikrar yoktur. Fakat buna mukabil bir de ebedi âlem vardır ki ona Nirvana derler. Orada ebedi bir değişmezlik vardır. Nirvana âlemi bütün mahlûkatların nereden gelip nereye gittiğini bilen 'benlik' lerden ibarettir. Bu benlikler insanlara hulûl ederler. İnsan irade ile nefsini terbiye eder, ergin ve olgun bir insan olursa o benlik onu öldükten sonra Nirvanaya ulaştırır. Aksi takdirde bu benlik yüz binlerce yıl içinde daha birçok insan veya hayvanlara hulûl ederek ıstırap içinde yuvarlanıp gidecektir. Budanın dininde bizim anladığımız mânâda bir Tanrı yoktur. Buda dünyanın başlangıcı ve sonu hakkında da bir şey söylemiyor. Bu da yalnız iradeyi kuvvetlendirecek talimat vermiştir. Buda dinine göre aşk ile nefret, şefkatle zulüm aynı derecede kötü şeylerdir. Doğru ve mutedil olmak, kendini yüksek görmemek, lüzumsuz yere söz söylememek Budizm'in esaslarıdır. Budizm'de ibadet de yoktur.İhtimal ki bu sadeliği Türkler arasında yayılmasına sebep olmuştur.


Manihaizm ise Babilli Mani (214 - 277) tarafından ortaya konmuştur. Mazdeizm yani Zerdüşt dini ile Hristiyanlığın karışmasından doğmuş bir dindir. Hıristiyanlığın tesirinde kalmış olmasına rağmen iki Tanrılı bir dindir. Asıl Tanrı iyiliği ve ışığı temsil eder. Bunun yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır ki aşk, iman, doğruluk, zekâ, bilgi, anlayış, sır saklama gibi faziletleri temsil ederler. Fenalık tarafının Tanrısı da ' Hümâme ' dir. Kadındır. Bunun da yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır.


Manihaizm'e göre hayvan eti yemek, şarap içmek haramdır. İyilikle kötülük daimî bir savaş halindedir. Fakat günün birinde iyilik tarafı galip gelecek,  o gün kıyamet kopacaktır. Ruhlar ebedi olduğu için kıyamette fenalar Cehennemde ceza göreceklerdir.
Mani şair ve ressam olduğu için dinini yaymakta bu iki şeyden istifade etmiştir.


Devlet

Türkler'de devlet pek eskiden beri teşekkül etmişti. Sakalar çağında Türkler'in devlet kurduğunu bilmiyorsak da Kunlar'ın başlangıcından beri Türkler'de devlet vardı. Türk devletleri aristokratik idiler. Devlet reisi Kunlar ve Siyenpiler devrinde yabgu derlerdi. Aparlar, Göktürkler, Dokuz Oğuz - Uygurlar devrinde kağan denilmeğe başlandı. 'Hakan' ve 'han' kelimeleri 'kağan'ın sonradan aldığı şekillerdir. Devlet reisine kağan denilmeye başlayınca yabguluk ikinci derecede bir rütbe ve unvan oldu. Devlet reisi öldüğü zaman yerine oğlu, kardeşi, yahut amcası geçerdi. Kimin geçeceğine ekseriyetle kurultay seçer, bazan da prenslerden birisi kendi gücü ile hükümdarlığı alırdı. Kunlar ve Göktürkler devrinde devlet çok büyük olduğundan doğuda ve batıda olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Bu ayrılık bazan kökleşir, iki düşman devlet olurdu. Göktürkler'in bazı çağlarında doğudakilerle batıdakiler düşman olarak çarpışmışlardır. Bununla beraber çok defa biri ötekini metbu tanırdı.


