| |
4.
Bölüm
İSLÂMİYET'TEN ÖNCE TÜRK DESTANI
Türk edebiyatı destanlarla başlar. Destan, bir milletin eski
zamanlarda başından geçen büyük hadiselerin halk dilinde edebi bir
şekil almasıdır. Bir milletin henüz yazısı yokken yaptığı büyük
savaşlar, ün alan kahramanlar bütün milletçe tanınırdı. Sonra bunlar
babadan oğula geçe geçe bir takım eklentiler daha alarak büyür.
İçine şiir ve hayal unsurları da karışır. Birkaç nesil sonra artık
destan bütün milletin malı olmuştur. Böylece teşekkül eden ve her
asır geçtikçe az çok değişikliklere uğrayan destan günün
birinde, yazının icat veya kabulünden sonra yazılır ve değişmez bir
hal alırdı. Fakat uğradığı bütün değişmelere rağmen teşekkül ettiği
zamanın umumi seciyesini taşır. Destanlar babadan oğula anlatıla anlatıla zaman geçtikçe bazan o
milletin ileriki isteklerine, ülküsüne ait unsurlarla da süslenir.
Böylelikle edebî değeri yükselen destan âdeta birçok nesillerin
müşterek edebî mahsulü halini alır. Bir destan, teşekkül ettiği asırdan ne kadar sonra kağıda geçirilirse
geçirilsin, yine teşekkül ettiği asrın mahsulü sayılır. Çünkü onun
temeli, esas fikirleri, esas unsurları teşekkül ettiği asra aittir.
Aradan geçen uzun asırlar o destanın mevzuunda, dilinde büyük
değişiklikler yapsa bile bunlar nihayet sathîdir. Bir millet yazıyı kabul ettikten sonra bile bir takım destanlar
yaratabilir. Çünkü asıl halk yığını henüz okuyup yazmayı
öğrenmemiştir ve edebî zevklerini bilhassa destanlarla doyuracak
seviyededir. Nitekim kurtuluş savaşına ait bir takım destanlar bile
teşekkül etmeğe başlamıştır. İslâmiyet'ten önceki Türk destanı bugünkü bilgimize göre, birbirinin
devamı olan altı bölümden ibarettir. Bunlar Türk tarihinin gidişine
Uygur olarak şunlardır:
1- Yaradılış destanı 2- Saka destanı 3- Kun - Oğuz destanı 4- Siyenpi destanı 5- Göktürk destanı 6- Uygur destanı |
Yaratılış Destanı
Yaratılış destanı dünyanın nasıl yaratıldığını,
insan ırklarının nasıl meydana geldiğini ve şeytanın nasıl bir
kötülük unsuru olduğunu, Türkler'in düşüncesine göre izah etmektedir. Destan
şöyledir: Daha hiçbir şey yokken 'Tanrı Kara Han' la 'su' vardı. Kara Handan
başka gören, sudan başka görünen yoktu. Kara Han yalnızlıktan sıkılıp
ne yapayım diye düşünürken su dalgalandı. 'Ak Ana' çıktı. Kara Han'a
'yarat' diyip yine suya daldı. Bunun üzerine Kara Han 'kişi'yi
yarattı. Kara Hanla kişi ebedi suyun üstünde iki kara kaz gibi
uçuyorlardı. Fakat kişi halinden memnun değildi. Kara Handan daha
yüksekte uçmak istiyordu. Onun bu dileğini sezen Kara Han kişiden
uçmak kabiliyetini aldı. Kişi sonsuz suya yuvarlandı. Boğuluyordu.
Yaptığına pişman olarak Tanrı Kara Handan bağışlanmasını diledi.
Tanrı Kara Han kişiye sudan yükselmesini buyurdu. Denizden bir
yıldız yükseltti. Kişi bunun üstüne oturarak batmaktan kurtulacaktı.
Kişi artık uçamayacağı için Tanrı Kara Han dünyayı yaratmak istedi.
Suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını kişiye buyurdu. Kötü
düşünceden hâlâ vazgeçmeyen kişi denizin dibinden toprak çıkarırken
kendisi içinde gizli bir dünya yaratmak istediğinden ağzına biraz
toprak sakladı. Kişi avucundaki toprağı su yüzüne serpince Tanrı
Kara Han toprağa 'büyü' diye buyruk verdi. Bu büyüyen toprak dünya
oldu. Fakat aynı zamanda kişinin ağzındaki toprakta büyümeye
başlayıp onu boğacak hâle geldi. Tanrı Kara Han 'tükür' diye buyruk
vermeseydi boğulup gidecekti. Kara Han'ın yarattığı dünya dümdüzdü.
Kişi tükürünce ağzından çıkan topraklar bu dümdüz dünyaya fırlayarak
üzerinde bataklık, tepeler meydana getirdi. Buna kızan Tanrı Kara
han bu itaatsiz kişiye 'Erlig' (Şeytan) adını verdi ve onu kendi
ışık âleminden kovdu. Bundan sonra yerden dokuz dallı bir ağaç
bitirerek her dalın altında bir adam yarattı. Bunlar dokuz insan
ırkının ataları oldular. Erlig bu insanların bu kadar güzel ve iyi
olduklarını görünce insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını
görünce Kara Handan onları kendisine vermesini istedi. Kara Han
vermedi. Fakat Erlig onları kötülüğe sürükleyerek kendisine
çekebiliyordu. Kara Han insanların bu akılsızlığına, Erliği
kanmalarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı. Erliği yer
altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına kovdu. Kendisi için
de on yedinci kat göğü yaratarak oraya yerleşti. İnsanları korumak
için de meleklerden birini gönderdi. Erliğ bu güzel göğü görünce o
da kendisine bir gök yaratmak için Kara Han'dan izin aldı. Kendi
göğüne tebaasını, yani kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi. Erliğin
tebaası Kara Hanınkilerden daha iyi yaşadıkları için Tanrı Kara
Hanın canı sıkıldı. Meleklerinden birini göndererek Erliğin göğünü
yıktırdı. Bu gök yıkılıp dünyaya düşünce yıkıntılarından
dağlar, boğazlar, ormanlar meydana geldi. Kara Han, Erliği dünyanın en
derin katına sürdü. Bu güneşsiz, aysız yıldızsız yerde dünyanın
sonuna değin oturmasını buyurdu. Tanrı Kara Han on yedinci kat
gökten kâinatı idare etmektedir. On altıncı kat gökte 'Bay Ölkün',
Altın dağda, altından bir tahtta oturur. Yedinci katta 'Gün
Ana', altıncı katta 'Ay Ata' oturmaktadır.
Yaratılış destanı bugün Altay Türkler'inde yaşamaktadır. Altay
Türkler'i, Türkler'in en geri kalan bölümüdür. Onlardaki bu
destan, tabii, en eski şeklinden değişmiş bir halde bize gelmiştir.
Çünkü ancak on dokuzuncu asırda tespit olunmuştur. Fakat buna rağmen Türkler'in orjinal düşüncelerini göstermek bakımından çok değerlidir.
Burada dikkate alınacak noktalar şunlardır:
1- Türklere göre kâinatı yaratan bir tek kuvvet vardır. Kâinat sudan
ve topraktan yapılmıştır. 2- Kadın hayatta mühim unsurdur. Tanrı Kara Han'a yaratmak ilhamını
bir kadın olan 'Ak Ana' verdiği gibi ikinci derecede iki Tanrı olan
'Gün' ve 'Ay' dan daha üstün olan 'Gün' de kadındır. 3- Şeytan çok büyük kudretlere malik olmakla beraber esas itibari
ile insandır. Hiç bir zaman Tanrı Kara Han'a denk kuvvette değildir. 4- İnsanlar bir ana babadan üremiş değildir. Dokuz ayrı ırk vardır
ki ataları ayrı insanlardır.
Saka Destanı
Sakalar en eski Türkler olduğu için bunlara ait destanlar, en eski
Türk tarihinin izlerini taşımaktadır. Saka destanı millattan önceki
7 -4 'üncü asırların vukuatına aittir ve iki parçadır: 'Alp Er Tunga' ve 'Şu' parçaları.
Alp Er Tunga Destanı
Türkler'in 'Alp Er Tunga' veya 'Buku Han' yahut 'Buka Han' dediği bir
destan kahramanları vardır. Fakat bu destanın Türkler tarafından
yazılmış şekli daha ele geçmemiştir. Kaşgarlı Mahmud'un kitabında
bazı manzum parçalar vardır ama bunlar Alp Er Tunga vukuatına ait
olmayıp onun hakkında yazılmış sagu yani mersiyelerdir. Fakat Alp Er
Tunga destanının İranlılar tarafından tespit edilen parçaları
elimizdedir. İranlılar bu Türk kahramanına Afrâsiyâb derler. Acem
şairi Firdevsi, İran'ın destanı tarihi olan Şehnâme adlı büyük
eserini yazarken Afrâsiyâb'tan çok bahsetmiştir. Afrâsiyâb'a ait
parçaları yazarken Firdevsi yalnız İranlılar arasındaki rivayetleri
değil, Türkler arasındaki rivayetleri de görmüştür. Çünkü
Firdevsi, Türk padişahı olan Gazneli Mahmud'un sarayında ve bir Türk
muhitinde bulunuyordur. Zaten Şehnâmede Türk kahramanlarına ait
isimlerden bir takımının halis Türkçe olması da bunu ispat eder.
Bununla beraber Alp Er Tunga'ya ait rivayetler, Türklerle Acemler
arasında, hiç şüphesiz, birbirinden farklı şekilde yaşıyordu. Hele
Türklere ait isimlerin çoğu İran rivayetlerinde acemleştirilimişti.
Mesela Türk rivayetlerindeki 'Alp Er Tunga' Acem rivayetlerinde
Afrâsiyâb olduğu gibi, Alp Er Tunga'nın kızının adı 'Kaz' dır. Acem
rivayetlerindeki iki kızının adı ise 'Ferengis' ve 'Menije' dir.
Buna mukabil İran rivayetinde Alp Er Tunga oğullarından birinin adı
Kara Han, bir kahramanın adı da Demürdür. Yani halis Türkçe
isimlerdir. Asırlarca birbiriyle çarpışmış iki milletin
destanlarının da birbirine tesir etmesi gayet tabiidir. Aşağıda
hülâsasını verdiğimiz Alp Er Tunga destanı Şehnâmeden alınmıştır.
Yalnız Afrâsiyâb ve Agrîres isimleri yerine Türkçeleri olan Alp Er
Tunga ve Alp Arız konmuştur.
İran padişahı 'Minûçehyr'in ölümünü haber alan Turan padişahı
Peşeng, İran aleyhinde savaş açmak için Türk ulularını topladı:
İranlıların bize yaptıklarını biliyorsunuz. Türk'ün öç alma zamanı
gelmiştir dedi. Oğlu 'Alp Er Tunga'nın içinde öç duyguları kaynadı.
Babasına : 'Ben arslanlarla çarpışabilecek kişiyim, İran'dan öç
almalıyım ' dedi. Boyu selvi gibi, göğsü ve kolları gibi idi. Fil
kadar güçlü idi. Dili yırtıcı kılıç gibi.idi.
Savaş hazırlıkları yapılırken Türk padişahının öteki oğlu 'Alp Arız'
saraya gelip babasına: 'Baba! Sen Türkler'in en büyüğüsün.Mînûçehr
öldü ama İran ordusunun büyük kahramanları var. İsyan etmeyelim.
Edersek ülkemiz yıkılıp gider' dedi. Peşeng, oğluna şöyle cevap
verdi: 'Alp Er Tunga avda arslan, savaşta savaş filidir.Bahadır bir
timsahtır. Atalarının öcünü almadır. Sen onunla birlikte ol.
Ovalarda otlar yeşerince ordunuzu 'Amul'a yürütün. İran'ı atlarınıza
çiğnetin. Suları kana boyayın...
Baharda Türk ordusu Alp Er Tunga'nın buyruğunda İran üzerine yürüdü.
Dehistan'a geldi. İki ordu karşılaştı. Türk kahramanlarından Barman
İrnalılara doğru ilerleyip er diledi. İran kumandanı ordusuna baktı.
Gençlerden kimse kıyışamadı. Yalnız kumandanın kardeşi Kubâd atıldı.
Fakat yaşlıydı. Kardeşi ona dedi ki: 'Barman genç, arslan yürekli bir
atlıdır.Boynu güneşe kadar uzanmıştır. Sen yaşlısın.Kan, ak saçlarını
kızartırsa yiğitlerimiz ürker'. Fakat Kubâd dinlemedi: 'İnsan
av, ölüm onun avcısıdır' diyerek savaşa çıktı. Barman ona: ' Başını
bana veriyorsunuz.Biraz daha bekleseydin daha iyiydi. Çünkü zaman
zaten senin hayatına kasdetmiştir.' dedi. Kubâd: 'Ben zaten dünyadan
payımı almış bulunuyorum'diye karşılık vererek atını saldırdı.
Sabahtan akşama kadar uğraştılar. Sonun da Barman kargı ile Kubâd'ı
devirerek zaferle Alp Er Tunga'nın yanına döndü. Bunu görünce İran
ordusu ilerledi. İki ordu birbirine girdi. Cihanın görmediği bir
savaş oldu. Alp Er Tunga üstün geldi. İranlılar dikiş tutturamayıp
dağıldılar. İran padişahı iki oğlunu memlekete göndererek kadınları
Zâve yollattı. Türk ve İran orduları iki gün dinledikten sonra üçüncü gün Alp Er
Tunga yeniden saldırdı. İran büyükleri ölü ve yaralı olarak savaş
alanını doldurdular. Geceleyin İranlılar bozuldu. Buna görünce iran
padişahı ve başkumandanı Dehistan kalesine sığındılar. Alp Er Tunga
kaleyi kuşattı. İran padişahı kaleyi bırakıp giderken ardına düşen
Alp Er Tunga kaleyi kuşattı. İran padişahı kaleyi bırakıp giderken
ardına düşen Alp Er Tunga onu tutsak etti.
