TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

 

 

6. Bölüm

KARAHANLILAR ÇAĞINDA TÜRK EDEBİYATI


Onuncu Asırda Türkler


Türkler'in ana yurdu olan Orta Asya'da,  onuncu asrın ortalarına doğru 'Türk devlet' olarak yukarıda anlattığımız Uygurlar bulunuyordu. Bunların hüküm sürdükleri yer, bugün Doğu Türkistan dediğimiz yerlerin büyük bir bölümünü dolduruyordu. Fakat daha önceki asırlarda olduğu gibi Uygurlar, öteki bütün Türklere, hiç olmazsa Türkler'in bir kısmına hâkim değillerdi. Yani bu asırda büyük bir Türk birliği yoktu. Uygur devletinin şimalinde,  840'taki büyük isyanları ile Dokuz Oğuz - Uygur devletini sarsıp küçülten Kırgız Türkler'i vardı. Kırgızlar, aşağı yukarı bugünkü Moğolistan'la daha şimalini işgal eden bir yerde oturuyorlardı. Kırgızların batısında, yani bugünkü Cenûbi Sibirya'nın büyük bir bölümünde Kimek Türkler'i vardı. Bunların büyük bir çokluğuna Kıpçak denirdi. Türkiye Türkler'inin ataları olan Oğuz Türkler'i ise, Kimekler'in batısında, yani Aral gölünün çevresinde Sırderya ırmağının aşağı boyunda yaşıyorlardı. Karluk Türkler'i Uygurlarla Oğuzların arasındaki ülkede bulunuyorlardı. Yağma, Çiğil, Tuhsı, Ardu gibi ötekilerinden küçük olan Türk zümreleri Karlıkların yanında idiler. Bunlar, eski batı Göktürkler'inin en büyük boyu olan Türğişler'in artıkları idiler. Oğuzların batısında Avrupa'ya doğru ve Avrupa'da ise Peçenek, Bulgar, Suvar Türkler'i oturuyorlardı. Demek ki resmi Türk devleti olan Uygurlar, medeni bakımdan çok ileri gitmiş olmakla beraber, siyasi bakımdan zayıftı. Çünkü Türkler'in çokluğuna söz geçirmiyordu.


Onuncu Asırda Türk Lehçeleri


Göktürkler ve Dokuz Oğuzların hâkimiyeti çağında,  Türk boylarının lehçeleri arasındaki ayrılığın pek az olduğu muhakkaktır. Çünkü mütemadiyen hareket halinde bulunan Türkler birbiriyle daima karışıyor, yer değiştiriyorlar, sıkı teması hiç kaybetmeyerek birbirine dil bakımından tesir ediyorlardı. Bundan başka aynı siyasi hâkimiyet altında bulunmakta hiç şüphesiz lehçelerin ayrılmamasına çok yardım ediyordu.


Fakat 840'tan sonra 'devlet dışında' yaşayan Türkler'in çoğalması ve Türkler'in uzun müddet bir durgunluk geçirerek birbiriyle olan girişimlerinin azalması lehçeler arasındaki ayrılığı çoğalttı. Daha önceki asırlarda bu ayrılıklara 'lehçe' bile denmeyip 'ağız' demek doğru olduğu halde, onuncu asırdan başlayarak bu ayrılıklar 'lehçe' halini aldı.


Onuncu asırda Türk dili 'doğu' ve 'batı' lehçesi olmak üzere iki lehçeye ayrılmıştı.


Doğu lehçesi konuşanlar şunlardı:Uygur, Kırgız, Karluk, Çiğil, Yağma, Tuhsı, Argu.


Batı lehçesini konuşanlar da şunlardı: Oğuz, Kimek-Kıpçak, Peçenek, Bulgar, Suvar.


Doğu ve Batı lehçelerinin her ikisi de eski Uygurca'nın,  bu da daha önceki Gök Türkçenin devamıdır.
Doğu lehçesi ile batı lehçesi arasında kelime bakımından da , gramer bakımından da ayrılıklar vardı. Bununla beraber bu ayrılıklar doğu ve batı lehçeleriyle konuşan Türkler'in anlaşmalarına engel olmuyordu.

