KARAHANLILAR ÇAĞINDA TÜRK EDEBİYATI
Onuncu Asırda Türkler
Türkler'in ana yurdu olan Orta Asya'da, onuncu asrın ortalarına doğru
'Türk devlet' olarak yukarıda anlattığımız Uygurlar bulunuyordu.
Bunların hüküm sürdükleri yer, bugün Doğu Türkistan dediğimiz
yerlerin büyük bir bölümünü dolduruyordu. Fakat daha önceki
asırlarda olduğu gibi Uygurlar, öteki bütün Türklere, hiç olmazsa Türkler'in bir kısmına hâkim değillerdi. Yani bu asırda büyük bir
Türk birliği yoktu. Uygur devletinin şimalinde, 840'taki büyük
isyanları ile Dokuz Oğuz - Uygur devletini sarsıp küçülten Kırgız Türkler'i vardı. Kırgızlar, aşağı yukarı bugünkü Moğolistan'la daha
şimalini işgal eden bir yerde oturuyorlardı. Kırgızların
batısında, yani bugünkü Cenûbi Sibirya'nın büyük bir bölümünde Kimek
Türkler'i vardı. Bunların büyük bir çokluğuna Kıpçak denirdi. Türkiye
Türkler'inin ataları olan Oğuz Türkler'i ise, Kimekler'in
batısında, yani Aral gölünün çevresinde Sırderya ırmağının aşağı
boyunda yaşıyorlardı. Karluk Türkler'i Uygurlarla Oğuzların
arasındaki ülkede bulunuyorlardı. Yağma, Çiğil, Tuhsı, Ardu gibi
ötekilerinden küçük olan Türk zümreleri Karlıkların yanında idiler.
Bunlar, eski batı Göktürkler'inin en büyük boyu olan Türğişler'in
artıkları idiler. Oğuzların batısında Avrupa'ya doğru ve Avrupa'da
ise Peçenek, Bulgar, Suvar Türkler'i oturuyorlardı. Demek ki resmi Türk
devleti olan Uygurlar, medeni bakımdan çok ileri gitmiş olmakla
beraber, siyasi bakımdan zayıftı. Çünkü Türkler'in çokluğuna söz
geçirmiyordu.
Onuncu Asırda Türk Lehçeleri
Göktürkler ve Dokuz Oğuzların hâkimiyeti çağında, Türk boylarının
lehçeleri arasındaki ayrılığın pek az olduğu muhakkaktır. Çünkü
mütemadiyen hareket halinde bulunan Türkler birbiriyle daima
karışıyor, yer değiştiriyorlar, sıkı teması hiç kaybetmeyerek
birbirine dil bakımından tesir ediyorlardı. Bundan başka aynı siyasi
hâkimiyet altında bulunmakta hiç şüphesiz lehçelerin ayrılmamasına
çok yardım ediyordu.
Fakat 840'tan sonra 'devlet dışında' yaşayan Türkler'in çoğalması ve
Türkler'in uzun müddet bir durgunluk geçirerek birbiriyle olan
girişimlerinin azalması lehçeler arasındaki ayrılığı çoğalttı. Daha
önceki asırlarda bu ayrılıklara 'lehçe' bile denmeyip 'ağız' demek
doğru olduğu halde, onuncu asırdan başlayarak bu ayrılıklar 'lehçe'
halini aldı.
Onuncu asırda Türk dili 'doğu' ve 'batı' lehçesi olmak üzere iki
lehçeye ayrılmıştı.
Doğu lehçesi konuşanlar
şunlardı:Uygur, Kırgız, Karluk, Çiğil, Yağma, Tuhsı, Argu.
Batı lehçesini konuşanlar da şunlardı:
Oğuz, Kimek-Kıpçak, Peçenek, Bulgar, Suvar.
Doğu ve Batı lehçelerinin her ikisi de eski Uygurca'nın, bu da daha
önceki Gök Türkçenin devamıdır.
Doğu lehçesi ile batı lehçesi arasında kelime bakımından da
, gramer
bakımından da ayrılıklar vardı. Bununla beraber bu ayrılıklar doğu
ve batı lehçeleriyle konuşan Türkler'in anlaşmalarına engel
olmuyordu.
Belli başlı ayrılıklar şunlardı:
1- Doğu Türkler'inde, kelimelerin ortasında olan 'g' harfleri batı
Türkler'inde düşüyordu. Doğulular 'tamgak' (damak), 'bargan' (varan)
dediği halde batılılar 'tamak' , 'baran' diyorlardı.
2- Doğu Türkler'inde 'm' harfi ile başlayan sözler batılılarda 'b'
oluyordu. Mesela doğuluların 'men' , 'min' demesine karşılık
batılılar 'ben' , 'bin' diyordu.
3- Doğulular 'değil' yerine 'ermes' dedikleri halde batılılar
'tegül' diyorlardı.
4- Mekan ve alet isimler de ayrı idi. Mesela doğulular 'bu turgu yer
ermes' (bu duracak yer değil' diyorlar, batılılar ise 'bu turası yer
tegül' diye söylüyorlardı.
5- Doğulularda 'y' ile başlayan kelimelerden çoğu batılılarda 'y'
harfi olmaksızın veya 'c' ile başlamak suretiyle söyleniyordu.
Her ne olursa olun, ayrılık büyük değildi. Doğuluların konuştuğu
lehçenin en doğrusu ve güzel Kaşgar ve çevrelerinde konuşuluyor ve
buna Hakanlı lehçesi deniyordu.
Türkler'in İslâmiyet'i Kabul Etmesi
Türkler'den bazıları daha Göktürkler'in son zamanlarında, yani
sekizinci asrın ortalarında İslamiyet'i kabul etmeye başlamışlardı.
Bunlar bilhassa Abbasi imparatorluğunda paralı asker olmak için
Müslüman oluyorlardı. Bunların sayısı on binleri bulduğu ve bazan
Abbasi devletinin başlıca kuvveti bunlar olduğu halde bile bu
çağlarda Türklere Müslüman olmuş diye bakılamaz. İslâm tüccarlarının
Türkler arasına sokularak tesir yapmaları, din propagandacılarının
faaliyeti pek az tesir yapıyor, Müslüman olanlar Abbasi
imparatorluğuna asker olmak için Türkistan'ı bırakarak ekseriya
Anadolu'ya geliyor ve orada Bizanslılarla durmaksızın çarpışan İslâm
ordusunun en faâl unsuru oluyorlardı.
Türkler'in yığın halinde İslâmiyet'i kabul etmeleri ilk önce 921
yıllarında oldu : Bugünkü Rus Avrupası'nın Ural dağlarına bitişik
olduğu yerlerde yaşayana Bulgar Türkler'i 920'de Abbasi halifesine
elçiler göndererek kale yapacak mühendislerle din bilginleri
istediler. Bu sayede İslâmiyet Bulgar Türkler'i arasına girdi.