İran'a tâbi Kâbil ülkesinin padişahı olan 'Zâl' İranlıların
yardımına geldi. Büyük savaşlar yaparak Türk ordularını bozdu.
Bundan öfkelenen Alp Er Tunga, tutsak bulunan İran padişahını kılıçla
öldürdü. Öteki tutsakları da öldürecekti. Fakat kardeşi Alp Arız onu
vazgeçirdi. Tutsakları 'Sarı'ya göndererek hapsettirdi. Kendisi de
Dehistanda 'Rey'e gelerek İran tacını giydi. İran ülkesinde padişah
oldu. Fakat Sarıdaki tutsakların kaçmasına sebep olduğu için kardeşi
Alp Arızı öldürdü. İran tahtına Zev geçtiği zaman iki ordu yine karşı karşıya gelip beş
ay vuruştular. Ortalıkta kıtlık oldu. Sonunda insanlık bitmesin diye
barış yaptılar. İran'ın şimal ülkeleri Turanın oldu.
Fakat Zev ölünce Alp Er Tunga yine İran'a saldırdı. Kardeşi Alp
Arızın öldürdüğü için babası kendisine dargındı. Fakat yeni İran
padişahı da ölüp İran tahtı yine boş kalınca Turan padişahı
Peşeng, oğlu Alp Er Tunga'ya yine haber yolladı. Ceyhun'u geçerek
İran tahtına oturmasını bildirdi. İranlılar Türk ordusunun
geleceğini duyunca korkup Zâle başvurdular.Zâl artık kocadığını
söyleyerek oğlu Rüstam'i yolladı. İki ordunun öncüleri arasındaki
çarpışmada Rüstem Türkler'i yenerek Keykubâd'ı İran tahtına çıkardı.
Asıl orduların çarpışmasında ise Rüstem, Alp Er Tunga ile karşı
karşıya geldi. Alp Er Tunga'yı yenecekken Türk bahadırları onu
kurtardılar. Rüstem bir hamlede 1160 Türk kahramanını öldürdüğü için
Türkler yenildiler. Ceyhun'u geçtiler. Alp Er Tunga babasının yanına
döndü. Babasını barışa kandırdılar. Barış yaptılar.
İran tahtına Keykâvus geçtikten sonra Araplar isyan ettiler. Fakat
galip gelen Keykâvus bir ziyafette sarhoş edilerek bağlandı. Bu
haber iran'ı karma karışık etti. Alp Er Tunga büyük bir orduyla
Arapların üzerine atılarak onları yendi. Türk ordusu İran'a
yayılarak herkesi tutsak etmeye başladı. İranlılar yine Zâlden
yardım istediler. Zâl, Araplarda tutsak olan Keykâvusu kurtarıp
onların ordusuna kattıktan sonra Türklere yöneldi. Kanlı bir savaşta
Turanlıların yarısı öldü. Alp Er Tunga yenilerek kaçtı.
Bir gün İran'ın yedi ünlü pehlivanı Rüstem'e, Turan'a giderek Alp Er
Tunga'nın avlağında avlanmayı teklif ettiler. Sirahs civarındaki bu
avlağa gidip yedi gün kaldılar. Alp Er Tunga bunu duyunca ordusuyla
geldi. Teke tek dövüşlerde Türk pehlivanları İranlılara üstün
geldilerse de işe Rüstem karışınca yedi pehlivan ile birlikte Türk
ordusunu dağıttı. Hâttâ az kalsın Alp Er Tunga da tutsak oluyordu. Keykâvus İran'da eğlenceler, aşk oyunları ile uğraşırken Alp Er Tunga
Türk atlılarıyla ilerledi. Bu haber Keykâvus'a geldi. Oğlu Siyâvuş
ile Rüstemi Türklere karşı yolladı. Türk öncülerini yenerek Belk
kalesini aldılar. Bu sırada kötü bir rüya görüp bunu tabir ettiren
Alp Er Tunga, beğlerin fikrini de alarak İranlılarla barış yaptı.
Onlara rehineler verdi. Buhara, Semerkand ve Çaç şehirlerini bırakıp
'Gang' şehrine çekildi. Fakat bu barışı istemeyen Keykâvus, Rüstem'e
ve Siyâvuşa kızıp kötü muamele ettiğinden Rüstem kendi ülkesine
çekildi. Siyâvuş da Alp Er Tunga'ya sığındı. Türkler'in payitahtı
alan Gang şehrine kadar büyük saygı görerek geldi. Kendini çok
severdi. Hâttâ Türk kahramanlarından 'Piran' ın kızı ile ve biraz
sonra da Alp Er Tunga'nın büyük kızı olan güzel 'Ferengis' ile
evlendi. Piran'ın kızından bir oğlu oldu. Adını Keyhüsrev koydular.
Bir müddet sonra, Siyâvuş'u çekemeyenler Alp Er Tunga'ya aleyhinde
sözler söyleyerek aralarını açtılar. Siyâvuş öldürüldü. Bunun
üzerine Rüstem yine ortaya çıktı. İlk çarpışmada Alp Er Tunga'nın
oğlu 'Sarka' yı öldürdüler. Alp Er Tunga bunun öcünü almak için
bizzat yürüdü. Fakat savaşı İranlılar kazanarak onu Çin denizine
kadar kaçırdılar. Turanlıları nerde bulduysa öldürüp altı yıl
Turanda kaldıktan sonra çekilip yurduna geldi.
Alp Er Tunga Turanın yakıldığını, Türkler'in öldürüldüğünü görünce kan
ağladı. Öç almaya and içti. Ordu toplayarak İran'a girdi. Ekinleri
yaktı. İran'a hâkim oldu. Kıtlık çıkarak İranlılar yedi yıl açlıktan
kırıldılar. Bunun önüne geçip İran'ı kurtarmak için Keyhüsrev'i
Turandan kaçırdılar. Keykâvus, torunu Keyhüsrev'e tahtı bıraktı.
Keyhüsrev, Alp Er Tunga'dan öç almak için ordusunu hazırladı. Fakat
bu ordu daha Alp Er Tunga ile karşılaşmadan bozuldu. Keyhüsrev yine
ordu yolladı. Türkler'den Bazur adında birisi büyü yaparak dağlara
kar yağdırdı. İranlıların elleri tutmaz oldu. Böylelikle İran
ordusunu doğradılar. İranlılar yine Rüstem'i yolladılar. Harikulâde
savaşlardan sonra Rüstem Türk ordusunu bozup Türk ordusunda bulunan
Çin hakanını da tutsak etti.
Alp Er Tunga bu haberi alınca pek üzüldü. Uluları toplayıp danıştı.
Bunlar: ' Ne yapalım! Çin, Saklap orduları bozulduysa Turan ordusuna
bir şey olmadı. Anamız bizi ölmek için doğurdu.' dediler. Alp Er
Tunga hazırlığa başladı. Oğlu 'Şide' onun maneviyatını yükseltti. Bu
savaşa Turan ordusun tarafından, Çin dağlarında oturan 'Pûlâdvend'
adında bir cin de ordusuyla iştirak etti. İran pehlivanlarını
yendiyse de sonunda Rüstem'e yenildi. Bunun üzerine Turan ve İran
orduları çarpıştı. İranlılar kazandı. Alp Er Tunga kaçtı. Bundan
sonra Keyhüsrev dünyanın üçte ikisine hâkim oldu. Bir gün sarayda
şarap içerken Turan sınırından İranlılar gelip Turanlıların
kendilerine zarar verdiğini söylediler. Keyhüsrev bu işi halletmek
için İran kahramanlarından 'Bijen' i gönderdi. Bijen sınırda ve
Turan tarafındaki bir ormanda, yanındaki güzel kızlarla eğlenen
'Menije' yi gördü. Menije, Alp Er Tunga'nın kızıydı, birbirlerini
sevdiler. Menije onu Turana, sarayına götürdü. Alp Er Tunga bunu
duyunca çok öfkelendi. Bijeni kuyuya hapsetti. Kızını da kovdu. İran
padişahı, genç kumandanının gelmediğini görünce yine Rüstem'in
yolladı. Rüstem tüccar kılığında Türk payitahtına kadar gitti.
Bijeni kurtardığı gibi Alp Er Tunga'nın da sarayını basarak onu
kaçırdı. Menije'yi İran'a gönderdi. Alp Er Tunga ise yeniden ordu
yığarak yürüdü. İran ordusunun arkasında 'Bîsütun' dağı vardı. Yine
Rüstem'in sayesinde İranlılar bu savaşı kazandılar. Alp Er Tunga,
Karluğa kadar kaçtı. Beğlerine dedi ki: 'Ben dünyaya buyruğumu
geçiriyorum. Mînûçehr zamanında bile İran Turan'a denk olamamıştı.
Fakat bugün İranlıları hayatını sarayımda bile tehdit ediyorlar. İyi
bir öç almayı düşünüyorum. Bin kere bin bir Türk ve Çin ordusuyla
yürüyelim. ' Toplanmaya başladılar. Fakat bizzat Alp Er Tunga'nın
iştirak etmediği ilk savaşı İranlılar kazandılar. İran padişahı asıl
Alp Er Tunga'yı yok etmek istiyordu. Yeniden her yandan ordular
toplayarak ilerledi. Alp Er Tunga bin kere bin ordusunun üçte
ikisini toplamıştı: 'Beykend' şehrinde oturuyordu. Karargahında pars
derisinden çadırlar vardı. Kendisi altınlı ve mücevherli bir taht
üzerinde idi.Karargahın önünde birçok kahramanların bayrakları
dikili idi. İleriye gönderdiği ordunun bozulduğunu duyunca başı
döndü. Öç almadan dönmemeye and içti. Oğlu 'Kara Han' a ordusunun
yarısını vererek Buhara'ya gönderdi. Oğullarından Şide (ki asıl adı
Peşeng idi), Cehen, Afrâsiyâb, Girdegir ve oğlu 'İlâ' nın oğlu Güheylâ
bu orduda idiler. Çiğil, Taraz, Oğuz, Karluk ve Türkmenler çerisini
teşkil ediyordu. İki ordu karşılaşınca ilk önce İran padişahı
Keyhüsrevle Alp Er Tunga'nın oğlu Şide teke tek dövüştüler. Şide
öldü. Alp Er Tunga duyunca saçlarını yoldu. Ertesi gün iki ordu
akşama kadar savaşıp ayrıldılar. Daha ertesi gün yine çarpıştırıldı.
Alp Er Tunga kükremiş gibi saldırıyordu. İran'ın büyük
pehlivanlarından birkaçını öldürdü. Keyhüsrev'le Alp Er Tunga karşı
karşıya geldiler. Fakat Turan pehlivanları onun İran padişahıyla
dövüşmesini istemeyerek atının dizgininden tutup geri götürdüler. O
gece Alp Er Tunga ordusuyla alıp Ceyhun'un ötesine geçti. Kara
Han'ın ordusuyla birleşip Buhara'ya geldi. Biraz dinlendiler. Sonra
payitahtı olan Ganga geldi. Bu şehir cennet gibiydi. Toprağı
mis, tuğlaları altındı. Her yerden ordular çağırdı. Bu sırada
casusları Keyhüsrev Ceyhun'u geçti diye bildirdiler. Keyhüsrev ilk
önce Suğda geldi. Biraz kalıp itaate aldı. Yine ilerledi. Türkler
İranlılara su vermiyorlar, ordunun arkasında yalnız kalmış İranlı
bulurlarsa öldürüyorlardı. Keyhüsrev de önüne çıkan
saray, kal, erkek, kadın ne bulursa yok ediyordu. İki ordu 'Gülzariyun'
ırmağı kıyısında karşılaştılar. Birbirine girdiler. Alp Er Tunga'nın
ordusundan Keyhüsrev'e korku gelmişti. Ordunun arkasına çekilip
Tanrıya yalvardı. Derhal bir fırtına kopup tozları Turan ordusuna
doğru akmaya başladı. Türkler bozuldular. Fakat Alp Ertunga kaçmak
isteyenleri öldürerek ordusunu durdurdu. Dönüp yine savaştılar. Gece
çökünce iki ordu ayrıldı. Alp Er Tunga ertesi günü yine
çarpışacaktı. Fakat kendisine gelen bir haberci Kara Han'ın
ordusundan yalnız Kara Han'ın sağ kaldığını bildirdi. Bunun üzerine
ağırlıkları bile toplamadan hızla ordusu ile çöle atıldı. Rüstem'i
vurmak istiyordu. Keyhüsrev bunu Rüstem'e bildirdiği gibi kendisi de
onun ardına düştü. Alp Er Tunga, Ganga gelip Rüstem'e baskın yapmak
istediyse de onun tetikte olduğunu görerek vazgeçti. Şehre girdi. Bu
kalabalık şehrin kalesi o kadar yüksekti ki üstünden kartal bile
uçamazdı. İçinde yiyecek boldu. Her köşesinde kaynaklar, havuzlar
vardı. Havuzlar bir ok atımı boyunda ve eninde idi. Güzel
bahçeleri, saraylarıyla bir cennetti. Alp Er Tunga ordusuyla Ganga
kapandı. Çin padişahına mektup yazıp yardım diledi. Keyhüsrev de
ordusuyla gelerek Rüstem'le birleşti. Kalenin çevresine hendek
kazdırdı. Odunlar yığıp katranla ateş verdiler. Duvarlar yıkıldı.