Belli başlı ayrılıklar şunlardı:


1- Doğu Türkler'inde, kelimelerin ortasında olan 'g' harfleri batı Türkler'inde düşüyordu. Doğulular 'tamgak' (damak),  'bargan' (varan) dediği halde batılılar 'tamak' ,  'baran' diyorlardı.
2- Doğu Türkler'inde 'm' harfi ile başlayan sözler batılılarda 'b' oluyordu. Mesela doğuluların 'men' ,  'min' demesine karşılık batılılar 'ben' ,  'bin' diyordu.
3- Doğulular 'değil' yerine 'ermes' dedikleri halde batılılar 'tegül' diyorlardı.
4- Mekan ve alet isimler de ayrı idi. Mesela doğulular 'bu turgu yer ermes' (bu duracak yer değil' diyorlar, batılılar ise 'bu turası yer tegül' diye söylüyorlardı.
5- Doğulularda 'y' ile başlayan kelimelerden çoğu batılılarda 'y' harfi olmaksızın veya 'c' ile başlamak suretiyle söyleniyordu.
Her ne olursa olun, ayrılık büyük değildi. Doğuluların konuştuğu lehçenin en doğrusu ve güzel Kaşgar ve çevrelerinde konuşuluyor ve buna Hakanlı lehçesi deniyordu.


Türkler'in İslâmiyet'i Kabul Etmesi


Türkler'den bazıları daha Göktürkler'in son zamanlarında, yani sekizinci asrın ortalarında İslamiyet'i kabul etmeye başlamışlardı. Bunlar bilhassa Abbasi imparatorluğunda paralı asker olmak için Müslüman oluyorlardı. Bunların sayısı on binleri bulduğu ve bazan Abbasi devletinin başlıca kuvveti bunlar olduğu halde bile bu çağlarda Türklere Müslüman olmuş diye bakılamaz. İslâm tüccarlarının Türkler arasına sokularak tesir yapmaları, din propagandacılarının faaliyeti pek az tesir yapıyor, Müslüman olanlar Abbasi imparatorluğuna asker olmak için Türkistan'ı bırakarak ekseriya Anadolu'ya geliyor ve orada Bizanslılarla durmaksızın çarpışan İslâm ordusunun en faâl unsuru oluyorlardı.
Türkler'in yığın halinde İslâmiyet'i kabul etmeleri ilk önce 921 yıllarında oldu : Bugünkü Rus Avrupası'nın Ural dağlarına bitişik olduğu yerlerde yaşayana Bulgar Türkler'i 920'de Abbasi halifesine elçiler göndererek kale yapacak mühendislerle din bilginleri istediler. Bu sayede İslâmiyet Bulgar Türkler'i arasına girdi.


Asıl Türkistan'a gelince:Uygurların batısında ve Oğuzların doğusunda olmak üzere Kaşgar ve Yedisu ülkelerinde yaşayan ve Karahanlı hükümdar ailesinin reisliği altında bulunan Çiğil, Yağma, Tuhsı, Karluk Türkler'i 925-940 yılları arasında Müslüman olarak cihan mukadderatının değişmesine sebep oldular. Türkler Müslüman olmasalardı herhalde dünyanın siyasi ve içtimai durumu bugünkünden başka türlü olacaktı. Bu Türkler'in yığın halinde İslâmiyet'i kabul etmelerine sebep Abbasi hükümeti tarafından takibata uğradıkları için Horasandan kaçan ve Türkler'in arasında sığınan Ebû Müslim taraftarlarının daimi propagandası olmuştur. Fakat Türkler'in ilk kabul ettiği İslâmiyet öz Müslümanlık olmayıp biraz Şamanizm'le, biraz da Manihaizm ve Budizm'le karışık olan bir İslâmiyet'ti.