Asıl Türkistan'a gelince:Uygurların batısında ve Oğuzların doğusunda
olmak üzere Kaşgar ve Yedisu ülkelerinde yaşayan ve Karahanlı
hükümdar ailesinin reisliği altında bulunan Çiğil, Yağma, Tuhsı, Karluk
Türkler'i 925-940 yılları arasında Müslüman olarak cihan
mukadderatının değişmesine sebep oldular. Türkler Müslüman
olmasalardı herhalde dünyanın siyasi ve içtimai durumu bugünkünden
başka türlü olacaktı. Bu Türkler'in yığın halinde İslâmiyet'i kabul
etmelerine sebep Abbasi hükümeti tarafından takibata uğradıkları
için Horasandan kaçan ve Türkler'in arasında sığınan Ebû Müslim
taraftarlarının daimi propagandası olmuştur. Fakat Türkler'in ilk
kabul ettiği İslâmiyet öz Müslümanlık olmayıp biraz
Şamanizm'le, biraz da Manihaizm ve Budizm'le karışık olan bir
İslâmiyet'ti.
Karahanlılar Devleti
Karahanlı hükümdar sülalesi eski Türğiş kağanlarının neslindendir.
Türğişler , eski batı Göktürkler'inin en güçlü ve ehemmiyetli bir
boyu olup son kağanlar hep bu boydan gelmişlerdir. Göktürkler'in
yıkılmasından sonra bunların döküntüleri de Dokuz Oğuz, Uygurlara
tâbi bir han olarak yaşamıştır. Abbasi halifesi Mansur (754 - 775)
zamanında, Kaşgar ve Fergana hükümdarı olan ve adı iyice okunamayıp
'Kır Han' olması muhtemel bulunan hükümdar Bağdada 'Bayır Çur'
adında bir elçi göndermiş ve halife ile siyasi münasebetlerde
bulunmuştu. Bu elçi Bağdat'ta kendisine ısrarla teklif olunan
Müslümanlığı reddetmiş, kendi dininin kendisince daha değerli
olduğunu söylemişti. 840 yıllarında da Bilge Bayınçur Han ve 893'te
oğlu Tafgaç Oğulçak han, Abbasi imparatorluğuna tâbi olan ve
maveraünnehirde bulunan Samanlılara hücum etmişlerse de bulunan
Samanlılara hücum etmişlerse de püskürtülmüştür. Oğulçak Hanın
kardeşi olan Bezir arslan Hanım oğlu Satuk Buğra Han zamanında
Karahanlılar devlet şeklini almışlar ve İslâmiyet'i kabul
etmişlerdir. Satuk Buğra Han, büyük Türk hükümdarlarından birisidir.
Hatırası Türkler arasında pek mukaddes olarak yaşamıştır.
Samanlılardan bazı şehirler almış ve uzun zaman hükümdarlık ettikten
sonra 955'te ölmüştür. Bu suretle Uygur devletinden başka ona
sınırdaş olan yeni bir Müslüman Türk devleti daha doğuyordu. Din
aykırılığı bı iki Türk devletini düşman yapmakta gecikmedi.
Toğan Han (999-1014)'ın ilk hakanlık yılında Maveraünnehir tamamıyla
fethedilerek Samanlılar devleti ortadan kaldırıldı. 1008 yılında
Uygurlardan Hotan alınarak Uygur devleti daha doğuya doğru itilip
küçültüldü. Karahanlılar batı ve doğudaki zaferlerden sonra cenuba
da sarkmak istediler. Fakat belh civarında Gazveliler'le çarpışıp
durdurdular. Gazneliler ordusunun Türkler'i bu savaştan önce Karahanlılar ordusuna karşı Kaşgar Türkçesiyle Türküler
söylemişlerdir. Toğan Han, Gazneliler padişahı Sultan Mahmud'a:'Sen
Hint kafirleriyle, ben de Türk kafirleriyle savaşalım' teklifinde
bulundu. Barıştılar.
Arslan Toğan han (1014-1024) Gazneliler 1019'da yine çarpıştı. Fakat
yenildi. Yusuf Kadır Han (1024-1034) ise 1025 yılında Belh civarında
Gazneli Mahmud'la görüştü. İki büyük Türk hükümdarı ittifak ettiler.
Yusuf Kadır Hanın kızını Gazneli Mahmud'un oğlu Sultan Mes'ud'la
evlendirdiler. İki devlet Buhara ve Semerkand havalisinde yaşayıp
Karahanlı devletini pek de tanımayan Karahanlı prenslerine karşı
müşterek bir siyaset kullanmayı kararlaştırdılar.
Karahanlı Müslüman olmayan Türkler arasında İslâmiyet'i yaymak için
çok çalışıyorlardı. Buğra teğin Süleyman Arslan Han (1034-1047)
zamanında şimdiki Kazakistan bozkırlarında oturan Türkler'den 10000
kadar ev halkı Müslüman oldu. (1043) Birkaç bin çadır halkı Türk'te
1046 yılında Müslüman olmamak şartı ile hükümdar hizmetine girdiler.
Aynı yılda Müslüman olmayan Türkler'den 70.000 kişilik bir kuvvet Kayahanlılar'a hücum etti. Süleyman Arslan Han 40.000 kişilik
ordusuyla bunlara karşı parlak bir zafer kazanıp gazi unvanını aldı.
1047-1049 yılları arasında hakanlık eden Yığan Tegin Mahmud Hanın
asıl ehemmiyeti Selçük devletinin ilk padişahı olan Tuğrul Beği ilk
önceleri Mahmud Hanın mahiyetinde idi. Fakat o zaman Mahmud han
Karatanlılar'ın hakanı olmamıştı. Selçük devleti kurulup
kuvvetlenmesinden sonra Karahanlılar devletinin batıdaki ülkeleri
yani Maverünnehir onların nüfuzunda kaldı. Burada karahanlılar
ailesinden hanlar bulunuyor, fakat bu hanlar Selçükler'in
hakimiyetini tanıyordu. Yani bugünkü siyasi ve mülki telâkkilere
göre anlaşılmaz bir durum doğmuştu: Karahanlılar devletinin batı
bölümleri görünüşte yine Karahanlılar tâbi olduğu halde Selçük
devletinin de himayesinde bulunuyor, Selçük sultanları buradaki
hanların inip çıkmalarına karışıyordu. On ikinci asrın ortalarına
doğru da doğrudan Karahıtaylar çıkarak Karahanlılar'ın ülkesiden
girmişlerdi. 1141 tarihinde Semerkand civarındaki Katvan
ovasında, büyük Selçük devletinin son imparatoru Sultan Sancar'la Karahanlılar'ın müttefik orduları Karahıtaylar'a yenildiler.
Böylelikle Karahanlılar devleti ortadan kalkmış oldu. Bu tarihten
sonra da Karahanlılar neslinden bazı hanlar Maveraünnehir'de
yaşamışlarsa da Karahıtaylar'a ve daha sonra Harzemşahlar'a
tâbiydiler. Hiçbir ehemmiyetleri yoktu.
Karahanlılar Medeniyeti
Karahanlı ailesi kendilerini Afrâsiyâb yani Türkler'deki adı ile Alp
Er Tunga neslinden sayıyorlardı. Afrâsiyâb , millâttan önce yedinci
asra yani Sakalar zamanına ait olduğu için Karahanlıların bu 17
asırlık şeceresine pek inanılamaz. Fakat bu rivayet Karahanlılar'ın
tamamen eski Türk kağanları ananesini güttüklerini gösterir.