Şehre hücumla girdiler. Herkesi öldürdüler. Alp Er Tunga sarayının
altındaki gizli yoldan 200 beği ile kaçarak kurtuldu. Çin
padişahının yanına gitti. Çin hakanı büyük bir ordu hazırlamıştı.
Bunu duyan Türkler her taraftan Alp Er Tunga'nın yanına
gidiyorlardı. Keyhüsrev Ganga bir kumandan bırakıp Alp Er Tunga'nın
üzerine yürüdü. Karşılaştılar. Alp Er Tunga ona bir mektup yazarak
insanlardan uzak ve kendisinin beğeneceği bir yerde teke tek
dövüşmeyi teklif etti. Keyhüsrev kabul etmedi. O gün iki ordu akşama
kadara çarpıştı. Gece olunca Keyhüsrev ordusunun önüne hendekler
kazdırdı. Bir kısmı kuvvetlerini Türk ordusunun gerisine gönderdi.
Türkler gece baskını yapıp hendeğe düştüler. Arkalarındaki
kuvvetlerde pusudan çıktı. Türk ordusunu yendiler. Alp Er Tunga
kalan çerisiyle çöle çekildi. Keyhüsrev Ganga döndü. Çin padişahı da
Keyhüsrev'den korkarak ona elçi gönderdi. Keyhüsrev, Alp Er Tunga'yı
bir daha yanına almamak şartıyla onunla barıştı. Alp Er Tunga bunu
işitince perişan bir halde çöle çekildi. Zere denizine geldi. Bu, ucu
bucağı olmayan bir denizdi. Orada bir gemici vardı. 'Ey padişah! Bu
derin denizi geçemezsin. 78 yaşımdayım. Bunu bir geminin geçtiğini
görmedim.'dedi. Alp Er Tunga, 'Tutsak olmaktansa ölmek yektir' diye
cevap verdi. Bir gemi yüzdürttü. Binip yelken açtılar. ' Gangidiz'
şehrine vardılar. Alp Er Tunga orada 'geçmişi düşünmeyelim.Talih
yine buna döner.' diyerek yatıp uyudu. Keyhüsrev, Alp Er Tunga'nın
suyu geçtiğini haber aldı. Hazırlıklar yaparak bir takım ülkeleri
aldıktan sonra Zere denizinin kıyısına geldi. Yedi ayda denizi
geçtiler. Gangidizi aldılar. Bulduklarını kestiler de de Alp
Er Tunga gizlice kaçtı. Keyhüsrev buradan Turanın payitahtı olan
Ganga geldi. Alp Er Tunga'yı coşturdu. Kimse bilmiyordu. Halbuki bu
sıralarda o yiyeceksiz, içeceksiz dolaşıyordu. Kayalık bir dağın
tepesindeki bir mağarayı kendine ev yapmıştı. Bu mağarada
insanlardan uzak yaşayan 'Hûm' adında biri vardı. Bir gün mağarada
bir ses işitti. Alp Er Tunga kendi kendine talihine yanıyordu. Bu
sözlerin Türkçe almasından yabancının kim olduğunu anlayana Hûm ona
hücum ederek tutsak etti. Fakat o yine kaçarak suya atıldı.
Keyhüsrev bu işi duydu. Hile ile Alp Er Tunga'yı sudan çıkararak
öldürdüler.
İranlıların görüşüne göre yazılmış olan ve Firdevsi'nin kaleminden
büsbütün mübalağalı bir şekil alan bu destan, tabii Türkler'in
aleyhindedir. Böyle olduğu halde birçok yerlerinde Türk kahramanlığı
itiraf olunmuştur. İranlılar çok defa harikulade bir şekilde galip
gelmektedir. Alp Er Tunga'nın bir de tarihi şahsiyeti vardır. Uzun zaman
İranlılar en büyük düşmanı olarak kalan, hâttâ bir iki defa İran'ı
zaptederek sonunda ancak hile ile öldürülen Alp Er Tunga, Sakalar
tarihinde, millattan önce 624'te İranlılar tarafından hile ile
öldürülen Saka kahramanının destanda aldığı şekilden başka bir şey
değildir. Onun destandaki şahsiyetine daha sonraki çağlarda, mesela
Gök Türkler çağında yaşamış olan bir takım Türk kahramanlarının
hatıraları da eklenmiş olmakla beraber esas unsurlar Saka çağına
aittir.
Şu destanı
İskender'in batı Türkistan'a geldiği zamana, yani milattan önce
330-327 yıllarına aittir. Destan şudur: Zülkarneyn (İskender)
Semerkand'ı geçip de Türk ellerini almak istediği zaman Türk
padişahı 'Şu' adında bir gençti. Bunun büyük bir ordusu vardı.
Balasagun yanındaki Şu kalesini yaptıran bu adamdır. Şu kalesinde
her gün beğleri için 360 nöbet çalınırdı. O zaman bu padişaha
denildi ki: 'Zülkarneyn' yaklaştı. Bu adamla savaşalım mı ne
yapalım? Bize ne buyurursunuz?... Halbuki 'Şu' Hucend vadisinin
kıyısına kumandanlarından 40 kişi göndermişti. Bunlar öncü olacak ve
İskender'in geçtiğini haber verecekti. Bu gönderilen
takım, İskender'in çerisinden hiç kimse farkına varmayarak geçmişti.
Bunun bir gümüş havuzu vardı. Bu havuzu seferberlikte bile
taşıttır, su ile doldurtarak içine kazlar, ördekler salıverirdi.
Kendisine 'ne yapalım? Savaşalım mı? ' diye sorulduğu zaman bunu
soranlara şöyle dedi: ' Şu kazlara, ördeklere bakın. Havuzda nasıl
yüzüyorlar?' Onun bu sözü üzerine halkın yüreğine od düştü. Sandılar
ki hükümdar savaş için hazırlanmış olmadığı gibi bir tarafa çekilmek
için de hazırlanmış değildir. Derken Zülkarneyn ırmağı geçti.
Hükümdarın gönderdiği öncüler geceleyin ona geldiler. Zülkarneyn'in
ırmağı geçtiğini söylediler. Bunun üzerine hükümdar geceleyin davul
çaldırdı. Doğuya doğru yürüdü. Önce hazırlık olmayarak hükümdarın
yürümesinden halk arasına bir ürküntü düştü. Binecek bir hayvan
bulanlar kendisini o hayvanın üzerine bıraktı ve hükümdarla birlikte
gitti. Herkes birbirinin hayvanını almıştı. Sabah olunca düz bir
ovada ordu kuruldu. O zaman Türkistan'da Taraz, İspicab, Balasagun
hepsi sonradan yapıldı. Ahali çadır içinde yaşıyordu. Hükümdar ve
ordu böyle gidince orada aileleriyle birlikte 22 kişi kaldı. Bunlar
geceleyin yüklerini yükletecek hayvan bulup da gidememişlerdi. Oğuz
boyları bunlardan doğmuştur. Bu 2 kişi yayan olarak gitmek yahut
bulundukları yerde kalmak için düşünüyorlardı. Derken bunlara iki
kişi rastladı. Bu iki kişi eşyalarını sırtlarına
yüklemişler, ailelerini de beraberce almışlar, ordusunun izini tutarak
gidiyorlardı. Halbuki yorulmuşlar, yük taşımada terlemişler ve bu
sırada bu 22 kişiye rastlamışlardı. Bu iki kişi o adamlarla konuşup
danıştılar, 22 kişi şöyle dediler: 'Erler, şu herif (yani İskender)
gelip geçici bir adamdır. Bir yerde duramaz. Nasıl olsa buradan
geçer gider. Bizde yurdumuzda kalırız'. Ve o o iki kişiye Türkçe
şunu dediler: ' Kal, aç'. Bunun mânâsı 'bekleyin, durun, eğlenin'dir.
Sonra bunların çocuklarına 'Kalaç' denildi. İşte 'Kalaçlar'ın
kökleri bunlardır ki iki boydur. Derken Zülkarneyn geldi. O 22
kişiyi gördü. Baktı ki bunlar saçlı insanlardır. (uzun saçlı olacak)
ve üzerlerinde Türk âlâmetleri var;bunları görünce kimseye sormadan
bunlar 'Türk mânend' dedi ki mânâsı 'Türk'e benziyorlar' (1)
demektir. Bu ad o adamlar için bugüne kadar kaldı. Bu Türkmenler
esasen 24 boydur. Fakat Kalaç boyu olan iki boy bazı şeylerle
bunlardan ayrılmışlardır. Onun için bu iki boy bunlardan sayılmaz.
İşte Türkmenlerin aslı budur. Hükümdara gelince o Çin tarafına
geçti. Zülkarneyn de bunların ardına düştü. Zülkarneyn Çin'e
yaklaştığı, yani Uygur yakınında bulunduğu zaman Türk hükümdarı
bununla çarpışmak üzere bir kuvvet gönderdi. Bunların hepsi gençti.
Veziri hükümdara ' Sen İskender'e karşı gençleri gönderdin. Onlarla
birlikte yaşlı ve savaşta denenmiş birisinin de bulunması gerektir.'
dedi. Hükümdar çok yaşlı mânâsına gelen 'üge' dedi. Vezir 'evet'
dedi ve yaşlı bir adam gönderdi. İskender de bir öncü kolu
göndermişti. Türk kolu Zülkarneyn'in öncülerine gece baskını yaparak
bozguna uğrattılar. Türkler'den biri Zülkarneyn'in çerilerinden
birini kılıçla beline kadar ikiye böldü. Ölü, beline altın dolu bir
kemer bağlamıştı. Kemer kırıldı. Altınlar kana bulaşık döküldü.
Ertesi gün Türk çerileri kanla bulaşık altınları gördüler. Birbirine
'altın, kan' dediler. O civarda bulunan büyük bir dağ bu adla
adlandırıldı. Bugün oraya 'Altın Han' deniliyor. Sonra
Zülkarneyn, hükümdar ile barıştı. Uygur şehirlerini Zülkarneyn yaptı.
Bir müddet oralarda kaldı. Zülkarneyn çekilince 'Şu' döndü.
Balasagun'a gelip şimdi Şu denilen bu şehri yaptı. Oraya bir de
tılsım koydurdu. Bugün leylekler o şehrin karşısına kadar gelir
fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın tesiri bugüne kadar
sürmektedir.
Bu destanda göze çarpan esaslar şunlardır:
1- İskender Türkistan'a geldiği zaman Türkler'in çoğu doğuya
çekilmişler, Türkmenler yani Oğuzlar kalmışlardır. 2- İskender'in Türkistan'da sonuna kadar ilerleyememesi, mukavemet
görmesinden dolayıdır. 3- Türkistan'da büyük şehircilik hayatını ilerleten iskender
olmuştur. (1) Burada acemce bir cinas vardır. 'Türk mânend' Türk'e benziyor
demektir. Fakat bu söz 'Türkmân end' şeklinde yazılıyorsa
'Türkmen'dirler' demek olur. Divânü Lûgat it - Türk'te İskender
acemce konuşuyor gösterilmektedir.
Kun - Oğuz destanı
Bugün Oğuz destanının , elimizde birbirinden farklı nüshaları vardır.
Bu fark, halk arasında anlatılmakta olan bu destanın muhtelif
zamanlarda ve yerlerde kağıda geçirilmiş olmasından ileri geliyor.
Türkler'in İslâmiyet'i kabulünden önceki Oğuz destanı arasında bazı
ayrılıklar olması peki tabiidir. Çünkü Türkler Müslüman olduktan
sonra bu destanda Müslümanlığın hazmedemeyeceği bir takım noktaları
silmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bundan başka Oğuz'u bir Müslüman
gibi göstererek onu bir nevi evliya mertebesine çıkarmışlardır.
Zamanla bir destanının nasıl değişikliklere uğradığını göstermek
için bu destanın iki şeklini de buraya alacağız.
İslâmiyet'ten önceki şekil
Bu şeklin baş tarafından eksiklik vardır. Fakat ne kadar eksik
olduğunu bilmiyoruz. Arkası şöyle devam ediyor: ......Yine günlerden bir gün Ay Kağanın gözü parlayıp yavruladı.
Erkek çocuk doğurdu. Bu oğlanın yüzünün rengi gök idi. Ağzı ateş
kızıl idi. Gözleri ala, saçları kara idiler. Güzel perilerden daha
güzeldi. Bu oğlan anasının göğsünden ağzı içip bundan sonra bir daha
içmedi. Çiğ et, aş, şarap diledi. Dile gelmeye başladı. Kırk günden
sonra büyüdü. Yürüdü. Oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi, beli kurt beli
gibi, omzu samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibi idi. Gövdesinin bütünü tüp tüylü idi. At sürüleri güdedururdu. Atlara
binedururdu. Geyik, av avlayadururdu. Günlerden sonra, gecelerden
sonra yiğit oldu. Bu çağda bu yerde bir ulu orman vardı. Birçok
çaylar, ırmaklar vardı. Buraya gelen geyikler (dört ayaklı av
hayvanları) çok çok , burada uçan kuşlar çok çok idi. Bu orman
içinde büyük bir canavar vardı. Atları, insanları yerdi. Büyük, yaman
bir hayvandı. Zahmet vererek halkı basardı. Oğuz Kağan birer,
kahraman kişi idi. Bu canavarı avlamak diledi. Günlerden bir gün ava
çıktı. Cıda ile, yay ve ok ile, kılıç ile, kalkan ile atlandı. Bir buğu
(erkek geyik) aldı. Bu buğuyu söğüt çubuğu ile ağaca bağladı. Gitti.