Karahanlılar Devleti


Karahanlı hükümdar sülalesi eski Türğiş kağanlarının neslindendir. Türğişler ,  eski batı Göktürkler'inin en güçlü ve ehemmiyetli bir boyu olup son kağanlar hep bu boydan gelmişlerdir. Göktürkler'in yıkılmasından sonra bunların döküntüleri de Dokuz Oğuz,  Uygurlara tâbi bir han olarak yaşamıştır. Abbasi halifesi Mansur (754 - 775) zamanında, Kaşgar ve Fergana hükümdarı olan ve adı iyice okunamayıp 'Kır Han' olması muhtemel bulunan hükümdar Bağdada 'Bayır Çur' adında bir elçi göndermiş ve halife ile siyasi münasebetlerde bulunmuştu. Bu elçi Bağdat'ta kendisine ısrarla teklif olunan Müslümanlığı reddetmiş, kendi dininin kendisince daha değerli olduğunu söylemişti. 840 yıllarında da Bilge Bayınçur Han ve 893'te oğlu Tafgaç Oğulçak han, Abbasi imparatorluğuna tâbi olan ve maveraünnehirde bulunan Samanlılara hücum etmişlerse de bulunan Samanlılara hücum etmişlerse de püskürtülmüştür. Oğulçak Hanın kardeşi olan Bezir arslan Hanım oğlu Satuk Buğra Han zamanında Karahanlılar devlet şeklini almışlar ve İslâmiyet'i kabul etmişlerdir. Satuk Buğra Han, büyük Türk hükümdarlarından birisidir. Hatırası Türkler arasında pek mukaddes olarak yaşamıştır. Samanlılardan bazı şehirler almış ve uzun zaman hükümdarlık ettikten sonra 955'te ölmüştür. Bu suretle Uygur devletinden başka ona sınırdaş olan yeni bir Müslüman Türk devleti daha doğuyordu. Din aykırılığı bı iki Türk devletini düşman yapmakta gecikmedi.


Toğan Han (999-1014)'ın ilk hakanlık yılında Maveraünnehir tamamıyla fethedilerek Samanlılar devleti ortadan kaldırıldı. 1008 yılında Uygurlardan Hotan alınarak Uygur devleti daha doğuya doğru itilip küçültüldü. Karahanlılar batı ve doğudaki zaferlerden sonra cenuba da sarkmak istediler. Fakat belh civarında Gazveliler'le çarpışıp durdurdular. Gazneliler ordusunun Türkler'i bu savaştan önce Karahanlılar ordusuna karşı Kaşgar Türkçesiyle Türküler söylemişlerdir. Toğan Han,  Gazneliler padişahı Sultan Mahmud'a:'Sen Hint kafirleriyle, ben de Türk kafirleriyle savaşalım' teklifinde bulundu. Barıştılar.
Arslan Toğan han (1014-1024) Gazneliler 1019'da yine çarpıştı. Fakat yenildi. Yusuf Kadır Han (1024-1034) ise 1025 yılında Belh civarında Gazneli Mahmud'la görüştü. İki büyük Türk hükümdarı ittifak ettiler. Yusuf Kadır Hanın kızını Gazneli Mahmud'un oğlu Sultan Mes'ud'la evlendirdiler. İki devlet Buhara ve Semerkand havalisinde yaşayıp Karahanlı devletini pek de tanımayan Karahanlı prenslerine karşı müşterek bir siyaset kullanmayı kararlaştırdılar.


Karahanlı Müslüman olmayan Türkler arasında İslâmiyet'i yaymak için çok çalışıyorlardı. Buğra teğin Süleyman Arslan Han (1034-1047) zamanında şimdiki Kazakistan bozkırlarında oturan Türkler'den 10000 kadar ev halkı Müslüman oldu. (1043) Birkaç bin çadır halkı Türk'te 1046 yılında Müslüman olmamak şartı ile hükümdar hizmetine girdiler. Aynı yılda Müslüman olmayan Türkler'den 70.000 kişilik bir kuvvet Kayahanlılar'a hücum etti. Süleyman Arslan Han 40.000 kişilik ordusuyla bunlara karşı parlak bir zafer kazanıp gazi unvanını aldı. 1047-1049 yılları arasında hakanlık eden Yığan Tegin Mahmud Hanın asıl ehemmiyeti Selçük devletinin ilk padişahı olan Tuğrul Beği ilk önceleri Mahmud Hanın mahiyetinde idi. Fakat o zaman Mahmud han Karatanlılar'ın hakanı olmamıştı. Selçük devleti kurulup kuvvetlenmesinden sonra Karahanlılar devletinin batıdaki ülkeleri yani Maverünnehir onların nüfuzunda kaldı. Burada karahanlılar ailesinden hanlar bulunuyor, fakat bu hanlar Selçükler'in hakimiyetini tanıyordu. Yani bugünkü siyasi ve mülki telâkkilere göre anlaşılmaz bir durum doğmuştu: Karahanlılar devletinin batı bölümleri görünüşte yine Karahanlılar tâbi olduğu halde Selçük devletinin de himayesinde bulunuyor, Selçük sultanları buradaki hanların inip çıkmalarına karışıyordu. On ikinci asrın ortalarına doğru da doğrudan Karahıtaylar çıkarak Karahanlılar'ın ülkesiden girmişlerdi. 1141 tarihinde Semerkand civarındaki Katvan ovasında, büyük Selçük devletinin son imparatoru Sultan Sancar'la Karahanlılar'ın müttefik orduları Karahıtaylar'a yenildiler. Böylelikle Karahanlılar devleti ortadan kalkmış oldu. Bu tarihten sonra da Karahanlılar neslinden bazı hanlar Maveraünnehir'de yaşamışlarsa da Karahıtaylar'a ve daha sonra Harzemşahlar'a tâbiydiler. Hiçbir ehemmiyetleri yoktu.