Teşkilâtlarına ve ananelerine göre Karahanlılar için 'eski Gök Türk
devletinin İslâmi bir şekilde devamıdır' denebilir.
Devletin başında bir hakan bulunuyordu. 'hakan' kelimesi eski
'Kağan' kelimesinin değişmiş şekli idi. Hakan ailesine mensup olan
hanlar memleketin muhtelif parçalarını idare ediyorlardı. Bazan bu
hanlar öldüğü zaman yerine oğulları geçiyor, bazan da bir han, ülkenin
Doğu bölümünü idare ederken sonra batı bölümüne tayin olunuyordu.
Hakan bayrağı al ipek kumaştan yapılırdı ve dokuz tane idi.
Ordu, bütün Türk devletlerinde olduğu gibi mükemmeldi. Dağlarda ateş
kuleleri bulunur, bunlarda ateş yakmak suretiyle düşmanın geldiğini
haber verilirdi. Bu, o zaman için bir nevi telgraf vazifesini
görüyordu.
Hakan ailesinden olan erkeklere 'tigin' denirdi. Göktürkler'de de tigin denildiğini yukarıda söylemiştik. Hakan ailesinde olan
kadınlara 'hatun' denilirdi ki bu da Göktürkler'deki 'katun' sözünün
değişmiş bir şeklidir.
Hakandan sonra en büyük rütbe 'yuğruş'tu. Kumandanlara 'sü başı'
,
yüksek sivil memurlara 'tapukçu'denirdi. Memlekette posta teşkilatı
da vardı ki 'ulak' adını almıştı.
Karahanlılar çağında, Maveraünnehir'deki şehirler kat'i birer şekil
almıştı: Şehrin dört cihetinde dört kapısı bulunur ve bu kapılardan
birleşerek geniş bir meydan teşkil ederdi. Şehirlerde
beğler, bilginler, tüccarlar kuvvetli bir şehir aristokrasisi teşkil
ediyorlardı.
Karahanlılar Türkistan'a en büyük hizmetlerinden birisi tuğladan
bina yapmalarıdır. Daha önceki devirlerde hükümdar sarayları bile
tahtadan yapılırdı. Bundan dolayı o zamanlara ait hiçbir bina
kalmamıştır. Karahanlılar ise saray, medrese, cami ve çarşılarını hep
kâgir yaptırdılar. Bugün Buhara, Kaşgar, Balasagun, Yarkend gibi
şehirlerde Karahanlılar'dan kalan mimari ederleri Türkistan'ın en
eski eserleridir. Bunlardan en mühimi olan ve Buhara'nın en yüksek
binası bulunan mescit cami ve minaresi 1127'de Kızıl Arslan Han
tarafından yapılmıştır. Fakat 1920'de bolşevikler Buharay'ı istila
ettikleri sırada bu çok eski minareyi topa tutarak mühim surette
hasara uğratmışlardır.
Karahanlı hakanları da tıpkı eski Kun yabguları ve Gök Türk
kağanları gibi hapsettirecekleri kimseleri kuyulara koydururları.
Fakat bu kuyular herhalde bildiğimiz şekilde kuyu olmayıp ağzı geniş
olan derin çukurlardan ibaretti. Hakanlardan Tuğrul Kara Han
(1068-1084) meşhur İslâm fakihlerinden Sirahsîyi böyle bir kuyuya
hapsettirmişti. Rivayete göre bu bilgin meşhur fıkıh kitabını o
kuyuda yazmıştır.
Karahanlılar'da devletin resmi ili Türkçe idi. Resmi
muamelelerde, yarlık yani fermanlarda Uygur yazısı kullanılırdı. İlim
ve fikir hayatı ileri idi. Ülkenin doğu bölgesinde en büyük ilim
merkezleri Kaşgar ve Balasagun'du. Baı bölgesinde ise ilmi ve fikri
hayat daha çok inkişaf etmişti. Maveraünnehir'deki şehirlerin
hepsinde, bilhassa Semerkand ve Buhara'daki medreselerde binlerce
talebe parlak bir darülfünun hayatı yaşıyordu. Buhara'daki İslâm
bilginleri bütün masrafları kendilerinden olmak üzere binlerce
talebe okuturlardı. Gerek hakanlar ve gerekse hanlar şairleri himaye
ederlerdi. Hâttâ acemce yazan şairler bile bu hanlardan ihsanlar
alırlardı. Maveraünnehir'de, Harzemşahlara tâbi olarak yaşayan ve
1212'de onlar tarafından öldürülen son Karahanlı hanı Kılıç Arslan
Osman Hanın da acemce şiirleri vardır.
Karahanlılar Çağındaki Türk Edebiyatının Nevilere Göre Tasnifi
Daha eski çağlarda, Türk edebiyatı bütün millete birden hitap ettiği
ve Türkler arasında iş bölümü fazla olmadığı için 'bir nevi'
edebiyat vardı. Uygurlar çağında bile, bugünkü bilgimize göre, Türk
edebiyatını muhtelif nevilere ayırmaya pek de imkân yoktur. Halbuki
Karahanlılar çağında Türk cemiyeti artık büyük bir iş bölümü ile
muhtelif sınıflara ayrılmış, İslamiyet'in tesiri de okumuşla halk
yığını arasındaki ayrılığı bir aykırılık derecesine doğru
götürmüştü. Bundan dolayı halk ile münevver tabaka zevk bakımından
birbirinden oldukça ayrılmışlardı. İslâmiyet'in tesiri ile de yeni
bir dini edebiyat doğmuş, böylelikle Türk'e edebiyatı başlıca dört
nem'e bölünmüştür. Bu dört nevi şunlardır: Destani edebiyat, halk
edebiyatı, dini edebiyat, klasik edebiyat. Şimdi birer birer bunları
gözden geçireceğiz.
Destani Edebiyat
Karahanlılar devletinin kuruluşu Türk tarihinin en mühim
hâdiselerinden biridir. Çünkü bununla Türkler bu medeniyet
dairesinden başka bir medeniyet dairesine gidiyorlardı. Yani uzak
doğu medeniyetini bırakıp yakın doğu veya islâm medeniyeti
çerçevesine sokuluyorlardı. Bu büyük hâdise veya daha doğru bir
tâbirler, hâdiseler silsilesi tabiîdir ki Türk cemiyetinde bir takım
sarsıntılar, buhranlar doğurdu. Sonra yeni dini Türklere kabul
ettirmek için uzun müddet çalışmalara, çarpışmalar oldu ve her büyük
hâdise gibi bu da halkın zihninde büyüyüp süslenerek bir destan
halini aldı. İslâmiyet'i yaymak için yapılan savaşlar, didinmeler ve
bu uğurda kahramanlar nihayet destani bir mahiyet aldılar. Bundan
Manas Destanı doğdu.