Bundan sonra ertesi gün oldu. Tan attığı çağda geldi. Gördü ki
canavar buğuyu almış. Yine o ağacın dibinde durdu. Canavar gelip
başı ile başına vurdu. Onu öldürdü. Kılıç ile başını kesti.
Aldı, gitti. Yüne gelip gördü ki bir sungur canavarın içini
yemektedir. Yay ile, ok ile sunguru öldürdü. Başını kesti. Ondan
sonra dedi ki : 'Buğuyu yedi. Ayıyı yedi. Cıdam öldürdü. Demir
olduğu için canavarı sungur yedi.' dedi. Yay, okum öldürdü. 'Bakır
olduğu için' dedi. Gitti. Yine günlerden bir gün Oğuz Kapan bir
yerde Tanrıya yalvarmakta idi. Karanlık oldu. Gökten bir ışık düştü.
Güneşte, aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan yürüdü. Gördü ki:' Bu ışığın
arasında bır kız vardı. Onun başında ateşli , ışıklı bir beni vardı.
Altın kazık (Kutup yıldızı) gibi idi. Bu kız öyle güzeldi ki gülse
Gök Tanrı (mavi gök) gülüyor, ağlasa Gök Tanrı ağlıyordu Oğuz Kağan
onu gördükte usu (aklı) kalmadı. Gitti. Sevdi, aldı. Onun ile yattı.
Dileğini aldı. Kız gebe kaldı. Günlerden sonra, gecelerden sonra üç
oğul doğurdu. Birincisine 'Gün'ad koydular. İkincisine 'Ay' adı
koydular. Üçüncüsüne 'Yıldız' ad koydular. Yine bir gün Oğuz Kağan
ava gitti. Bir göl arasında karşıdan bir ağaç gördü. Bu ağacın
kovuğunda bir kız gördü. Onun saçı ırmak akışı gibi, onun dişi inci
gibi idi. Öyle güzeldi ki yer yüzünün halkı onu görse
'ay, ay, ah, ah, ölüyoruz' diyip sütten kımız oladururlardı. Oğuz Kağan
onu gördükte usu gitti. Yüreğine ateş düştü. Onu sevdi, aldı. Onun
ile yattı. Dileğini aldı. Kız gebe kaldı. Günlerden sonra, gecelerden
sonra üç oğul doğurdu. Birincisine 'Gök' ad koydular. İkincisine
'Dağ' ad koydular. Üçüncüsüne 'Deniz' ad koydular. Ondan sonra Oğuz
kağan büyük toy (ziyafet) verdi. Halka yarlık gönderip .........(1)
yarlıgayıp konuştular. Geldiler. Kırk masa, kırk sıra yaptırdı. Türlü
aşlar, türlü şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler, içtiler. Toydan sonra
Oğuz Kağan beğlere, halka yarlık verdi ve dedi ki:
Ben sizlere oldum kağan; Alalım yay ile kalkan. Damga bize olsun buyan.
Gök kurt ise olsun uran (savaş parolası), Demir cıdalar! Ol orman! Avlakta yürüsün kulan (yabani eşek) Hem de deniz, hem de muran (ırmak) Güneş tuğ ol, gök kurıkan (çadır) |
(1) Noktalarla gösterilen yerler aslında eksiktir.
Dedi. Yine ondan sonra Oğuz Kağan dört yana yarlık yolladı.
Bildirgelik yazdı. Elçilerine verip gönderdi. İş bu bildirgelikte
bildirmiş idi ki: ' Ben Uygurların Kağanı oluyorum ki yeryüzünün
dört tarafının Kağanı olsam gerektir. Sizden itaat dilerim. Her kim
benim ağzıma bakmazsa (buyruğumu dinlemezse) ceza çekip düşman
tutarım. Hemen basıp astırıp yok olsun deyip öyle de yaparım ' dedi.
Yine bu çağda sağ yanda Altın Kağan dene bir kağan vardı. İş bu
Altın Kağan Oğuz Kağan'a elçi tayin edip gönderdi. Pek çok
altın, gümüş yolladı. Pek çok kız, yakut taşı alıp, pek çok inciler
gönderip Oğuz Kağana saygı iler verdi. İtaat etti. Yahşı hediyelerle
dostluk kıldı. Onunla dost oldu. Sol yanda Urum denen bir Kağan
vardı. İş bu Urum Kağan, Oğuz Kağanın yarlığını dinlemezdi. Yanına
varmazdı. Ben bu sözü tutmayacağım deyip yarlığa bakmadı, Oğuz Kağan
kızıp onun üstüne atla yürümek diledi. Çeri ile atlanıp tuğlarını
tutup gitti. Kırk günden sonra Muz Tağ (Buz Dağ) denen dağın ayağına
geldi. Çadırını kurdurdu. Rahat olup uyuyakaldı. Tan attıktan sonra
Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök
tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. O kurt Oğuz Kağana söz
söyleyip durdu ve dedi ki: 'Ey, ey Oğuz!Urum üstüne atlanı oluyorsun.
Ey, ey Oğuz' Önünde ben yürüyeceğim' dedi. Yine ondan sonra Oğuz
Kağan çadırı dürdürdü. Gitti, gördü ki: Çerinin önlerindeki gök
yeleli bu büyük erkek kurt yürümektedir. O kurdun ardına düşüp
yürümekte idiler. Bir nice günlerden sonra gök tüylü, gök yeleli bu
büyük erkek kurt durdu. Oğuz dahi çeri ile durup durdu. Burada İtil
Müren denen bir deniz vardı. İtil Mürenün kıyısında bir kara dağın
önünde savaş tutuldu. Ok ile, cıda ile , kılıç ile vuruştular.
Çerilerin arasında savaş pek çok, halkın gönlünde kaygu pek çok oldu.
Tutuşma, vuruşma öyle yaman oldu ki iti Mürenin suyu kıpkızıl damar
gibi oldu. Oğuz Kağan üstün geldi. Urum Kağan kaçtı. Oğuz Kağan, Urum
Kağanın kağanlığını aldı. Halkını aldı. Ordusuna çok büyük ölü
(cansız) mal, pek çok diri mal ganimet düştü. Urum Kağanın bir
karındaşı vardı. Uruz beğ denirdi. O Uruz beğ oğlunu dağ başında,
derin ırmak arasında güzel, sarp bir şehre yolladı ve dedi ki :
'Şeheri korumak gerektir. Sen de vuruşlardan sonra şehri bize
saklayıp gel' dedi. Oğuz Kağan o şehre doğru atlandı. Uruz beğin
oğlu ona çok altın, gümüş gönderdi ve dedi ki : ' Ey benim
kağanımsın' Bana babam bu şehri vermiştir' ve dedi ki: ' Şehri
korumak gerektir. Sen de vuruşlardan sonra şehri bana saklayıp
gel, dedi Babam sana kızdı ve benim suçum olur mu? Senden
yarlık, buyruk alıyorum. Bizim kutumuz senin kutun olmuş, bizim
uruğumuz (tohumumuz) olmuştur. Tanrı sana yer verip buyurmuştur. Ben
sana başımı ve kutumu veriyorum.' Vergi verip dostluktan çıkmam.'
dedi. Oğuz Kağan yüğüdün sözünü yahşı gördü. Sevindi güldü ve dedi
ki: 'Bana çok altın yolaldın. Şehri iyi sakla' dedi. Onun için onu
aklap ad koydu. Dostluk kıldı. Yine çeri ile Oğuz Kağan İtil dene
ırmağa geldi. İtil denen büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördü ve
dedi ki : 'İtilin suyundan nasıl geçeceğiz'dedi. Orduda bir iyi beğ
vardı. Onun adı Uluğ Ordu Beğ idi. Uslı (akıllı) .... Bir erdi.
Gördü ki bu yerde pek çok dallar, pek çok ağaçlar var. O ağaçları
kesti. Ağaçlar yattı, geçti, Oğuz Kağan sevindi, güldü ve dedi ki: 'Ey
ey, sen burada beğ ol. Sana Kıpçak densin. Beğ ol'dedi. Tan attıkta
Oğuz Kağan bir aygıra binerdi. O aygırı pek çok severdi. Yolda aygır
gözden yitip gitti. Burada ulu bir dağ vardı. En üstte don ve buz
vardır. Onun başı soğuktan apaktır. Onun için adı Buz Dağdır. Oğuz
Kağanın atı Buz Dağın içinde kaçıp gitti. Oğuz Kağan bundan çok
eziyet ve sıkıntı çekti. Orduda bir büyük kahramana beğ vardı. Hiç
bir şeyden korkmazdı. Yürümeye, soğuya dayanıklı bir erdi. İşte o beğ
dağlara girdi, yürüdü. Dokuz günden sonra Oğuz Kağan'a aygırı
getirdi. Buz dağlarda çok soğuk olduğundan o beğ karla sarınmıştı.
Apak idi. Oğuz Kağan sevinçle güldü. Dedi ki:' Ey, sen burada beğlere
baş ol, Karluk sana ebedi yen ad olsun' dedi. Çok mücevher bağışladı.
İleri gitti. Yine yolda büyük bir ev gördü. Bu evin damı altından
idi. Pencereleri dahi gümüşten, çatıları demirden idiler. Kapalı idi.
Açgıç (anahtar) yoktu. Çeride bir iyi, becerikli er vardı. Onun adı
Tümürtü Kağul idi. Ona yarlık kıldı ki: ' Sen burada kal, aç! Kalıp
açtıktan sonra orduya gel' dedi. Bundan dolayı ona Kalaç ad koydu.
İleri gitti. Yine bir gün gök tüylü, gök yeleli erkek kurt yürümeyip
durdu. Oğuz Kağan dahi durdu. Çadır kurdu. Tarlasız bir yazı (Ova)
yer idi. Buraya Çürçet derlerdi. Büyük bir yurt ve halk idi. At
sürüleri çok;öküz, buzağıları çok;altın, gümüşleri çok;mücevherleri
çok idiler. Burada Çürçet Kağanı, halkı Oğuz Kağana karşı geldiler.
Vuruş, dokuş başladı. Oklarla, kılıçlarla vuruştular. Oğuz Kağan üstün
geldi. Çürçet kağanı bastı. Öldürdü. Başını kesti. Çürçet halkını
kendi ağzına bakındırdı. (kendine tâbi etti). Vuruştan sonra Oğuz
Kağanın çerisine, nökerlerine, halkına o kadar büyük mal düştü ki
yüklemekle, getirmekte at, katır, öküz azlık oldu. Burada Oğuz Kağanın
çerisinde uslu (akıllı), iyi bir becerikli kişi vardı. Onun adı
Barmaklığ Çosun Billiğ idi. Bu becerikli, bir kağnı yaptı. Kağnı
üstüne malları koydu. Kağnının başına hayvanları koydu.
Çektiler, gittiler. Nökerlerin halkın hepsi bunu gördüler. Şaştılar.
Kağnılar dahi yaptılar. Bunlar yürümekte iken kanga kanga diye ses
veredurdururlardı. Güldü ve dedi ki : ' Kanga kanga ile cansızı
canlı yürütsün.Kangaluk (kanklı) sana ad olacak. Bunu kanga belli
etsin' dedi, gitti. Ondan sonra yine bu gök tüylü, gök yeleli erkek
kurt ile Sındu (Sind?) Tangut ve Şagam )Sam?) tarafından atlanıp
gitti. Çok vuruştan, çok dokuştan sonra oraları aldı. Kendi yurduna
ekledi. Yendi. Bastı. Yine dışarı kalmasın, belli olsun ki cenup
tarafında Barkan denen bir yer vardır. Ulu varlıklı bir yurttur. Çok
sıcak bir yerdir. Buranın çok geyikleri (dört ayaklı av hayvanları)
çok kuşları vardır. Altını çok, gümüşü çok, mücevherleri çoktur.
Halkının yüzü kapkaradır. İşte bu yerin kağanı Masar denen bir
kağandı. Oğuz Kağan onu yendi. Yurdunu aldı. Gitti. Onun dostları
çok kaygu buldular. Oğuz Kağan üstün geldi. Sayısız nesneler, at
sürüleri aldı. Yurduna, evine indi, gitti. Yine dışarı kalmasın
ki, belli olsun ki Oğuz Kağanın yanında ak sakallı, bez saçlı, uzun
akıllı bir kart kişi vardı. Anlayışlı, doğru bir erdi. Tüşimel (nazır
, vekil) idi. Onun adı Uluğ Türk idi. Günlerden bir gün uykuda bir
altın yay gördü ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusundan tâ
gün batısına dek uzanmamıştı. Bu üç gümüş ok şimale gidiyordu.
Uykudan sonra düşte gördüğünü Oğuz Kağana bildirdi ve dedi ki: 'Ey
Kağanım! Sana hayat hayırlı olsun! Ey Kağanım sana ömür hayırlı
olsun! Gök Tanrı düşümde verdiğini getirsin. Dilediği yeri uruğuna
verdirsin.' dedi. Oğuz Kağan, Uluğ Türkün sözünü yahşı gördü. Öğüdünü
diledi. Öğüdüne göre kıldı. Ondan sonra ertesi gün oldukta ağaları
(büyük kardeşler) , inileri (küçük kardeşleri) buyruk verip getirdi
ve dedi ki: 'Ey ! Benin gönlüm av diliyor. Kocamış olduğumdan benim
cesaretim yoktur. Gün, Ay, Yıldız doğu tarafına siz varın.