Karahanlılar Medeniyeti


Karahanlı ailesi kendilerini Afrâsiyâb yani Türkler'deki adı ile Alp Er Tunga neslinden sayıyorlardı. Afrâsiyâb ,  millâttan önce yedinci asra yani Sakalar zamanına ait olduğu için Karahanlıların bu 17 asırlık şeceresine pek inanılamaz. Fakat bu rivayet Karahanlılar'ın tamamen eski Türk kağanları ananesini güttüklerini gösterir. Teşkilâtlarına ve ananelerine göre Karahanlılar için 'eski Gök Türk devletinin İslâmi bir şekilde devamıdır' denebilir.


Devletin başında bir hakan bulunuyordu. 'hakan' kelimesi eski 'Kağan' kelimesinin değişmiş şekli idi. Hakan ailesine mensup olan hanlar memleketin muhtelif parçalarını idare ediyorlardı. Bazan bu hanlar öldüğü zaman yerine oğulları geçiyor, bazan da bir han, ülkenin Doğu bölümünü idare ederken sonra batı bölümüne tayin olunuyordu. Hakan bayrağı al ipek kumaştan yapılırdı ve dokuz tane idi.
Ordu, bütün Türk devletlerinde olduğu gibi mükemmeldi. Dağlarda ateş kuleleri bulunur, bunlarda ateş yakmak suretiyle düşmanın geldiğini haber verilirdi. Bu,  o zaman için bir nevi telgraf vazifesini görüyordu.


Hakan ailesinden olan erkeklere 'tigin' denirdi. Göktürkler'de de tigin denildiğini yukarıda söylemiştik. Hakan ailesinde olan kadınlara 'hatun' denilirdi ki bu da Göktürkler'deki 'katun' sözünün değişmiş bir şeklidir.
Hakandan sonra en büyük rütbe 'yuğruş'tu. Kumandanlara 'sü başı' ,  yüksek sivil memurlara 'tapukçu'denirdi. Memlekette posta teşkilatı da vardı ki 'ulak' adını almıştı.


Karahanlılar çağında, Maveraünnehir'deki şehirler kat'i birer şekil almıştı: Şehrin dört cihetinde dört kapısı bulunur ve bu kapılardan birleşerek geniş bir meydan teşkil ederdi. Şehirlerde beğler, bilginler, tüccarlar kuvvetli bir şehir aristokrasisi teşkil ediyorlardı.
Karahanlılar Türkistan'a en büyük hizmetlerinden birisi tuğladan bina yapmalarıdır. Daha önceki devirlerde hükümdar sarayları bile tahtadan yapılırdı. Bundan dolayı o zamanlara ait hiçbir bina kalmamıştır. Karahanlılar ise saray, medrese, cami ve çarşılarını hep kâgir yaptırdılar. Bugün Buhara, Kaşgar, Balasagun, Yarkend gibi şehirlerde Karahanlılar'dan kalan mimari ederleri Türkistan'ın en eski eserleridir. Bunlardan en mühimi olan ve Buhara'nın en yüksek binası bulunan mescit cami ve minaresi 1127'de Kızıl Arslan Han tarafından yapılmıştır. Fakat 1920'de bolşevikler Buharay'ı istila ettikleri sırada bu çok eski minareyi topa tutarak mühim surette hasara uğratmışlardır.