Manas Destanı
Manas destanı, Türkler'in İslâmiyet'i kabulden sonra meydana
getirdikleri ilk destan olduğu için Uygurların Göç destanının devamı
sayılabilir. 11 - 12'nci asırlar arasında Yedisu havalisinde
teşekkül etmiştir. İslâmiyet'i yaymak için uğraşan Er Manas adındaki
harikulâde bir kahramandan bahseden bu destan eskiden , hiç şüphesiz
bütün Türkler'in müşterek destanı idi. Fakat daha sonraki büyük
tarihi hadiseler bu destanı, Türkler'in çoğuna unutturmuştu. Bugün
yalnız Kırgız Türkler'i arasında yaşayan bu destan 19'uncu asırda
kağıda geçirilmiştir.
Uzun bir destan olan Manasın mevzuu kısaca
şudur:
Er Manas dünyadaki kahramanların birincisiydi. Ak Boz adındaki atı
da eşsiz bir at olup Manasın can yoldaşı idi. Manas arkadaşları ile
dünyayı dolaşıyor;savaşlarda Çinliler, Sartları, Acemleri daima
yeniyordu. Onun kılıcına yenilmeyen millet yoktu. Demir zırh giyen
Manas'a ok işlemezdi. Ondan herkes, hâtâ babası ile anası bile
korkardı. Dünyada Er Manasa denk olan biricik kahraman
putperestlerin reisi Er Yulaydı. Onun atı Aç Budan da tıpkı Manasın
atı gibi harikulade bir attı. Fakat Er Yulay da oburluğu yüzünden
derin bir uykuya dalmış ve Manasa yenilmişti. Er Manasın karısı onun
en sadık arkadaşı idi. Hâttâ Manas bir defa onun sözünü dinlemediği
için ölmüş, fakat insanlığın üstünde bir şahsiyet olduğu için sonra
tekrar dirilmişti. Manas tekrar ve ebedi olarak öldükten sonra oğlu
'Sımatay' gibi torunu 'Seytek'in başından da birçok maceralar geçti.
Görülüyor ki bu destanda Türk destanlarının müşterek motifleri var :
Esas kahramanlıktır. Kahramanların en büyük yardımcıları attır.
Kadın erkekle müsavidir ve erkeğin vefakar arkadaşıdır. O, erkeğine
daima iyi öğütler verir ve onun öğüdünü dinlememek bazan insanı
ölüme kadar götürür.
Karahanlılar devrinde Manas adında bir kahramanın hakikaten yaşayıp
yaşamadığını bilmiyoruz. Belki 'Manas' adında kimse yaşamamıştır.
Fakat muhakkak ki Manas destanında olduğu gibi putperestlikle
çarpışan Müslüman Türk kahramanları yetişmiştir. İşte Manas
bunlardan ve en ünlüsünün , yahut hepsinin birden millet hatırasında
kalan edebi ve ebedi timsalidir.
Halk Edebiyatı
Karahanlılar çağında , Türk edebiyatının asıl yüzünü halk edebiyatı
dediğimiz nevi gösterir. Hece vezni ile saf ve güzel Türkçe ile
düzgün nazım şekilleri ile yazılan bu manzumeler Türk ruhunu
aksettiren, bütün mânâsı ile milli bir edebiyattır. Kaşgarlı Mahmud
adında bir Karahanlı Türk'ünün 1077 yılında Bağdat'ta bitirdiği
mühim bir eser vardır ki adı 'Divanu Lûgât it-Türk'tür. İşte bu
kitapta Türk halk edebiyatına ait birçok parçalar vardır.
İlk Türk şairi: Çuçu
Kaşgarlı Mahmud Türkler arasında şöhret kazanmış bir şair olarak
'Çuçu' adında birisini gösteriyor. Fakat kitabındaki şiirlerinden
hangilerinin Çuçu'ya ait olduğunu bildirmiyor. Çuçu'nun ne zaman
yaşadığı da söylemiyor. Kaşgarlı Mahmud esere yazmak için Türkler
arasında uzun müddet gez.p dolaştığı ve sonra Bağdat'a gelerek
yerleştiği için Çuçu'yu en geç olarak on birinci asrın ilk yarısına
ait bir şair olarak kabul edebiliriz. Fakat bu tahminden ibarettir.
Çuçu, onuncu asırda da yaşamış olabilir. Herhalde Türkler arasında ün
kazanmış daha başka şairler de vardı. Fakat, Kaşgarlı Mahmud onların
adını zikretmemiştir. Çünkü , kitabını yazarken Mahmudun güttüğü
gaye edebi bir eser yazmak değil, Araplara Türkçeyi öğretecek bir
kitap vücuda getirmekti. Bunun için o bir lûgat ve gramer kitabı
yazmış, yalnız ara yerde , gerektikçe , Türk şiirlerine ait bazı
örnekler de koymuştur.
Bugünkü bilgimize göre Çuçu, Türkler'in en eski şairidir.
Halk Edebiyatında Vezin
Türk edebiyatında veznin olgunlaşması Karahanlılar zamanındadır.
Daha eski çağlarda, tam mânâsı ile veznin mevcut olduğunu gösteren
deliller henüz yoktur. Türkler'in milli vezni, mısralardaki hecelerin
birbirine müsavi olması esasına dayanır. Onun için buna hece vezni
denmiştir.
Karahanlılar çağında, hece vezninin beş heceliden on beş heceliye
kadar olmak üzere muhtelif çeşitleri vardı. Yalnız dokuz hecelisi
yoktu. Hece sayısı fazla olan çeşitlerde duraklar bulunuyor, yani
mısra teşkil eden heceler iki veya üç defa bölünüyordu. Durakların
heceleri gayri müsavi olursa baştaki daha büyük oluyordu. Aşağıdaki
liste Karahanlılar çağındaki vezin hakkında bir fikit verebilir.
5 heceliler : Serbest
5 heceliler : Serbest
7 heceliler : Serbest
8 heceliler : 4 + 4
10 heceliler : 5 + 5
11 heceliler : 7 + 4
12 heceliler : 4 + 4 + 4 ; 6 + 6 + ; 7 + 5
13 heceliler : 7 + 6 ; 8 + 5
14 heceliler : 7 + 7
15 heceliler : 8 + 7
Halk Edebiyatının Nevileri
Karahanlılar çağında halk edebiyatında vezin bolluğu olduğu gibi
mevzularının nevileri bakımından da yine epey bolluk göze çarpar. Bu
neviler arasında en önce göze çarpan savaş ve kahramanlık
şiirleridir. Halk edebiyatı, Türk halkının bütün duygu ve düşüncesini
aksettirdiği için, hayatları kahramanlıkla, savaşlar içinde geçen
Türkler'in en çok kahramanlık ve savaş şiirleri yazmalarının gayet
tabiî olduğu derhal anlaşılır Bundan sonra ölülerin hâtırasını anmak
için yazılan mersiyeler gelir. Türkler mersiyeye 'Sagu' diyorlardı.
Bunlardan başka av, aşk, şarap şiirleri ve hikem'i yani felsefi
şiirler de bulunuyordu. Manzum darbımeseller bu hikemî şiir kısmına
dahil olup bunların birçoğu eski şiirlerin halk hâtırasında kalmış
mısralarından ibaretti.