Gök, Dağ, Deniz batı tarafına siz varın' dedi. Ondan sonra üçü doğu
tarafına vardılar ve üçü batı tarafına vardılar. Gün, Ay, Yıldız çok
geyikler (dört ayaklı av hayvanları) , çok kuşlar avladıktan sonra
yolda bir altın yay buldular. Aldılar. Atalarına verdiler. Oğuz
Kağan sevindi. Güldü ve yayı üç parça etti ve dedi ki:'Ey ağalar
(büyük kardeşler) ! Yay sizin olsun. Yay gibi okları göğecek atın'
dedi. Yine ondan sonra Gök, Dağ, Deniz çok (dört ayaklı av
hayvanları), çok kuşlar avladıktan sonra yolda üç gümüş ok buldular.
Aldılar. Atalarına verdiler. Oğuz Kağan sevindi. Güldü ve okları
üçüne üleştirdi ve dedi ki: 'Ey iniler (küçük kardeşler)! Oklar
sizin olsun. Yay oku attı. Siz oklar gibi olun'dedi. Yine ondan
sonra Oğuz Kağan ulu kurultayı çağırdı. Nökerlerini, halkını buyruk
verip çağırdı. Gelip meşveret edip oturdular. Oğuz Kağan büyük ordu
................(1) sağ yanda kırk kulaçlık ağaç (direk) diktirdi.
Onun başına bir altın tavuk koydu. Ayağına bir ak koyun bağladı. Sol
yanına kırk kulaçlık ağaç (direk) diktirdi. Onun başına bir gümüş
tavuk koydu. Ayağına bir kara koyunu bağladı. Sağ yanda Boz Oklar
oturdu. Sol yanda Üç Oklar oturdu. Kırk gün, kırk gece
yediler, içtiler. Sevinç buldular. Ondan sonra Oğuz Kağan oğullarına
yurdunu üleştirip verdi ve dedi ki :'Ey oğullar! Ben çok yaşadım.
Çok savaşlar gördüm. Cıda ile çok ok attım. Aygır ile çok yürüdüm.
Düşmanları ağlattım. Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrıya borcunu
gördüm. Sizlere de yurdumu veriyorum' dedi.
Kun - Oğuz destanının, yukarıya aldığımız, İslamiyet'ten önceki şekli
aşağı yukarı 13'üncü asırda, Müslüman olmayan Türkler arasında kağıda
geçirilmiştir. Fakat bu da herhalde bu destanın es eski şekli
değildir. İçinde Urum Kağan adı altında Rumlardan yani Romalılardan
bahsolunması, keza Uruz ve Saklap adı ile Rus ve İslavların
zikredilmesi bu destan parçasının dahi epeyce değişikliklere
uğradığını gösteriyor. Bununla beraber şimdi göstereceğimiz
İslamiyet'ten sonraki şekle bakılırsa daha az bozulmuştur. Bilhassa
boz kurdun orduya rehberlik etmesi ve gökten mavi ışığın inmesi gibi
motifleri taşıması bakımından bu destan, aslına oldukça yakın
sayılabilir.
İslâmiyet'ten sonraki şekil
İslâmiyet'ten sonraki şekil de 13'üncü asırda tespit
olunmuştur.Fakat Müslüman Oğuz Türkler'i arasında okunan Oğuznâmelerden alındığı için az çok değişmiştir. Bununla beraber
bazı yerleri, İslâmiyet'ten önceki şekle göre, tarihe daha çok
benzerlik gösteriyor. Her halde bu Oğuz destanı Türkler arasında çok
tanınmıştı. Geniş ülkelerde oturan Türkler arasında çok tanınmıştı.
Geniş ülkelerde oturan Türkler arasında okunup söylendiği için
birbirinden farklı muhtelif şekilleri meydana gelmişti.
İslâmiyet'ten sonraki şekil şudur:
Yeryüzünde büyük tufan olduktan sonra Nuh'un gemisi Musul
civarındaki Cûdî dağının üstüne oturdu. İçindekilerin hepsi
hastalanıp öldüler. Yalnız Nuh, üç oğlu ile üç gelini sağ kaldılar.
Nuh, üç oğlundan 'Hâm'ı Hindistan'a, 'Sâm'ı İran'a, 'Yafes'i de şimal'e
gönderdi. Yafes şimale varıp Edil ve Yayık ırmakları yakalarında 250
yıl oturdu. Öldüğü zaman büyük oğlu Türk, yerine geçti. Türk pek
bilgili, pek uslu idi. Babasının ölümünden sonra birçok yerleri
dolaştı. Sonunda Isık Göl civarını beğenip orada yerleşti. İlk önce
çadırı yapan padişah budur. Türk ölürken padişahlığı büyük oğlu
Tutuğa bıraktı. Tutuk akıllı, kudretli, adaletli padişahtı. Bir gün
avda bir geyik vurdu. Kızartıp yerken bir et parçası yere düştü. O
eti yerden alıp yerken pek lezzetli buldu. Meğer orası tuzlakmış.
Ondan sonra yemeklere tuz koymayı icat etti. 240 yıl yaşadıktan
sonra öldü. Yerine oğlu İlçe Han geçti. O da çok yıllar padişahlık
ettikten sonra ölüp yerine Dib Bakuy (Dib Yavkuy) geçti. Çok yıllar
güzel günler görerek padişahlık etti. Ondan sonra oğlu Kuyuk Han,
ondan sonra da onun oğlu Alınca Han tahta geçti. Alınca Han
zamanında oğlu, kızı veya bir kıymetlisi ölse onun heykelini yapıp
saklardı. Ara sıra o heykeli öpüp sevip okşayarak bu falanın
heykelidir derdi. Bu bebeğin önüne yemeğinin ilk lokmalarını
koyarlardı. Yüzlerini gözlerini bebeğe sürüp önünde yere
eğilirlerdi. İşte böylelikler haberleri olmaksızın puta tapar
oldular. Alınca Han'ın ikiz oğulları vardı. Büyüğünün adı Tatar,
küçüğünün adı Moğol idi. Alınca Han kocayınca ülkesini bu iki oğluna
üleştirdi. Büyük oğlu Tatar Han kendi ülkesinde bir çok yıl hanlık
ettikten sonra öldü. Yerine kendi neslinden yedi kişi sırasıyla
geçtiler. Bunlar sırası ile Buka Han, Yalınca Han, Adlı Han, Atsız
Han, ordu Han, Baydu Han, Sevinç Han idiler. Baydu Han zamanına kadar
Tatar Hanları ile Moğol Hanları arasında savaş olmazdı. Düşüncesiz
bir genç olan Baydu, Moğol hanlarına savaç açtı fakat öldü. Yerine
geçen Sevinç Han zamanında savaşlar kızıştı. Alınca Hanın küçük oğlu
olan Moğol han'a gelince: Uzun yıllar hanlık etti. Dört oğlu
vardı:Kara Han, Uz han , Küz Han, Kür Han. Uz Han, Uun oğul Han
ölürken yerine büyük oğlu Kara Han'ı bıraktı. Kara Han zamanında bütün Moğollar kâfir olmuşlardı. Kara Hanın büyük
karısından bir oğlu oldu. Aydan, güneşten güzeldi. Üç gün, üç gece
anasının memesini emmedi. Her gece anasının düşüne girer, 'hak dine
gelmezsen, sütünü emmem'derdi. Anası, Tanrı'nın birliğine iman
getirince zıplama İNSAF!... meme emmeğe başladı. Anası ne düşünü, ne
de hak dini kabul ettiğini kimseye söyleyemedi. Çünkü Kara Han
çağında halk o kadar kâfir olmuştu ki baba oğulun hak dine girdiğini
işitse hemen öldürürdü. O zaman Moğollarda oğul bir yaşına
varmayınca ad koymazlardı. Oğlu bir yaşını bitirince Kara Han ülkeye
haber saldı. Ziyafet yaptı. Çocuğu meclise getirip beğlerine:'Oğlum
bir yaşına geldi;ne ad koyacaksınız'diye sordu. Beğler cevap
vermeden çocuk söze gelip:'Benim adım Oğuz'dur'dedi. Bunun üzerine
herkes şaşıp:'Madem ki bu çocuk kendi adını kendi koydu.ona bundan
güzel ad olamaz'dediler. Onu Oğuz adı ile tanıdılar. Çocuk
Allah, Allah diye bağırıyordu. İşitenler:'Bu çocuk ne dediğini
bilmez'dediler. Çünkü Allah kelimesi Arapça olup Moğollar bu
kelimeyi işitmemişlerdi. Tanrı Oğuzu evliya yaratmış adını onun
diline ve gönlüne koymuştu. Oğuz büyüyünce Kara Han, Uz Han'ın
kızını ona zevce olarak aldı. Oğuz Han, karısına yalnız iken :'Seni
beni yaratan Allah'tır. Onu var bil, bir bil, onun buyruğundan
çıkma'dedi. Kız kabul etmedi. Oğuz da ondan ayrı yaşadı. Hiç
konuşmadı. Bir zaman sonra Kara Han'a dediler ki:'Oğlun karısını
sevmez. Evlendiğinden beri de bir yerde yatmaz' Bunun üzerine ona
Küz Han'ın kızını verdi. Oğuz ona hak olan Tanrıya tapınmasını
teklif etti. O da kabul etmedi. Oğuz ondan da ayrı yaşadı. Bir kaç
yıl sonra çıkmıştı. Dönüp gelirken bir su kıyısına uğradı. Orada
çamaşır yıkayan bir takım kadınlar gördü. Onların arasında amcası
Kür Han'ın kızını da gördü. Birisini gönderse sırrı ortaya çıkar
diye korkup kızı bir köşeye çağırdı. And verdikten sonra 'Babam bana
iki kız alıverdi. Fakat ben onları sevmedim. Sebebi: Ben hak
yolundayım. Onlar kâfirdir. Hak din'e gelin dedim, kabul etmediler.
Sen kabul etsen seni alırdım'dedi. Kız :' Sen ne yolda olursan ben
de o yolda olurum' dedi. Bunun üzerine Oğuz babasına söyledi. O da
bu kızı büyük bir düğün yaparak oğluna verdi. Oğuz onu pek çok
severdi. Böylece pek çok yıllar geçti. Bir gün Oğuz uzak bir yere
ava gitti. Kara Han bütün karılarını, gelinlerini çağırmış, yemek
yiyorlardı. Konuşurlarken karısına Oğuz Han'ın ilk karıları sevmeyip
sonuncusunu sevdiğinin sebebini sordu. Karısı:'Ben bilmem, gelinler
bilir'dedi. Han gelinlerinden sordu. Büyük gelini:'Oğlunuz bir Tanrı
var dedi . Bizi de o yola götürmek istedi. Biz kabul etmedik. Üçüncü
gelin kabul etti. Onun için oğlunuz onu çok sever'dedi. Bunu üzerine
Kara Han beğleri çağırıp bir meclis kurarak konuşup danıştı. Oğuzun
avda tutulup öldürülmesine karar verdi. Kara han adamlar gönderip
ava çıkacağını, çabuk gelmelerini hizmetçilere bildirdi. Oğuz'un
küçük karısı da bu sözü işitmişti. Hemen emin bir adam saldırıp işi
Oğzuz'a bildirdi. Oğuz hemen yurda adamlar gönderip:' Bama çeri topluyor.Üzerime gelip
beni öldürecekler . Beni seven bana gelsin, onu seven ona gitsin'
diye haber saldı. Ahalinin çoğu Kara Han tarafına gitti. Azı Oğuz
Han tarafına geçti. Kara Hanın ini (küçük kardeş) lerinin bir çok
oğulları vardı. Hepsi Oğuz tarafına geçti. Bu kimsenin usuna
(aklına) gelmezdi. Oğuz Han bunlara Uygur adını verdi. Ötekiler
kaçtılar. Savaşta Kara Han'a bilinmeyen bir taraftan bir ok gelip
onu öldürdü. Oğuz han babasının tahtına oturdu. Milleti hak dine
çağırdı. Gelenleri bıraktı. Gelmeyenleri öldürüdüp çocuklarını
tutsak etti. Kara Han tâbi bir çok boyları vardı. Bunların küçükleri
bir büyük boyun çevresinde toplanırlardı. Kara Han'ın hak dini kabul
eden boyları Oğuz Han'a koşuldu. Kâfirlikte kalanlar başka hanlara
koşuldular. Oğuz Han her yıl Moğol elindeki hanlarla
vuruşur, yenerdi. Sonunda hepsini zaptetti. Oradan kaçıp kurtulanlar
Tatarlar hanına sığındılar. Tatarlar o zaman Cürcüt yakınlarında
otururlardı. Cürcit denen yer büyük bir yer olup köyleri, şehirleri
vardı. Hatay'ın şimalinde idi. Hintliler ve Acemler oraya Çin
derler. Oğuz Han bu yurdun üzerine yürürdü. Tatar hanı da büyük bir
çeri ile Oğuz hanı karşıladı. Oğuz Han yendi. O kadar ganimet aldı
ki yükletecek hayvan bulamadı. Orada bir hünerli kimse vardı. Bir
araba yaptı. Herkes de onun gibi arabalar yapıp malları yüklettiler.
Arabaya Kank(kağnı) dediler. Önce arabanın ne kendisi, ne de adı
yoktu. Kank denmesinin sebebi yürüken kank, kank etmesidir. İcat eden
adama da Kanklı adını verdi. Kanklı boyu bunun neslindendir.