Karahanlı hakanları da tıpkı eski Kun yabguları ve Gök Türk kağanları gibi hapsettirecekleri kimseleri kuyulara koydururları. Fakat bu kuyular herhalde bildiğimiz şekilde kuyu olmayıp ağzı geniş olan derin çukurlardan ibaretti. Hakanlardan Tuğrul Kara Han (1068-1084) meşhur İslâm fakihlerinden Sirahsîyi böyle bir kuyuya hapsettirmişti. Rivayete göre bu bilgin meşhur fıkıh kitabını o kuyuda yazmıştır.
Karahanlılar'da devletin resmi ili Türkçe idi. Resmi muamelelerde, yarlık yani fermanlarda Uygur yazısı kullanılırdı. İlim ve fikir hayatı ileri idi. Ülkenin doğu bölgesinde en büyük ilim merkezleri Kaşgar ve Balasagun'du. Baı bölgesinde ise ilmi ve fikri hayat daha çok inkişaf etmişti. Maveraünnehir'deki şehirlerin hepsinde,  bilhassa Semerkand ve Buhara'daki medreselerde binlerce talebe parlak bir darülfünun hayatı yaşıyordu. Buhara'daki İslâm bilginleri bütün masrafları kendilerinden olmak üzere binlerce talebe okuturlardı. Gerek hakanlar ve gerekse hanlar şairleri himaye ederlerdi. Hâttâ acemce yazan şairler bile bu hanlardan ihsanlar alırlardı. Maveraünnehir'de, Harzemşahlara tâbi olarak yaşayan ve 1212'de onlar tarafından öldürülen son Karahanlı hanı Kılıç Arslan Osman Hanın da acemce şiirleri vardır.


Karahanlılar Çağındaki Türk Edebiyatının Nevilere Göre Tasnifi


Daha eski çağlarda, Türk edebiyatı bütün millete birden hitap ettiği ve Türkler arasında iş bölümü fazla olmadığı için 'bir nevi' edebiyat vardı. Uygurlar çağında bile, bugünkü bilgimize göre, Türk edebiyatını muhtelif nevilere ayırmaya pek de imkân yoktur. Halbuki Karahanlılar çağında Türk cemiyeti artık büyük bir iş bölümü ile muhtelif sınıflara ayrılmış, İslamiyet'in tesiri de okumuşla halk yığını arasındaki ayrılığı bir aykırılık derecesine doğru götürmüştü. Bundan dolayı halk ile münevver tabaka zevk bakımından birbirinden oldukça ayrılmışlardı. İslâmiyet'in tesiri ile de yeni bir dini edebiyat doğmuş, böylelikle Türk'e edebiyatı başlıca dört nem'e bölünmüştür. Bu dört nevi şunlardır: Destani edebiyat, halk edebiyatı, dini edebiyat, klasik edebiyat. Şimdi birer birer bunları gözden geçireceğiz.


Destani Edebiyat


Karahanlılar devletinin kuruluşu Türk tarihinin en mühim hâdiselerinden biridir. Çünkü bununla Türkler bu medeniyet dairesinden başka bir medeniyet dairesine gidiyorlardı. Yani uzak doğu medeniyetini bırakıp yakın doğu veya islâm medeniyeti çerçevesine sokuluyorlardı. Bu büyük hâdise veya daha doğru bir tâbirler, hâdiseler silsilesi tabiîdir ki Türk cemiyetinde bir takım sarsıntılar, buhranlar doğurdu. Sonra yeni dini Türklere kabul ettirmek için uzun müddet çalışmalara, çarpışmalar oldu ve her büyük hâdise gibi bu da halkın zihninde büyüyüp süslenerek bir destan halini aldı. İslâmiyet'i yaymak için yapılan savaşlar, didinmeler ve bu uğurda kahramanlar nihayet destani bir mahiyet aldılar. Bundan Manas Destanı doğdu.