Halk Edebiyatında Kafiye
Kafiye, umumiyetle yarım kafiye idi. Yani kafiyeyi teşkil eden
hecelerin sonlarındaki sessiz harfin birbirinin aynı olması ile
iktifa edilirdi. Sessiz harflerden önceki sesli harflerin aynı
olması şart değildi. Mesela :'öl' ve 'kal' heceleri kafiye
sayılıyordu: 'i' den önce gelen 'ö' ve 'a' harflerinin birbirinin
aynı olmaması kafiyeyi bozmuyordu. Bununla beraber bazan tam
kafiyeler de kullanılıyordu. Yarım kafiye, şaire serbestlik verdiği
için mânânın daha düzgün ve kuvvetli olmasına yardım ediyordu. Ara
sıra redif kullanıldığı da oluyordu.
Halk Edebiyatında Şekil
Büyük şiir dörtlikleri birleşmesiyle doğuyordu. Her dörtlükte ilk üç
mısra kendi aralarında kafiyeli oluyordu. Bütün dörtlüklerin
dördüncü mısraları ise kendi aralarında kafiyeli idi. Aşağıdaki şema
bunu daha iyi göstermektedir.
...................................................a
...................................................a
...................................................a
...................................................b
..................................................I
..................................................I
..................................................I
..................................................b
..................................................m
..................................................m
..................................................m
...................................................b
Aynı harfler, kafiyesi aynı olan mısraları göstermektedir.
Halk Edebiyatından Örnekler
Kaşgarlı Mahmud tarafından 1077'de yazılması bitirilen 'Divani Lügât
it_Türk'te halk edebiyatına ait birçok örnekler verilmiştir. Bunlar
üzerinde şimdiye kadar yapılan incelemeler azdır. Bizde oradan
alarak burada bazı örnekler gösteriyoruz. Aşağıdaki parça milattan
önce yedinci asırda ölen Alp Er Tunga için yazılmış bir sagudan
parçalardır. Karahanlı hakanları kendilerini Alp Er Tunga'nın
soyundan saydıkları için onların zamanında böyle şiirler çok
yazılmış olsa gerektir. Karahanlılar çağındaki Türkçede bugünkü
Türkçede olmayan bazı harfler vardı. Bu harfleri şimdiki
harflerimizle göstermek imkânı yoktur. Onun için bunları söyleniş
bakımından en yakın oldukları harfle değiştirdim. Mesela
Karatanlılar'da 'd' ile 'z' arasında ve peltek de denilen bir harf
vardı. Bunları doğrudan doğruya 'd' ile gösterdim.
Alp Er Tunga öldi mü?
Isız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yüek yırtılur.
Isız (kötü). Ajun (dünya). Ödlek (zaman).Emdi (imdi=şimdi)
Alp Er Tunga öldü mü?
Kötü dünya kaldı mı?
Zaman öcünü aldı mı?
Şimdi yürek parçalanır.
Ödlek kamuğ kevredi;
Erdem arığ sevredi;
Yunçığ,
yavuz tavradı,
Erdem beği çertilür.
Kamuğ (kamu, hep bütün, tamamıyla). Kevremek
(gevremek, incelmek, zayıflamak). Erdem (fazilet). Arığ (arı, temiz).
Sevremek (seyrekleşmek, azalmak). Yunçığ (kuvvetsiz, fakir, sefil).
Yavuz (kötü, fena). Tavramak (kuvvetlenmek) Erdem beği (fazilet beği
yani Alp Er Tunga). Çertilmek (gözden kaybolmak)
Zaman tamil zayıfladı;
Temiz fazilet
seyreldi,
Safi(ler), kötü(ler) kuvvetlendi,
Fazilet beği (Alp Er Tunga)
Gözden kaybolur.
Öğgreyükü mundağ ok
Munda adın yik dağ ok
Atsa ajun uğrap ok
Tağkar başı kertilür.
Ögreyük (âdet). Mundağ (böyle). Ok (işte, Tekid edatı olarak
kullanılır). Munda (bunda) Adın (-den başka). Munda adın (bundan
başka). Yık (hasta). Dağ (gibi) Uğrap (uğrayıp, fırlayıp) Tağ (dağ).
Kertilmek (delinmek, yontulmak, kesilmek)
(Zamanın) âdeti böyledir işte;
Bundan başka hasta gibidir.
Dünya, uğraşıp ok atsa
Dağlar başı (bile) kertilir.
Ulşıp eren börleyü,
Yırtar yaka urlayı,
Sıkrıp üni yorlayu
Sığtap közi örtilit.
Ulaşmak (uluşmak). Ulşıp 8uluşıp). Eren (er) Böri (kurt) Börlemek
(kurtlaşmak, kurt gibi olmak) Börleyi (kurtlaşarak) Urlamak
(bağırmak, feryad etmek) Sıkırmak (ıslık çalmak, düdük gibi ötüp) Ün
(ses) Yor (şarkıcı, muganni) Yorlamak (şarkı söylemek) Sıığtap
(ağlayıp) Köz (göz) Örtülmek (örtülmek, kararmak [göz için]).
Uluşup er(leri) kurtlaşarak,
Yırtar
yaka bağırarak,
Islık çalıp sesi şarkıcı gibi,
Ağlayıp göz(ler)i kararır.
Könglüm için örtedi,
Yitmiş yuşığ kartadı,
Keçmiş ödig
irtedi,
Tün, kün keçip irtelir
Köngül (gönül) Ört (ateş) Örtemek (yakmak, tutuşturmak) Yitmek
(kaybolmak) Yitmiş (kaybolmuş) Yuş (yara) Yuşığ 8yarayı) kartamak
(yarmak, sertlikle açmak) Keçmiş (geçmiş) Öd (zaman) Ödig (zamanı)
İrtemek (aramak) Tün 8tün, gece) Kün (gün, gündüz) Keçmek (geçmek)
İrtelmek (aranmak, aranılmak)
Gönlüm(ün) için(i) yaktı,
Kaybolmuş yarayı sertlikle açtı,
Geçmiş zamanı aradı
Gece, gündüz geçip aranılır
Beğler atın argurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi, yüzi sargarıp
Kürküm angar türtülür
Argurmak (yormak) Kadgu (kaygı) Turgurmak (kaldırmak, durdurmak 9
Mengzi (benzi) Sargarmak (sararmak) Kürküm (safran) Angar (onlara)
Tütülmek (sürülmek)
Beğler at(lar)ını yorup
(Ve) kaygı
on(lar)ı durdurup,
Beniz(ler)i, yüz(ler)i sararıp
(Adeta) onlara safran sürülmüş (gibiydiler)
Ödlek yarag közetti
Uğru tuzak uzattı
Beğler beğin azıttı
Kaçsa kalı kurtulur.
Ödlek (zaman) Yarağ (fırsat) Közetmek (gözetmek) Uğrı
(hırsız, gizli, gzilice) Azıtmak (azdırmak, yolunu şaşırtmak) Kalı
(nasıl)
Zaman fırsat gözetti,
Gizlice tuzak uzattı (tuzak kurdu)
Beğler beğini şaşırttı.