Oğuz han yetmiş iki yıl Moğollar ve Tatarlarla vuruştular. Yetmiş
üçüncü yıl hepsini hak dine getirip itaate aldı. Bundan sonra
Hıtay(Hatay), Cürcit, Tangut ve Kara Hıtay'ı aldı. Kara Hıtay geniş
bir ülke olup ahalisi Hintliler gibi karadır. Moğolistan'dan
başlayıp Hindistan'la Hıtay arasında cenuba doğru uzanıp Büyük
denize (Okyanusa) dayanır. Bu deniz kıyısındaki yüksek dağlarda bir
çok boylar vardı. Bunların padişahının adı İt Barak idi. Oğuz Han,
İt Barak han üzerine yürüdü. Fakat İt Barak Han üstün geldi. Oğuz
Han kaçtı. Savaş alanından beri yanda akan iki büyük ırmağın arasına
sığınıp kaçan ordusunu topladı. O zamanlar büyük padişahlarca âdet
idi ki uzak bir savaşa giderlerken karılarını da birlikte alırlardı.
Nökerleri de böyle yapardı. Oğuz Han'ın bir beği de karısını alıp
gelmişti. Savaşta öldü. Fakat karısı kaçıp ordugâha geldi. Gebeliğin
sonunda olduğundan gelir gelmez ağrısı tuttu. Ortalık pek soğuktu.
Barınacak bir yer yoktu. Çürük bir ağacın içine bir girip oğlan
doğurdu. Oğuza haber verdiler. Oğuz:'Bunun babası bizim hizmetimizde
öldü. Tasacısı yoktur. Benim oğlum olsun'dedi. Adını Kıpçak koydu.
Eski Türk dilinde Kıpçak içi boş ağaç demekti. Kıpçak, Oğuzun yanında
büyüdü. Genç bir yiğit olduğu zaman
Uruslar, Ulaklar, Macarlar, Bbaşkurtlar henüz hüküm altına
alınmamışlardı. Oğuz han Kıpçağa yetecek kadar çeri ve nöker verip
Tin (Don) ve Edil ırmakları tarafına yolladı. Kıpçak orada üç yüz
yıl hüküm sürdü. Bütün Kıpçak Eli onun neslindendir.
Oğuz Han , İt Barağa yenildikten on yedi yıl sonra yine üzerine
varıp vuruştu. Yenip İt Barak Han'ı öldürdü. Yurdunu aldı. Halkını
hak dine getirdi. Gelmeyenleri kesip çocuklarını tutsak ederek
yurduna döndü. Sonra Moğollar ve Tatar çerisini toplayıp Talas ve
Sayrama geldi. Taşkent , Semerkand ve Buhara padişahları saf düzüp
vuruşmağa kıyışamadıklarından büyük şehirlerle sarp kalelere
sığındılar. Sayram ve Taşkent'i Oğuz Han bizzat kuşatıp aldı.
Türkistan'a, Andican'a oğullarını yolladı. Onlar da altı ayda
oralarını alıp koyduktan sonra Oğuz han Buhara'yı , Belh'i,
Semerkand'ı aldı. Oralara da valiler tayin etti. Sonra Gur ülkesine
yürüdü. Bu son yürüyüş kışın olmuştu. Dağlar karlarla örtülü idi.
Çeriler güçlükler yürüyorlardı. Han, kimsenin arkada kalmaması için
buyruk verdi. Böylelikler ilerleyip oraları da aldı. Yaz gelince
çerisini saydı. Eksikti. Sebebini sordu. Bilen yoktu. Eksikler bir
zaman sonra gelip hanın huzuruna çıktılar. Han nerede olduklarını
sordu. ' Arkadan geliyorduk. Bir gece çok kar yağdı. Geçemeyip orada
kaldık. Atalarımız develerimiz öldü. Bahar olunca yaya olarak
geldik' dediler. Oğuz Han buyurdu: ' Onlara Karluk adını verdiler.
Karluk boyu bunların neslidir.
Bundan sonra Kâbil ve Gazne'yi aldı.
Sonra Keşmir üzerine yürüdü. O sırada Keşmir'de padişahlık eden
kimsenin adı Yağma idi. Keşmir'in büyük ırmakları, yüce dağları çok
olduğundan onlara arka verip baş eğmedi. Bir yıl savaş oldu. İki
yandan da çok kimseler öldü. Sonunda Oğuz Han, Keşmir'i de alıp
Yağmay, ı öldürdü. Çerisini kılıçtan geçirdi. Bir zaman orada
oturduktan Bedahşan üzerinden Semerkand'a geldi. Oradan Moğolistan'a
dönerek varıp evine girdi. Bir yıl yurdunda durduktan
sonra, milletine İran üzerinden yürüyeceğini , bir kaç yıl sürecek bir
hazırlık görmelerini buyurdu. ikinci yıl yola çıkıp Talas şehrine
vardı. Ordusunun sonuna kadar adamlar koymuştu ki yorgun, aç ve
yolunu şaşırmış olanları orduya getirdiler. Bir gün bunlar ailesi
ile birlikte buldukları bir adamı alıp bana getirmişlerdi. Han ondan
niçin arkaya kaldığını sordu. O da şöyle cevap verdi. :'Azığımın
azlığından çerinin gerisinden geliyordum. Karım gebe idi doğurdu.
Açlıktan anasının sütü çocuğa yetmiyordu. Böylece yürüyorduk. Bir
çayın kıyısında gördüm ki bir çakal bir süğlüğü yakaladı. Çakala bir
ağaçla vurdum. Süğlünü bırakıp kaçtı. Süğlünü alıp kebap edip kadına
veriyordum. Arkada koduğumuz kişiler rastlayıp beni size
getirdiler'. Han ona at, azık ve mal verip ordu ile gelmesini söyledi
ve ona 'kal, aç' dedi. Şimdi Kalkaç denilen boy onun neslindendir.
Oğuz Han Talas'tan Semerkand'a ve Buhara'ya gelip Amu suyundan geçip
Horasan'a vardı.
O sırada İran'da büyük bir padişah yoktu. Keyûmers ölmüştü. Hûşengi
henüz padişah etmemişlerdi. Oğuz, Horasanı aldı. Ondan sonra
Irağı, Azerbaycan'ı, Ermenistan'ı, Şam'ı.Mısır'ı aldı. Bu ülkelerin
kimini savaşla aldı;kimi savaşsız baş eğdiler. Oğuz Han Sureye'de
iken bir gün gizlice nökerine bir altın yayla üç ok verdi. 'Doğruca
git! Çölde insan ayağı basmamış bir yere yayı göm. Fakat bir ucunu
dışarıda bırak. Sonra batıya göm. Yayı gömdüğün gibi okları da orada
göm.'dedi. O nöker, buyruğu yerine getirip geldi. Bir yıl sonra üç
büyük oğul Gün, Ay ve Yıldızı çağırıp dedi ki:'Bir yabancı yurda
geldik. İşim çok. Av avlamaya vaktim yok. Doğudaki çölde av çokmuş.
Nökerlerinizi alıp oraya gidin. Avlanıp gelin' Bunlardan sonra
adları Gök, Dağ ve Deniz olan üç küçük oğlunu çağırtıp onlara da aynı
sözleri söyledi ve batıya yolladı. Bir nice günden sonra büyük
oğulları bir altın yay ve bir çok av ile, küçükleri de üç ok ve bir
çok av ile geldiler. Oğuz Han bu av etlerine daha bir çok etler
katıp halka bir ziyafet verdi. Yay ve okların bulunmasını tabir
ettirdi. Onları oğullarına verdi. Üç büyük oğlu yayı bölüp birer
bölümünü aldılar. Küçüklerin her biri de bir ok aldılar. Oğuz Han,
aldığı ülkelerde bir çok yıllar oturup düşmanlarını yok edip
dostlarını sevindirdikten sonra bu ülkelere valiler koyup yurduna
döndü. Oğulları ve ordusu ile sağesen düdüğünden büyük bir toy
hazırlamalarını buyurdu. Büyük bir çadır yaptırıp her direğinin
başına altın kaplattı. Kıymetli taşlarla süslendi. Altı oğluna çok
öğütler verip yarar bilgiler öğretti. Şehirler ve ülkeler verdi.
Oğulları ona gerçekten oğulluk yapmışlar, savaşlarda kuvvetli
olmuşlardı. Bundan sonra nökerlerinin yararlık göstermiş olanlarına
, köyler, şehirler, sığırlar verdi. Oğuz Han oğullarına dedi ki :'Siz
üç büyük oğlum, altın yay bulup getirdiniz. Kırıp bozularak
paylaştınız. Sizin adınız Bozok olsun. Neslinize de paylaştınız. Siz
adınız Bozok olsun. Neslinize de Bozok desinler. Siz küçükler , üç ok
buldunuz. Sizin adınız neslinizin adı da Üç ok olsun. Bu ok ve yayın
bulunması insandan değil, Tanrıdandır. Öyle buyurdu. Bizden önce
geçen milletler yayı padişah alâmeti bilirler, okları da padişahın
elçisi sayarlardı. Çünkü yay oku hangi tarafa yollarsa o tarafa
gider. Yani padişahın elçisi gibidir. Size buyuruyorum. : Ben ölünce
yerime büyük oğlum Gün geçsin. Onun da yerine geçecek olanlar
içlerinde tahta lâyık biri bulundukça daima ve dünya durdukça
Bozoklar'dan seçilsin. Öteki Bozoklar onun sağında otursun. Üç oklar
da sol olsunlar ve kıyamet gününe kadar nökerliğe razı olsunlar'
Oğuz Han yüz on altı yıl padişahlık edip Tanrı rahmetine gitti. Oğuz
Han'ın veziri Uygur aksakallarından birinin oğlu, Irkıl Hoca adında
biri idi. Oğuz Han ölünceye kadar veziri hep Irkıl Hoca idi.
Akıllı, çok bilgili idi. Gün Han da onu vezir yaptı. Ölünceye kadar
Irkıl Hocanın sözünden çıkmadı. Irkıl Hoca uzun ömür sürdü. Bir gün
Gün Han ile yalnızdı. Ona dedi ki: ' Baban yüz on altı yıl hüküm
sürdü. Hiçbir yazın sıcağında gölge altında, hiçbir kışın soğuğunda
evinde uyumadı. Kılıç çalıp nice yurtlar açıp sizin hükmünüz altına
koydu. Siz altınız ve sizden doğacak olanlar hep bir ağız olup iyi
geçinirseniz bu ülkeler daima elinizde kalır. Aranızda anlaşmazlık
çıkarsa, değil bu alınan yerler, atadan kalıp duran yurtlar elden
çıkar. Malınızda, canınızda gider.' Gün Han ona:'Babama öğütler
, akıllar verirdiniz. Siz benim babam yerindesiniz. Neyi hoş
görürseniz onu yaparım'dedi. Bunun üzerine Irkıl Hoca dedi ki:'
Babanız size çok şeyler bıraktı. Siz altısınız. Her birimizin dört
oğlu var. Demek hepiniz otuz şehzadesiniz. Beni korkutan bir şey var
ki dünya malı aranıza fesat sokmasın. Ben sürü, mal bütün serveti
onlara vereceğim. Ad, lâkap ve mühüre malik olarak onlar da mümtaz
olsunlar. Paylarını alınca aralarında kavga çıkmaz. Aranızda savaş
ve haksızlık olmaz. Nesilleri de daima hak yolunda yürürler'. Gün
Han, Irkıl Hocanın sözünü kabul etti. Büyük, küçük herkes toplandılar.
Oğuz Hanın bıraktığı serveti, ülkeleri büyüklere çok, küçüklere az
olmak üzere şehzadelere üleştirdi. Nikâhlı kadınlardan doğan bu
yirmi dört şehzadeden başka odalıklardan olma bir çok çocuklar da
vardı. Onlara da yakışır şeyler verdi. Sonra Oğuz Han'ın yaptırdığı
altın evi diktirdi. Bunun sağ ve soluna da altışar ak çadır
kurdurdu. Sağ tarafta kırk kulaç boyunda bir ağaç diktirdi. Bunun
başına bir altın tavuk taktırdı. Hanın buyruğu ile Bozoklar ve
adamları dolu dizgin atlarını sürerken ok ile altın tavuğa, Üç Oklar
da aynı ile gümüş tavuğa nişan attılar. Vuranlara ödüller verdi. Gün
Han da babası gibi dokuz yüz deve ve dokuz yüz koyun kesip dokuz
havuza rakı, doksan havuza kımız doldurtturup büyük bir toy çekti.
Kırk gün kırk gece eğlendiler. Gün Han yetmiş yıl hükümet ettikten
sonra Ay Han'ı yerine oturtup öldü. Ay Han iyi, adil, bilgin ve sert
bir padişahtı. Babasının ve ağabeyinin öğütleriyle ve onların
yollarından yürüdü. Kendisinden sonra Yıldız Han padişah oldu. Bu
Yıldız Han, öncekinin küçüğü olan Yıldız Han değildir. Bunun Ay Hanın
nesi olduğu bilinmiyor. Bir çok yıl padişahlıktan sonra tahtını oğlu
Mengli'ye verdi. Bu da bir çok yıllar yaşayıp nice et yedi, kımız
içti. Nice kürkler giydi. Ay gibi, gün gibi güzelliklerle yattı. Yel
gibi uçan atlara binip gönlünün istediği yerlerde gezdikten sonra
öldü. Mengli Han'ın yerine Deniz Han geçti. Bu da çok yıl padişahlık
etti. Uzun ömür sürdü. Kocadığında tahtını oğlu İl Han'a verip
kendisi Tanrıya tapınmakla gün geçirdi.