Devlet ademi merkeziyetle idare olunurdu. Yani Türk birliğine dahil olan muhtelif boylar kendi reisleri tarafından idare olunurdu. Bazı boylara, hükümdar kendi ailesinden prenslere reis olarak seçerdi. Umumiyetle bu boyları merkeze bağlayan şey muayyen zamanda vergi vermek, savaşta asker göndermekten ibaretti. Başka bütün işlerde serbesttiler. Hâttâ devleti teşkil eden boyların bazan birbirleriyle çarpışması bile devlet fikrine aykırı değildi. Kunlar'dan itibaren Türk hükümdarlarının komşu ülkelere, bilhassa Çin'e muntazaman elçi gönderdikleri tarihçe malûmdur. Göktürkler devrinde İranlılar ve Bizanslılar ile de siyasi münasebetleri olmuştur.


Aile


Türk ailesi Kunlar devrinden beri babanın hâkimiyeti altında ana ve çocuklardan mürekkep bir ailedir. Araplarda, İranlılarda, Yunanlılarda, Romalılarda olduğu gibi kadın aşağı veya esir sayılmazdı. Kadın muhteremdi. Kapalı değildi. Fakat bilhassa yukarı tabaka ahalide birden fazla kadın alma âdeti ve hakkı vardı. Evlenmelerde iki tarafın birbiriyle denk seviyede olması şarttı. Ağabeyleri ölenler yengeleriyle evlendirirlerdi. Bu bilhassa hükümdarlar arasında böyle idi. Bu âdet Anadolu'da bugün bile vardır. Evlenme çağına gelen çocuk evlenince baba ocağından ayrılıp başka bir aile kurardı. Türkler'de aile bu kadar eski ve muntazam olmakla beraber devlet fikri aile fikrinden üstündü.


Yaşayış,  ahlâk ve âdetler


Türkler'in büyük kalabalığı göçebe idi. Hayvanların eti, sütü ve derisiyle geçindikleri için otlaklar ararlar, öteye beriye göçerlerdi. Bununla beraber Kunlar'da ve Göktürkler'de herkesin bir toprağı olurdu. Orayı ekerlerdi. Demek ki bunların göçebeliği herhangi bir şekilde olmayıp muntazam kaidelere tâbi, muntazam zamanlarda yapılan ve muntazama yerler arasında olan bir göçebeliktir. Türkler'in küçük bir bölümü ise şehirlerde otururlardı. Moğolistan ve bilhassa Maveraünnehir2de şehirleri daha çoktu. Herhalde İskender'in istilâsından sonra Türkler'de şehircilik hayatı daha fazla ileri gitmiştir. Dokuz Oğuzların 840 felâketinden sonra ise Türk milleti artık şehirli millet haline girmiştir.
Umumiyetle Türkler yüksek ahlâk sahibi insanlardı. Kunlar'ın düşmanları olan Çinliler Kunlar'da verilmiş bir sözün tutulmamasına imkân olmadığını kaydediyorlar. Hırsızlık eden on mislini verirdi. Evli bir kadına sataşmanın, savaştan kaçmanın, büyük hırsızlık yapmanın cezası ölümdü. Kunlar devrinde bir mahkûm hakkında en çok on günde karar verilirdi.
Asker millet oldukları için çocuklar milletin menfaatine uygun olarak yetiştirilirlerdi. Kunlar'da çocuklar küçükken koyunlara binerek biniciliği öğrenmeye başlarlar,  pek usta biniciler olurlardı. Eli silâh tutan herkes askerdi. Savaşta ölmek şeref, evde ölmek ayıptı. Kişi çadırda doğar,  çayırda ölürdü.


Türkler'de erkeklerin saçları uzun olurdu. Galiba Sakalar devrinden beri Türkler uzun saçlı millet olarak tanınmıştı. Kısrak sütünden yapılmış olan kımız milli içkileri idi. Pek besleyici bir içki idi.
Göktürkler zamanında Türkler'de balbal dikmek âdeti vardı. Bir kahramanın, bilhassa kağanların mezarına hayatta iken öldürdüğü veya yendiği en ünlü düşmanın heykeli dikilirdi. Bu heykele balbal derlerdi..
 

 

 

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>