Kaçşa nasıl kurtulur?
Karahanlılar çağındaki halk edebiyatının en güzel örnekleri savaşa
ve kahramanlığa aittir. Kaşgarlı Mahmud'un kitabındaki örnekler ayrı
ayrı yerlere serpilmiş ve şiir örneği vermek maksadı güdülmeyerek
kelimelerin nerelerde kullanıldığı gösterilmiş olduğundan aynı
şiirin muhtelif parçalarını bulup birleştirmek güçtür. Vezin ile ve
dörtlüklerin dördüncü mısralarındaki kafiye benzerliği ile bir
dereceye kadar birleştirmek kabilse de dörtlüklerin dörtlüklerden
hangisinin önce, hangisinin sonra geleceğini kestirmek, çok defa
imkansızdır. Şu aşağıdaki parça da aynı şiire ait olduğu muhakkak
olan dörtlüklerdir:
Öpken kelip uğradım
Arslanlayu kükredim
Alplar başın toğradım
Emdi meni kim tutar
Öpke(öfke) Arslanlayu (arslanlaşarak, arslan gibi) Alp (kahraman)
Emdi (imdi, şimdi)
Öfkem gelip uğradım,
Arslan gibi kükredim,
Kahramanların başını doğradım,
Şimdi beni kim tutar*
Tolkış içre uruştım
Uluğ birle karıştım
Töküz altın yarıştım
Aydım:Emdi al Utar !
Tokış (dokuş, savaş) Birle (ile) Tüküz at (alnı akıtmalı, makbul yarış
atı) Aydın 8söyledim, dedim) Utar (bir erkek adı)
Savaş içinde
vuruştum,
Ulu(lar) ile karıştım
Tüküz atla yarıştım
Dedim: Şimdi al Utar.
('Al, Utar demesi Utata ya bir ok attığına, yahut kılıç vurduğuna
alamettir)
Kanı akıp yuşuldı
Kapı kamağ teşildi
Ölüğ bile koşuldı
Toğmış küni üş batar
Yuşulmak (yaralanmak, yaradan kan boşanmak) Kap (kap, deri) Kamağ
(tamamıyla) Teşilmek (deşilmek) Ölüğ (ölü) Bile (ile ) Koşulmak
(koşulmak, yan yana olmak, beraber bulunmak) Toğmış (doğmuş) Kin
(gün) Üş (işte)
Kanı akıp boşando,
Derisi tamamıyla deşildi;
Ölü(ler) ile beraber oldu.
Doğmuş günü işte batıyor.
Karahanlılar çğının bu halk edebiyatı mahsulleri arasında
darbımeseller büyük bir yer tutmaktadır. Darbımesellerin bir takımı
manzumdur. Manzum darbımesellerden bazılarının eski şiirlerin halk
hafızasında kalmış mısraları olması muhtemeldir. Kaşgarlı Mahmud'un
kitabında bunlardan vardır. Mısraların darbımesel haline gelip halk
tarafından kabul olunması için uzun zaman ister. Bu bakımdan bu
darbımesellerden bir kısmının onuncu asra ait olduğu muhakkaktır.
Kaşgarlı Mahmud'un zikrettiği:
Aç ne yemes
Tok ne temes
Darbımeselinin bugün 'Aç ne yemez, tok ne demez' şeklinde hâlâ mevcut
oluşu bunların ne kadar uzun ömürlü olduklarını gösterir. On birinci
asırdan yürmüncü asra doğru uzun ömürlü olan darbımesellerden
bazılarının on birinci asırdan geriye doğru da uzun ömürlü oldukları
muhakkaktır. Hikemî ve felsefi şiir demek olan darbımesellerden
birkaç örnek koyuyoruz:
Avçı nice al bilse aduğ ança yol bilir
Avcı nice bile bilse ayı o kadar yol bilir
Od Tese ağız köymes
Od (ateş) dese ağız yanmaz
Kutsız kuduğka kirse kum yağar
Kutsuz (talihsiz) kuyuya girse kum yağar
Tağ tağka kavışmas
, kişi kişige kavışur
Dağ dağa kavuşmaz, Kişi kişiye kavuşur
Öd keçer kişi tuymas yalınuk oğlı mengü kalmas
Zaman geçer kişi duymaz
, çıplak (insan) oğlu ebedi kalmaz
Yer basrıkı tağ , budun baskırı beğ
Yer baskısı dağ
, millet baskısı beğ(dir)
Tatsız Türk bolmas , başsız börk bolmas
Acemsiz Türk olmaz
, başsız börk (başlık, kalpak) olmaz
Klâsik Edebiyat
Klâsik edebiyat diyerek, Karhanlılar çağında başlamış olan İslâmi
şekilde Türk edebiyatını anlatmak istiyoruz. Bu edebiyat, Arap ve
Acem edebiyatlarını taklit eden, vezin ve şekil bakımınca hemen hemen
tamamen onlara benzeyen bir edebiyattır. Bu bakımdan 'klâsik^tabiri
pek de doğru sayılamaz. Çünkü 'klâsik' bu kaideler içinde
olgunlaştığı için artık biz buna klâsik edebiyat diyoruz.
Karahanlılar çağında Türkistan şehirlerinede kuvvetli medreseler
kurulmuş, din bilgileri ile uğraşan bilginler yetişmiştir.
Buhara, Semerkand, Özkend, Kaşgar, Balasagun gibi şehirler birer İslâm
medeniyeti merkezi olmuştu. Karahanlı sülâlesi de İslâmiyet'i yaymak
için uğraşan bir hükümdar ailesi olduğu için İslâmiyet ve İslâmi
ilimleri tabiî koruyordu. Zaten Türk halkının da samimi koruyordu.
Zaten Türk halkının da samimi Müslüman oluşu bütün ülkeyi İslâm
medeniyetinin unsurlarını kabule hazır bir hale getirmişti.
Karahanlılar çağında
, 'klâsik edebiyat örneği' olarak iki eser
kalmıştır:Biri 'Has hâcib Yusuf'un 'Kutadgu Bilig' adlı eseri, öteki
de 'Ahmed'in 'Ayber ül-Hakayik'idir. Bu iki mühüm eserden başka bazı
eserlerin daha yazılmış olması ihtimali varsa da onlar bizim elimize
geçmemiştir. Türkistan'ın, daha sonraki asırlarda başından geçen
büyük savaşlar, kargaşalıklar, yangınlar dolayısı ile kaybolmuştur.
Has Hâcib Yusuf ve Kutadgu Bilig
Yusuf, Balasagunlu bir Türk şairi olup eserini 1069-1070 arasında
Karahanlı8lardan Tafgaç Buğra Kara Han adına yazmış, eserine mükâfat
olarak kendisine Kaşgar sarayında Has Hâciblik rütbesi verilmiştir.
'Kutadgu Bilig' siyasetname veya şehname demektir. Zaten şehname
vezni olan feûlün feûlün feûlün feul vezniyle yazılmıştır. 6500
beyitten fazla olup 73 bölüme ayrılmıştır. Eser, dört sembolik şahsın
konuşmalarından ibaret olup bu şahıslar şunlardır.