Kun - Oğuz destanının iki şekil arasındaki en büyük ayrılık
İslâmiyet'ten sonrakinin daha tafsilatlı olmasıdır. Aradaki
farkların mühim bir sebebi de herhalde ayrı ayrı yerlerde kağıda
geçirilmesidir. Tarihçe Türkler'in en büyük fütuhat devirleri Kunlar'ın ilk çağlarıdır. Destandaki Oğuz Hanla babası Kara Han Kun
tarihinde gördüğümüz Mete ( Motun) ile babası Tuman Yabgu'dan
başkası olamaz. Mete'nin babası ile çarpışmasına bir kadın sebep
olmuştu. Destanda da bu çarpışmaya kadınlar sebep oluyor. Kara
Han'ı, Oğuz ordusu öldürmüştü. Mete, Hazar denizinin şimaline kadar
gitmişti. Oğuz Han da hemen bütün Asya'yı zaptediyor. Mete, ülkesini
yirmi dört bölüme ayırmıştı. Oğuz Hanın ülkesi yirmi dört torunu
arasında bölüşülmüştür. Bütün bu benzeyişler bu destanın Kunlar
devrine ait olduğunu açıkça gösteriyor. Gerçi Mete ( Motun) ve Tuman
adları ile Oğuz Han ve Kara Han adları birbirine hiç benzemiyor.
Fakat milâttan önce 3-2'inci asırların vukuatı milâttan sonra
13'üncü asra kadar, yani kağıda geçirilinceye kadar aradan 15 asırlık
bir zaman geçmiştir ki bu kadar uzun bir çağda bir takım has
isimlerin büsbütün değişmesini gayet tabiî görmek icap eder.
Herhalde Oğuz Han veya Oğuz Kağan yani ' Oğuzların hanı veya kağanı'
şeklinde anlamak daha doğru olur. Nitekim Orhun abidelerinde de
'Türk kağan' demek 'Türk kağanı' demektir. Bununla beraber Mete (
Motun) ve Tuman'ın adları tamamıyla unutulmuştur da denilemez.
Mesela 15'inci asırda Türkiye'de Enver'i tarafından yazılan
Düsturnâme adlı manzum tarihte Osmanlıların en büyük atasının adı
Oğuz Tümen Handır. Demek ki Tumanın adı 15'inci asra kadar Türkiye
Türkler'inde saklı kalmış fakat oğlunun hatırası ile
karıştırılmıştır. Keza 11'inci asrın ilk yarısında ölen büyük İslâm
bilgini Elbîr3uni de El- Cemâhir adlı basılmamış eserinde, Keşmir
yanındaki Türkler'den bahsederken, Hindistan'da fütuhat yapan Metli
adlı bir padişaha ait rivayetlerin bu Türkler'de saklandığını
söylüyor. Destanlara Oğuz Han diye geçen bu kahraman asıl adının ne
olduğunu iyi bilmiyoruz. Çinliler tarafından şüphesiz az veya çok
değişik olarak tespit edilen ve Avrupa bilginleri tarafından Mete
ise, Kâbil Türkler'inin Meti dedikleri padişahın bu olduğuna hükmetmek
yanlış olmaz. Çünkü Oğuz Han dediğimiz kahraman fütuhatına iştirak
eden veya iştirak eden Türkler'in herhangi bir suretle olursa olsun
tesirinde kalan Türkler'de bu isim pek âlâ on birinci asır başlarına
kadar kalmış olabilir.
Siyenpi Destanı
İkinci asrın ortasında büyük bir ün kazanmış bir Siyenpi kahramanı
olan ve adı Çin tarihlerinde Ta-şe-hoay diye geçen Siyenpi yabgusu
hakkında şu kısa destan vardır:
Mo-lo-heu adında bir Siyenpi, cenup Kunları'nın ordusunda üç yıl
askerlik yaptı. Bu müddet zarfında karısı bir çocuk doğurarak adını
Tan-şe-hoay koydu. Mon-lo-heu yurduna dönüp çocuğu görünce büyük bir
öfkeye kapılarak kadını da , çocuğu da öldürmeye kalktı. Kadın ise
bir gün büyük bir gök gürültüsünden korkarak göğe bakınca ağzına bir
dolu tanesi düştüğünü ve bundan gebe kalarak on ayda bu çocuğu
doğurduğunu söyledi. Mo-lo-heu bu harikalı işe inanmış görünmekle
beraber çocuğun yüzünü görmek istemedi. Anası da onu gizlice
büyüttü. Çocuk on beş yaşlarına geldiği zaman bir gün kendi
sürülerini yağmaya gelen haydutlarla o kadar kahramanca çarpıştı ki
hemen büyük bir ün kazandı. Yanına bir çok yiğit toplandı.
Siyenpiler'in tarihi bir şahsiyeti olan Tan-şe-hoey için söylenen bu
destanda öteki destanlara göre bir zayıflık göze çarpmaktadır.
Burada Siyenpi kahramanına harikulade bir doğuş isnat olunmaktadır.
Destanın fakir olmasının bir sebebi de teşekkülünden hemen biraz
sonra Çin tarihçileri tarafından tespit olunmuş olmasıdır. Bu yüzden
destan zenginleşmeden kağıda geçirilmiştir. Bununla beraber bu
destan bu şekliyle bugünkü Altay Türkler'inin Töles ve Mundus
uruklarında yaşamaktadır.
Gök Türk Destanı
Gök Türk destanının da bugün birbirinden farklı üç şeklini
birliyoruz. İlk ikisinde bize Çin tarihlerini bildiriyor. Üçüncü
şekil ise Ergene Kon adını taşımaktadır ve Kun - Oğuz destanının son
kısmı olarak 13'üncü asırda tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu üç
şekil şunlardır: 1- Kunlar'la aynı soydan olana Türkler Kun ülkesinin şimalindeki So
ülkesinden çıkmışlardır. Başbuğları 'Kapangu'nun on altı kardeşi
vardı ki bunlardan birsinin anası bir kurttu. Kurttan doğmuş olan
'I-uhe-ni-şuay-tu' rüzgarlara ve yağmurlara hükmediyordu. Düşmanları
kardeşlerini yok ettiler. Fakat o, harikuladelik sayesinde ölümden
kurtuldu. İki zevcesi vardı. Biri yaz Tanrısının, biri Kış Tanrısının
kızı idi. Bunlardan ikişer oğlu olmuştu. Millet bu çocukların en
büyüğü olan 'No-tu-lu-şe'yi hükümdar yaptı. O zaman 'Türk' adını
aldı. Bunun on zevcesi vardı. Çocuklarından her biri analarının
adını almıştı. 'A-hien-şe' bu çocuklardan biri olup anasının adı
olan 'Kurt=Asena'adını almıştı.
2- Türkler ilk önce batı denizinin (ihtimal ki Hazar denizinin) batı
kıyılarında oturuyorlardı. Komşu bir millet bunların hepsini yok
etti. Yalnız bir genç sağ kaldı. Onu öldürmeye kıyışamayarak
ellerini ayaklarını kesip büyük bir bataklığa bıraktılar. Burada bir
dişi kurt ona baktı. Yiyecek getirdi. Bu sırada dişi kurt ondan gebe
kaldı. Komşu milletin hükümdarı bu son kalan genci de öldürmek için
bir asker yolladı. Asker gittiği zaman kurdu gencin yanında gördü.
Kurt, bir Tanrı kendisine yardım ediyorum gibi, genci alarak denizin
tarafına geçirip bir daha üstüne indi. Bu dağ Kau-çang ülkesinin
şimal batısında idi. Dağın eteğinde bir mağara vardı. Kurt oraya
girdi. Orada yeşilliklerle dolu ve iki yüzlü(1) genişliğinde bir yer
buldu. Orada on oğlan doğurdu. Bunlardan biri aile adı olan A-se-na
adını aldı. Öteki kardeşlerin en akıllısı olduğu için biraz biraz
sonra hükümdar oldu. Milletini oradan çıkararak Cücenlerin(yani
Arapların) tabiiyetine girdi.
3- Moğol eline 'İl Han' padişah olmuştu. Tatar ülkesinde de Tatar
hanlarının dokuzuncusu olan Sevinç Han birçok hediyelerle Kırgız
hanına adamlar gönderip türlü adaklar adayarak onu kendi tarafına
çekti. O zaman oradaki uruklar arasında en kalabalığı Moğollar
olduğundan her savaşta düşmanlarını yenerlerdi. Türk ellerinde
Moğol'un oku ötmeyen, kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bundan dolayı
bütün boylar Moğol'u kötülerlerdi. Hepsi birleşip Moğollardan öç
almak için üzerlerine yürürdüler. Moğollar çadır ve sürülerini bir
yere yığıp çevresine hendek kazdılar, beklediler. Sevinç Han geldi.
Vuruş başladı. On gün savaş oldu. On günde de Moğollar üstün geldi.
Bunun üzerine Sevinç Han bütün han ve beğleri toplayıp gizlice
konuşup danıştı. 'Biz bunlara hile yapmazsak işimiz bitiktir' dedi.
Ertesi gün tanla çadırlarını kaldırıp, kötü malların, bir takım
ağırlıklarını bırakıp kaçtı.
Moğollar bunları güçsüz kalırlar da
onun için kaçıyorlar sanarak arkalarına düştüler. Tatarlar dönüp
çarpıştılar. Bu yol Moğollar yenildiler. Ordugâhları gelinceye kadar
onları kestiler. Malları ile birlikte ordugâhı da zaptettiler.
Moğolların çadırlarının hepsi orada olduğundan Moğollardan bir aile
bile kurtulmadı. Büyüklerini kılıçtan geçirdiler. Küçüklerin her
birini bir kişi tutsak olarak aldı. Sevinç Han , Moğol'u yağma
ettikten sonra ülkesine dönmüştü. İl Hanın oğulları bu savaşta
ölmüşlerdi. Ancak en küçüğü olan Kayan=(Kıyan) kalmıştı. O yıl
evlenmişti. Bunların ikisi aynı bölükten olan iki kişinin tutsağı
olmuşlardı. Savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan
kaçıp gelen deve, at, öküz ve koyunları buldular. Konuşup dediler ki:'
Burada kalsak , bir gün olur, düşmanlarımız bizi bulur. Bir boy'a
gitsek çevremiz hep düşman boylardır. En iyisi dağlar arasındaki
kimsenin daha yolu düşmemiş olan bir yere gidip oturalım'.
Sürülerinin sürüp dağlara doğru yürüdüler. Yabani koyunların
yürüdüğü bir yolu tutup tırmanarak yüksek bir dağın boğazına
vardılar. Oradan tepeye çıkıp öte yanına indiler. Oraları iyice
gizden geçirdiler. Gördüler ki geldikleri yoldan başka yol yoktur:o
yolda öyle bir yol ki bir deve, bir keçi bin güçlükle
yürüyebilir, ayağı biraz sürçse düşüp parçalanır. Vardıkları yer
geniş bir ülke idi. İçinde akar sular, kaynaklar, türlü
otlar, çayırlar, meyveli ağaçlar, türlü türlü avlar vardı. Bunu göründe
Tanrıya şükürler kıldılar. Kışın mal(at, koyun, deve, sığır)ların etini
yer, derisini giyer;yazın sütünü içelerdi. Oraya Ergenekon adını
verdiler. Burada Kayan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl
sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki artık oralara
sığmadılar. Bunu üzerine konuştular. Dediler ki:'Atalarımızdan
işitirdik ki Ergenekon dışında geniş ve güzel bir ülke varmış.
Atalarınız orada otururlarmış. Tatarlar baş olup başka boylar bizim
uruğumuzu kırıp yurdumuzu almışlar. Artık Tanrıya şükür düşmandan
korkup dağda kapanarak kalacak halde değiliz. Bir yol bularak bu
dağdan göçüp çıkalım. Bize dost olanla görüşü düşman olanla
güreşiriz'. Herkes bu düşünceyi beğenip yollar aradılar. Bir türlü
bir yol bulamadılar. Bir demiri:'Ben bir yer gördüm. Orada demir
madeni var. Onu eriterek yol buluruz'dedi. Millete odun ve kömür
vergisi saldılar. Herkes vergisini getirdi. Bir sıra odun, bir sıra
kömür olmak üzere dağın böğüründeki çatlağa dizdiler. Dağın tepesine
ve öteki yanlarına da odun, kömür yığdıktan sonra deriden yetmiş
körük yapıp yetmiş yere kurdular. Ateşleyip hepsini birden
körüklediler. Tanrının gücü ile demir eriyip bir deve geçecek kadar
bir yol açıldı. O ayı, o günü, o saati belleyip dışarı çıktılar. İşte
o gün Moğollarca bayram sayıldı. Ergenekon'dan çıktıkları zaman
Moğolların padişahı Kayan (Kıyan) neslinden Börte Çine idi. Bütün
boylara elçiler göndererek Ergenekon'dan çıkıp geldiğini bildirdi.
Boyların kimi sevindi, kimi yerindi. Hele Tatarlar bunların üzerine
yürüdüler. Saf bağlanıp savaşıldı. Moğollar yenip Tatarların
büyüklerini kılıçtan geçirdiler. Küçükleri tutsak ettiler. Dört yüz
yıl sonra böylece kanlarını aldılar. Mallarını zaptedip ana
yurtlarında oturdular. O zamandan beri Ergenekon'dan çıktıkları
kurtuluş gününü bayram yaptılar. O gün bir demiri ateşte
kızdırdılar. Önce han bu demiri örsün üstüne koyarak çekiçle vurur.
Sonra beğler de öyle yaparlar.