Manas Destanı


Manas destanı, Türkler'in İslâmiyet'i kabulden sonra meydana getirdikleri ilk destan olduğu için Uygurların Göç destanının devamı sayılabilir. 11 - 12'nci asırlar arasında Yedisu havalisinde teşekkül etmiştir. İslâmiyet'i yaymak için uğraşan Er Manas adındaki harikulâde bir kahramandan bahseden bu destan eskiden , hiç şüphesiz bütün Türkler'in müşterek destanı idi. Fakat daha sonraki büyük tarihi hadiseler bu destanı, Türkler'in çoğuna unutturmuştu. Bugün yalnız Kırgız Türkler'i arasında yaşayan bu destan 19'uncu asırda kağıda geçirilmiştir.

Uzun bir destan olan Manasın mevzuu kısaca şudur:


Er Manas dünyadaki kahramanların birincisiydi. Ak Boz adındaki atı da eşsiz bir at olup Manasın can yoldaşı idi. Manas arkadaşları ile dünyayı dolaşıyor;savaşlarda Çinliler, Sartları, Acemleri daima yeniyordu. Onun kılıcına yenilmeyen millet yoktu. Demir zırh giyen Manas'a ok işlemezdi. Ondan herkes, hâtâ babası ile anası bile korkardı. Dünyada Er Manasa denk olan biricik kahraman putperestlerin reisi Er Yulaydı. Onun atı Aç Budan da tıpkı Manasın atı gibi harikulade bir attı. Fakat Er Yulay da oburluğu yüzünden derin bir uykuya dalmış ve Manasa yenilmişti. Er Manasın karısı onun en sadık arkadaşı idi. Hâttâ Manas bir defa onun sözünü dinlemediği için ölmüş, fakat insanlığın üstünde bir şahsiyet olduğu için sonra tekrar dirilmişti. Manas tekrar ve ebedi olarak öldükten sonra oğlu 'Sımatay' gibi torunu 'Seytek'in başından da birçok maceralar geçti.


Görülüyor ki bu destanda Türk destanlarının müşterek motifleri var : Esas kahramanlıktır. Kahramanların en büyük yardımcıları attır. Kadın erkekle müsavidir ve erkeğin vefakar arkadaşıdır. O,  erkeğine daima iyi öğütler verir ve onun öğüdünü dinlememek bazan insanı ölüme kadar götürür.


Karahanlılar devrinde Manas adında bir kahramanın hakikaten yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz. Belki 'Manas' adında kimse yaşamamıştır. Fakat muhakkak ki Manas destanında olduğu gibi putperestlikle çarpışan Müslüman Türk kahramanları yetişmiştir. İşte Manas bunlardan ve en ünlüsünün ,  yahut hepsinin birden millet hatırasında kalan edebi ve ebedi timsalidir.


Halk Edebiyatı


Karahanlılar çağında ,  Türk edebiyatının asıl yüzünü halk edebiyatı dediğimiz nevi gösterir. Hece vezni ile saf ve güzel Türkçe ile düzgün nazım şekilleri ile yazılan bu manzumeler Türk ruhunu aksettiren, bütün mânâsı ile milli bir edebiyattır. Kaşgarlı Mahmud adında bir Karahanlı Türk'ünün 1077 yılında Bağdat'ta bitirdiği mühim bir eser vardır ki adı 'Divanu Lûgât it-Türk'tür. İşte bu kitapta Türk halk edebiyatına ait birçok parçalar vardır.


İlk Türk şairi: Çuçu


Kaşgarlı Mahmud Türkler arasında şöhret kazanmış bir şair olarak 'Çuçu' adında birisini gösteriyor. Fakat kitabındaki şiirlerinden hangilerinin Çuçu'ya ait olduğunu bildirmiyor. Çuçu'nun ne zaman yaşadığı da söylemiyor. Kaşgarlı Mahmud esere yazmak için Türkler arasında uzun müddet gez.p dolaştığı ve sonra Bağdat'a gelerek yerleştiği için Çuçu'yu en geç olarak on birinci asrın ilk yarısına ait bir şair olarak kabul edebiliriz. Fakat bu tahminden ibarettir. Çuçu, onuncu asırda da yaşamış olabilir. Herhalde Türkler arasında ün kazanmış daha başka şairler de vardı. Fakat, Kaşgarlı Mahmud onların adını zikretmemiştir. Çünkü ,  kitabını yazarken Mahmudun güttüğü gaye edebi bir eser yazmak değil, Araplara Türkçeyi öğretecek bir kitap vücuda getirmekti. Bunun için o bir lûgat ve gramer kitabı yazmış, yalnız ara yerde ,  gerektikçe ,  Türk şiirlerine ait bazı örnekler de koymuştur.
Bugünkü bilgimize göre Çuçu, Türkler'in en eski şairidir.