Adalet : 'Kün Toğdı' adında bir padişah;
Devlet : 'Ay Toldı' adında bir vezir;
Akıl : 'Ögdülmiş' adında
, vezirin oğlu;
Kanaat : 'Udgurmış' adında , vezirin kardeşidir.
'Has Hâcib Yusuf' bu dört kişiyi konuşturarak hükümdar tarafından
milletin türlü sınıflarına karşı tutulması gereken yolları ve
yapılması gereken muameleleri anlatmakta, öğütler vermektedir. Şairin
felsefi ve içtimai düşünceleri burada açıkça gözükmektedir. Yusuf ,
felsefi ve içtimai düşüncelerini 1038'te ölen büyük İslâm
mütefekkiri ve bilgini İbni Sînâ'dan almıştır. İbni Sînâ bir cemiyet
beğler, çiftçiler, askerler olmak üzere üç tabakaya ayırdığı gibi
Yusuf da hükümdar, memurlar ve halk olmak üzere üçe ayırmakta ve bu
sınıflar arasında haksızlık olmaması için her şeyden önce
yoksulların devlet tarafından korunmasını ve böylelikle bunların
orta sınıfa geçmesini ve giderek bütün milletin bolluğa ermesini
istemektedir.
Karahanlılar çağının edebi lehçesi olan Hakanlı lehçesiyle yazılmış
olan Kutadgu Bilig2de dil heniz saflığını muhafaza etmektedir.
Eserde kuvvetli bir İslâm , İran fikir tesiri olmakla beraber
Arapça, Acemce sözler pek azdır. Bu lehçenin Gök Türkçe ve Uygurcanın
devamı olduğu derhal göze çarpmaktadır. Yalnız aruz vezniyle yazılan
ilk Türkçe eserlerden birisi olduğu için vezin bozuklukları ve
aksaklıkları görülmektedir. Eski Türkler'de ve onların eserlerinde
mesela Gök Türk yazıtlarında olduğu gibi kadına muhterem bir mevki
verilmeyip aşağı ve kötü bir mahlûk diye bakılası İslâm ve İran
fikriyatının tesiridir.
Kutadgu Bilig mesnevi tarzında yazılmıştır. Fakat eserin arasında
173 tane dörtlük vardır ki birinci, ikinci ve dördüncü mısraları
kafiyeli, üçüncüsü serbesttir. Bunlara eserde 'şiir' veya
'mâni'deniyor. İşte bu dörtlükler Kutadgu Bilig'deki milli unsuru
teşkil ediyor. Bugün dünyada Kutadgu Bilig'in ü yazma nüshası
malûmdur. bunlardan biri Uygur harfleriyle , ikisi Arap
harfleriyledir. Uygur harfleriyle olan nüsha , Heratta, Arap
harfleriyle olanlardan biri Kahire'de, biri de Türkistan'ın Nemengân
şehrinde bulunmuştur. Kahire'deki nüsha her halde Kıpçak'tan gelmiş
olacaktır. Bu üç nüshanın, Türkler'in hâkim bulunduğu muhtelif
ülkelerde bulunması Kutadgu Bilig'in vaktiyle bütün Türk dünyasına
yayılmış olduğunu göstermektedir. Bundan başka Yayık ırmağının
Hazara döküldüğü yere yakın olan Saraycık adlı yerde 13'üncü asra
ait topraktan bir çömlek bulunmuştur ki üzerinde Kutagdu Bilig'den
alınmış bir beyit vardır. Bu da eserin Türkler arasında ün
kazandığını göstermektedir.
Hülasa bu büyük eser dil bakımından saf Türkçe olmak ve içinde 173
dörtlük bulunmakla beraber şeklinin mesnevi, vezninin şehnâme vezni
ve fikriyatının İslâm-İran fikriyatı olması bakımından yabancı
tesirleri kuvvetle taşıyan bir eserdir.
Aşağıdaki parçalar Kutadgu Bilig iki ayrı yerinden alınmıştır:
Asıl metin
İki türlü at oldu bu tilde yürür:
Bir edgü, bir ısız ajunda kalır.
Isızga söğüş, edgü ögdi bolur.
Özünge baka-kör, kayusun kolur?
Özin edgü bolsa, atın ögdilig;
Kalı bolsa ısız sögüş ey silig
Tercüme
İki türlü ad bu dilde yürür;
Bir iyi, bir kötü dünyada kalır.
Kötüye sövüş, iyi(ye) övüş olur.
Kendine bakagör, hangisini ister?
Özün iyi ol(ur)sa adın övmeğe değer.
Eğer ol(ur)sa kötü, hakaret (bulur) ey namuslu (adam)
Asıl Metin
Bu bir edgü erdi, anı ögdiler.
Biri ısız erdi, anı sögdiler.
Sögüşlüg nelüg boldı Zohhak utun
Nelüg edgü boldu Feridun kutun?
Tercüme
Bu bir iyi idi, onu övdüler.
Biri kötü idi, onu sövdüler.
Hakarete lâyık (olan) nasıl oldu Dahhâk aybı ile?
Nasıl iyi oldu Feridun şerefi ile?
Asıl metin
Körü-berse emdi bu Türk beğleri,
Ajun Beğlerin de bular yegleri.
Bedük bilgi birle öküş edremi,
Olar boldı körgin kişi ödrümi
Bu Türk begleride atı belgülüg
Tunga Alp Er erdi, atı belgülüg
Tejikler ayur anı Afrasiyab
Bu Afrasiyab.........................
Tercüme
Görüverse şimdi bu Türk beğleri,
Dünya beğlerinden bunlar(dır) en iyileri.
Büyük bilgi ile,
çok(tur) fazileti,
Onlar oldu güzellikle kişi(lerin) seçkini.
Bu Türk beğlerinde adı belli (meşhur)
Tunga Alp Er idi, adı belli (idi).
Tacikler (Acemler) der onu Afrasiyab,
Bu Afrasiyab..............................................
Asıl metin
Edi artuk erdem, kerek ög, bilig,
Ajun tutkuga yetse utru elig.
Tejikler bitigde bitimiş munı
Bitigde yok erse kim okkay anı?
Tercüme
Çok fazlasıyla fazilet (ve) gerek(se) akıl, bilgi
Dünya(yı) tutmaya (idare etmeye) yetse bundan dolayı eli,
Tacikler kitapta yazmış bunu,
Kitapta yok ise (olsa) kim zikreder onu?
Yügnekli Ahmed ve Aybet ül - Hakayik
Yügnek, Semerkand yakınındadır. Ahmed ve babası Mahmud oralıdır.