Gök Türk destanının üç rivayetinde göze çarpan müşterek motif 'Kurt'
tur. Ergenekon rivayetinde kurt doğrudan gözükmüyorsa da
hükümdarlarının adının Bört Çin'e yani Bok Kurt olması, kurt fikrinin
İslamiyet'ten sonra bile unutulmadığını gösterir. Çünkü Ergenekon
rivayeti islâmiyet'ten yani 13'üncü asırda tespit olunan Gök Türk
destanıdır.
İkinci rivayette ise Ergenekon yani Kapalı Yurt açıkça
gözükmektedir. Kurt, Gök Türkler'de bir ongun sayılıyordu. Yani Gök
Türkler kurt neslinden geldiklerine inanıyorlardı. Bu rivayetlerin
tarihle olan ilgisini şöylece hulâsa edebiliriz: Kunlar Şimalî ve
cenubî olarak ayrıldıktan sonra 93 yılında şimalî Kunlar, cenûp
Kunlar'ın müttefikleri olan Çinlilerin başka boyların müşterek
hücumu karşısında mahvoldular. Bir kısmı Cenup Kunları'na koşuldu.
Bir bölümü batıya çekilerek sonradan Atilla'nın kumandasında
Avrupa'yı zaptetti. Bir bölümü de Altay dağların civarında
saklandılar. İşte Gök Türkler'i teşkil eden boylardan bazıları bu
Altay dağlarında kalan Kunlar'ın neslindendir. Miladi 93'ten sonra
Gök Türkler'in kurtuluş tarihi olan 552'ye kadar 459 yıl geçmiştir.
Ergenekon'da geçtiği söylenen dört üz yıl bu 459 yılın destandaki
aksinden başka şey değildir. Gök Türkler'in bir kısmı doğrudan
doğruya Sakaların neslinden geldiği için onlar Ergenekon'da
yaşamamışlardır. Nitekim Gök Türk destanının birinci rivayetinde
kapalı Vatandan söz geçmiyor. Sonra demirlerin erimesi, demir dağın
yol vermesi ise Gök Türkler'in, Aparlar'a silah yaptıkları zamanların
bir hatırasıdır.
(1) . 'Li' aşağı yukarı 500 metrelik bir Çin ölçüsüdür.
Dokuz Oğuz - Uygur destanı
Dokuz Oğuz - Uygur destanı üç parçadan mürekkeptir.
Türeyiş, Manihaizm'in kabulü, göç. Bunlardan birincisi Dokuz Oğuz
-Uygurlarının nasıl teşekkül ettiklerini, ikincisi de Moğolistan'daki
anayurtlarının bırakarak cenuba, Doğu Türkistan'a çekilmelerini
anlatmaktadır. İçindeki efsane unsurlarının çıkarırsak üçü de tarihi
hadiselere uygun düşmektedir. Bu üç parça sırasıyla şunlardır:
Türeyiş
Eski Kun yabgularından birinin o kadar güzel iki kızı vardı ki
Tanrının bunları insanlardan evlenmek için yaratmış olduğuna bir
türlü inanamıyordu. Bunların kocası ancak bir Tanrı olabilir
sanıyordu. Bu düşüncesi ile kızlarını Tanrıya vermek için ülkesinin
şimal taraflarında yüksek bir kule yaptırdı. İki güzel hanım buraya
kapatıldı. Yabgu, gelip kızlarla birleşmesi için Tanrıya yalvarıp
yakardı. İhtiyar bir kurt kulenın çevresinde gece gündüz
dolaşıyor, korkunç korkunç uluyarak kuleyi gözetliyordu. En sonra
kulenin dibinde kendisine bir in yaptı. Küçük kız, uzun zamandan beri
kuleyi gözetleyen bu kurdun, babalarının kendilerini verdiği Tanrıdan
başka bir şey olamayacagını söyleyerek birlikte aşağıya inmeye
ablasını kandrırdı. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt
sesine benzerdi. Şarkı söyledikleri zaman kurtların haykırışlarının
taklit ederlerdi.
Dokuz Oğuz - Uygur destanının başlangıcı rivayetindeki tarihi
hakikat bunların eski Kunlar'dan inmiş olmasıdır. 'Kurt' motifi
burada da göze çarpmaktadır. Gök Türkler dişi bir kurttan
türemişlerdi. Bunlar ise erkek bir kurttan türemiş oluyorlar. Burada
çok güzel iki kızın insanlara layık görülmeyip Tanrı ile evlenmeleri
de Türk destanlarının bedi'i unsurlarından biridir.
Manihaizm'in Kabulü
Kağan dedi' Ben Tanrıyım. Sizin ile Tanrı yerine doğru varacağım'.
Dindar (büyük manihaist rahipleri)lar şöyle cevap verdiler:'Biz
pak'ız. Dindarız. Tanrının söylediğini tamamıyla işliyoruz. Eğer
vücudumuz bırakırsa biz Tanrı yerine doğru gideceğiz. Niçin
denilirse biz Tanrın varlığını ayrı yapmayız. Yüzümüze karşı büyük
sıkıntı ve zahmetlerdir. Onun için Tanrı yerini bulacağız. Siz
kanunsuz olarak insanlara zulmettiğiniz için bütün ülkeniz
karışacak. Bütün Türk milleti Tanrıya karşı günah kılıcı olacaktır.
Her nerde dindarları bulurlarsa basacak, öldürecekler. Dört arzudan
dolayı büyük tehlike ve sıkıntı olacak. Nerede rahipleri, tüccarları
bulurlarsa hepsini öldürecekler' Tengri İliğ (yani Kağan)
dindarlarla iki gün, iki gece bunları konuştular. Ondan sonra Tengri
İliğ Börü Han, dindarların yanlarına doğru geldi. Diz çöküp baş
eğerek rica etti, af diledi. Şöyle rica etti:'Size zahmet verdim. Siz
beni yargılayacak, noma tutacak dindar yapacaksınız. Bundan sonra
vücut ebediliği, kuvvet gözümde değersiz oldu. Bundan sonra sizin
sözünüz ve isteklerinizce hareket edeceğim' Tengri İliğ Börü Han
böyle dediği için dindarlar ve bütün millet çok sevindiler. On
binlerce halk toplandı. Ertesi güne kadar büyük oyunlarla
eğlendiler. Tan atınca Tengri İliğ Börü Han ve bütün dindarlar
birbiri ardınca atlandılar. Konçuylar, tayşılar, büyükler başta
olarak bütün millet sevinç ve oyunla büyük şehir kapısına kadar
geldiler. Tengri İliğ şehire girip tacını başına giydi. Kendi al
elbise giyip altınlı tahtı üzerine oturdu. Beğlere, halka iyi
yarlıklar çıkardı. Millete bir nutuk vererek dindarlara da baş
eğerek sevinçlerini arzettiler. Ve Kağan halka iyilik yapmalarını
öğütledi.
Bu destanda tarihi unsur pek fazladır. Buna doğrudan doğruya 'tarih'
demek bile yanlış olmaz. Böğü Han Manihaizm'i nasıl kabul ettiğini
anlatmaktadır. Tengri İliğ Böğü Han diye adı geçen hükümdar 763'te
Manihaizm'i kabul eden Böğü Kağandır.
Göç
Dokuz Oğuz - Uygur destanının son parçası olan göç destanının bugün
elimizde iki şekli vardır. Birbirine çok benzeyen bu şekillerden
birisi Çin kaynaklarında , birisi de Acem kaynaklarında bulunmuştur.
Herhalde bu iki millet bu destanı ya ağızdan olarak Türkler'den
işitmişler, yahut yazılı Türk kaynaklarından öğrenmişlerdir.
Çin kaynaklarındaki şekil
Uygur elinde Hulin adında bir dağ vardı. Ondan Tuğla ve Selenge
adında iki ırmak çıkardı Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten
ilahi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatler
takip ettiler. Ağacın gövdesinde gebe bir kadına benzeyen bir
şişkinlik peyda oldu. O ışık dokuz ay, on gün o şişkinlik üzerinde
durdu. Bu müddetin sonunda o şişkinlik yarıldı. İçinden beş çocuk
çıktı. O ülkenin ahalisi bunları alıp büyütürler. Bunların en
küçüğünün adı Buğu Han'dı. Büyüyence herkesi hükmüne alarak hükümdar
oldu. Otuz göbekten fazla bir zaman geçtikten sonra Yulug Tiğin
padişah oldu. Çinlilerle birçok savaşlarda bulundu. Nihayet bu hale
bir son vermek için oğlu Gali Tiğini Çin hükümdar ailesinden
Kiü-lien adlı bir kızla evlendirmeye karar verdi. Bu prenses
sarayını Hatun Dağında kurdu. Bu civarda Tanrı Dağı adında bir
dağ, cenup tarafında da küçük dağ şeklinde ve Kutlu dağ adını taşıyan
bir kaya vardı. Hatun Dağına Çin elçileri bakıcıları ile birlikte
geldiler. Onlar kendi aralarında dediler ki:'Hatun Dağının saadeti
bu kayaya bağlıdır. Bu hükümeti zayıflatmak için onu yok etmeli'.
Bunun üzerine Tiğini bularak Çinli prensesle yaptığı bu evlenmenin
karşılığı olarak o kaya parçasının kendilerine verilmesini
istediler. Tiğin razı oldu. Fakat kayanın büyüklüğü yerinden
kımıldatılmasına engel oluyordu. Kayanın çevresini odunlarla
doldurarak ateş verdiler.Kaya iyice kızdırdıktan sonra üzerine
keskin sirke dökerek parçaladılar. Sonra o parçaları arabalara
koyarak Çin'e götürdüler. Bu büyük bir hadise oldu. Memleketteki
bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine
ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Tiğin öldü. Ondan sonra bu
memleket felaketten kurtulmadı. Halk rahat yüzü görmedi. Yulug
Tiğinden sonraki hükümdarlardan bir çoğu çabuk öldüler. Bunun
üzerine hükümdarlar payitahtlarını Hoçuya göçürmeye mecbur oldular.
Hakimiyetlerini oradan Beş balığa kadar uzattılar.
Acem kaynaklarındaki şekil
Kaynağını Karakurum'dan alan Tuğla ve Selenge ırmaklarının
birleştiği Kumlançu'da bir fındık ağacı ile bir kayın ağacı vardır.
Bunların arasında bir dağ peyda oldu. bir gece o dağın üzerine
gökten bir ışık indi. Bu dağ günden güne büyüdü. Uygurlar bu hale
şaştılar. Edep ve tevazu ile o tarafa doğru gittiler. Oradan güzel
musiki sesleri geliyor ve geceleri otuz adım çevresinde bir ışık
görünüyordu. Nihayet doğum vakti geldi. Dağda bir kapı açıldı.
İçinde birbirinden ayrı beş daire ve onlarla beş çocuk vardı.
Ağızları üstünde asılı birer emzikli süt emiyorlardı. Halk ve beğ
onları çok saygıladılar. Büyükten küçüğe doğru çocukların adları
Sungur Tiğin, Kutur Tiğin, Tükek Tiğin, Ur Tiğin, Buku Tiğindi. Bunların
Tanrı tarafından geldiğini sana Uygurlar içlerinden birini kağan
yağmaya niyet ettiler. Buku akıl, ehliyet ve güzelliğiyle ötekilerden
üstün olduğundan onu müttefikan kağan seçmeğe karar verdiler. Büyük
bir şölen yaparak onu usulü dairesinde hanlık tahtına oturttular.
Tanrı ona üç karga karga vermişti ki ülkede olup biteni kendine
haber verirlerdi. Bir gece Buku Han uyurken penceresinden bir kız
girdi. Buku Han korktu.Fakat seslenmedi. Kız ikinci gece yine geldi.
Buku yine korktu. Fakat yine sustu. Üçüncü gece, rüyasını anlattığı
vezirin teşviki ile kızla görüştü. Her gece beraber Ak Dağa giderek
orada konuşuyorlardı. Bir gece ak sakallı ve ak değnekli bir ihtiyar
Buku Hanın rüyasına girdi. Ona ıstık şeklinde bir taş vererek bu
taşı sakladığınız müddetçe dünyanın dört bucağına hakim olacaksınız
dedi. Buku Han'a yıllardan sonra çocuklarından biri halef oldu. Bu
zamanda bütün hayvanların ve çocukların göç, göç diye bağırdıkları
işitildi. Bu manevi işaretlerin tesiriyle yurtlarını bırakıp
göçtüler. Nerede durmak istedilerse bu sesleri duydular. Nihayet Beş
balığın bulunduğu yere gelince sesler kesildi. Onlar da orada
durdular ve beş mahalle yaparak Beş Balık adını verdiler.
Birbirini tamamlayan bu iki parça 840 yılında Kırgızların hücumu ile
yenilerek cenuba göçmeye mecbur kalan Dokuz Oğuz - Uygurların
hayatını anlatmaktadır. Çin rivayetinde Buğu Han, Acem rivayetinde
ise Buku Tiğin adı ile anılan hükümdar hakikatte Manihaizm'i kabul
eden Böğü Kağandır. Uygurların hayatında din değiştirmek gibi
değiştirmek gibi pek mühim bir rol sahibi olduğu için halk arasında
unutulmamış, göç destanına dahi karıştırılmıştır. Gökten ışığın
inmesi, çocukların harikulade bir şekilde doğması, geceleri gelip
hükümdara talimat veren ilahi kız ve memlekette olup bitenleri haber
veren üç karga ise masal unsurlarıdır. Karganın haber vermesi motifi
bugüne kadar kalmıştır. Annelere, yaptıkları suçların kargalar
tarafından haber verileceğini söyleyerek çocuklarını korkuturlar.
|
|