Fakat Ahmed'in yaşadığı zamanı kât'i olarak tayin etmeye imkân
yoktur. Dokuzuncu asrın sonlarında yaşamış olan 'Yügnekli Ahmed'
adında bir bilgin varsa da bunun bizim Yügnekli Ahmed olması
ihtimali zayıftır. Çünkü, Aybet ül - Hakayik'in dili bu eserin
dokuzuncu asra ait olmadığını gösteriyor. Yügnekli Ahmed hakkındaki
bilgilerimiz daha ziyade menkıbe mahiyetindedir: Anadan doğma
kör, fakat çok akıllı ve dindarmış. Bağdat'tan dört fersah uzakta
oturur, her gün bu yolu yürüyerek imamı Âzamın dersini dinlemeye
gelirmiş. En geride otururmuş. Bir gün İmamı Âzama en çok hangi
talebesinden memnun olduğunu sormuşlar. O da hepsinin iyi
olduğunu, fakat dört fersahlık yolundan gelen kör Türk'ün bütün
talebelere örnek olduğunu söylemiş. Ahmed, öğüt gibi şiirler
söylermiş ve bu şiirler Türkler arasında pek yaygın imiş.
Bu rivayetlere bakılırsa Ahmedin pek eski olması icap etmektedir.
Çünkü İmamı Âzam sekizinci asır ortalarında ölmüştür buna ise imkân
yoktur.
Fakat eserine göre Ahmed'in medrese tahsili görmüş
, Arapçayı ve
İslâmi bilgileri bilen birisi olduğu muhakkaktır.
Eserin dil hususiyetlerine bakılarak hüküm vermek icap ederse
Kutadgu Bilig'den biraz sonra yazıldığını kabul etmek icap eder.
Çünkü Arapça- Acemce sözler oldukça çok ve eserde İslâm fikriyatı
fazladır. Aybet ül- Hakayik, 'Hakikatler heğbesi' demektir. 'Dâd
Sipehsâlâr Mehmed Bek' adında bir Türk beğinin adına yazılmıştır.
Şimdiye kadar ikisi de İstanbul'da Ayasofya kütüphanesinde olmak
üzere iki yazması bulunmuştur. Biri 14552'te Semerkand'da, biri
1480'de İstanbul'da yazılmıştır. Ankara'da hâkim İbrahim Efendi
adında birisinde bulunan bir nüshada da Aybet ül - Hakayike ait bazı
parçalar vardır. Semerkand nüshası daha orjinaldir. Öteki nushadaki
birçok yabancı kelimelerin yerine burada Türkçeleri vardır.
Aybet ül -Hakayik feûlün feûlün feul vezninde yazılmış didaktik bir
eser olup şu bölümlerden ibarettir:
1- Münacat yani Tanrıya yakarış 10 beyit gazel tarzında
10 beyit gazel tarzında
(Bu ikisi bir tek manzumedir.)
2- Na't yani peygamber için öğici bir parça ve dört halife medhi
3- Dâd İspehsalâr Mehmed Bek hakkında öğücü bir şiir 14 beyit gazel
tarzında
4- Kitabın yazılmasının sebebi hakkında 6 beyit gazel tarzında
5- Bilginin faydası ve bilgisizliğin zararı hakkında 24 beyit
dörtlüklerde
6- Dilini tutmak ve bununla yolları hakkında 24 beyit dörtlüklerle
7- Dünyanın değişkenliği hakkında 24 beyit dörtlüklerle
8- Cömertlik ve pintilik hakkında 48 beyit dörtlüklerle
9- Ahlâk yücelikleri hakkında 19 beyit dörtlüklerle
10- Muhtelif beyitler 54 beyit dörtlüklerle
11- İtizar ve sonuç 10 beyit dörtlüklerle
+
______________________________________
242 beyit dörtlüklerle
Aybet ül - Hakayikteki milli unsur, eserin büyük bir kısmını dolduran
dörtlüklerdir. Fikir bakımından bedbin ve dini bir eserdir. Kutadgu
Bilig'deki felsefenin karışık durumundan da ilham almış olabilir.
Daha sonraki asırların bazı şairleri tarafından 'Edipler edibi'
sayılmasına rağmen edip Ahmed iyi bir şair değildir. Aruz veznini
iyi kullanmayışından, bir gazelde aynı kafiyeleri tekrar etmesinden
başka lirizmden de tamamen mahrumdur.
Eserin değeri dil bakımındandır. Hakanlı lehçesi dediğimiz
Karahanlılar çağı edebi lehçesinin bize kalan tek tük mahsullerinden
olduğu için mühimdir. Bununla beraber Ahmed, Türkler arasında ün
salıp evliya sayılmış ve öğüt vadisindeki manzum sözleri yayılmış
olduğu için tesiri bakımından mühim bir şahsiyettir.
Dinî Edebiyat
Karahanlılar , Müslümanlığı yeni kabul ettikleri için dinî heyecanla
dolu idiler. Bu dinî heyecan halk arasında Manas destanının
doğmasına sebep olmuştu. Okumuşlar arasında da bir takım eserin
yazılmasına sebep olacağı tabiîydi. Bu günkü eksik bilgimize göre
Karahanlılar çağında bize iki tane dinî eser kalmıştır: Türkiye
tefsir ve Satuk Buğra Han tezkeresi.
Türkçe Tefsir
Kur'anı açıkça anlatıp mânâsının açan eserlere tefsir denir. Tefsir
İslâmi ilimlerin belli başlılarından biri haline gelmiştir. Tefsir
bilginlerine müfessir derler. Bizim Türkçe tefsirin bir tek yazma
nüshası vardır ki Prof. Zeki Velidi Togan tarafından Leningrad'a
götürülmüştür. Tefsir tam değildir. Başından ve ortasından eksiktir.
18'inci surenin 4'üncü ayeti ile başlamaktadır. Eser asıl Arapça
yazılarak satırları arasına Türkçe olarak peygamberin hayatına ve
din tarihin ait hikâyeler konulmuştur.
Tefsirin kimin tarafından, hangi tarihte ve nerede yazıldığı belli
değildir. Eserin içinden çıkarılabilen mânâya göre tefsir on birinci
asrın başlarında Maveraünnehir'de yazılmıştır.
Satuk Buğra Han Tezkeresi
'Argu =Argun' boyundan Sa'd oğlu Ahmed (Ahmed ibn-i Sa'd ül- Argunî)
adlı birisinin eseri olan bu tezkere, Satuk Buğra Han ile
çocuklarının menkıbelerinden bahseden mensur bir eserdir ve on
birinci asır mahsullerindendir. Satuk Buğra Han tezkeresinin eski
bir yazması şimdiye kadar bulunamamıştır. Daha sonraki zamanlarda
istinsah olunan yazmaları yazanlar, eserlere kendi zamana ait bazı
şeyler ilâve ettiklerinden, o eserin orijinalliği azalır. Satuk Buğra
Han tezkeresi de çok okunan ve bu yüzden çok istinsah olunan bir
eser olduğundan müstensihler elinde değişip bozulmuştur ve Karahanlı
sülâlesinin birçok hakanlarının tarihleri de buna ilâve olunarak
adeta bir tarihi eser halini almıştır. Karahanlılar daima
Müslümanlığı korumak ve yaymak için çarpıştıklarından, bu uğurda
Müslüman olmayan Türk ve Moğollarla birçok savaşlar yaptıklarından
bu eser adeta Karahanlılar'ın milli bir eseri sayılabilir.