Halk Edebiyatında Vezin


Türk edebiyatında veznin olgunlaşması Karahanlılar zamanındadır. Daha eski çağlarda, tam mânâsı ile veznin mevcut olduğunu gösteren deliller henüz yoktur. Türkler'in milli vezni, mısralardaki hecelerin birbirine müsavi olması esasına dayanır. Onun için buna hece vezni denmiştir.
Karahanlılar çağında, hece vezninin beş heceliden on beş heceliye kadar olmak üzere muhtelif çeşitleri vardı. Yalnız dokuz hecelisi yoktu. Hece sayısı fazla olan çeşitlerde duraklar bulunuyor, yani mısra teşkil eden heceler iki veya üç defa bölünüyordu. Durakların heceleri gayri müsavi olursa baştaki daha büyük oluyordu. Aşağıdaki liste Karahanlılar çağındaki vezin hakkında bir fikit verebilir.
5 heceliler : Serbest
5 heceliler : Serbest
7 heceliler : Serbest
8 heceliler : 4 + 4
10 heceliler : 5 + 5
11 heceliler : 7 + 4
12 heceliler : 4 + 4 + 4 ; 6 + 6 + ; 7 + 5
13 heceliler : 7 + 6 ; 8 + 5
14 heceliler : 7 + 7
15 heceliler : 8 + 7


Halk Edebiyatının Nevileri


Karahanlılar çağında halk edebiyatında vezin bolluğu olduğu gibi mevzularının nevileri bakımından da yine epey bolluk göze çarpar. Bu neviler arasında en önce göze çarpan savaş ve kahramanlık şiirleridir. Halk edebiyatı, Türk halkının bütün duygu ve düşüncesini aksettirdiği için, hayatları kahramanlıkla, savaşlar içinde geçen Türkler'in en çok kahramanlık ve savaş şiirleri yazmalarının gayet tabiî olduğu derhal anlaşılır Bundan sonra ölülerin hâtırasını anmak için yazılan mersiyeler gelir. Türkler mersiyeye 'Sagu' diyorlardı. Bunlardan başka av, aşk, şarap şiirleri ve hikem'i yani felsefi şiirler de bulunuyordu. Manzum darbımeseller bu hikemî şiir kısmına dahil olup bunların birçoğu eski şiirlerin halk hâtırasında kalmış mısralarından ibaretti.


Halk Edebiyatında Kafiye


Kafiye,  umumiyetle yarım kafiye idi. Yani kafiyeyi teşkil eden hecelerin sonlarındaki sessiz harfin birbirinin aynı olması ile iktifa edilirdi. Sessiz harflerden önceki sesli harflerin aynı olması şart değildi. Mesela :'öl' ve 'kal' heceleri kafiye sayılıyordu: 'i' den önce gelen 'ö' ve 'a' harflerinin birbirinin aynı olmaması kafiyeyi bozmuyordu. Bununla beraber bazan tam kafiyeler de kullanılıyordu. Yarım kafiye, şaire serbestlik verdiği için mânânın daha düzgün ve kuvvetli olmasına yardım ediyordu. Ara sıra redif kullanıldığı da oluyordu.


Halk Edebiyatında Şekil


Büyük şiir dörtlikleri birleşmesiyle doğuyordu. Her dörtlükte ilk üç mısra kendi aralarında kafiyeli oluyordu. Bütün dörtlüklerin dördüncü mısraları ise kendi aralarında kafiyeli idi. Aşağıdaki şema bunu daha iyi göstermektedir.
...................................................a
...................................................a
...................................................a
...................................................b
..................................................I
..................................................I
..................................................I
..................................................b

..................................................m
..................................................m
..................................................m
...................................................b
Aynı harfler, kafiyesi aynı olan mısraları göstermektedir.


Halk Edebiyatından Örnekler


Kaşgarlı Mahmud tarafından 1077'de yazılması bitirilen 'Divani Lügât it_Türk'te halk edebiyatına ait birçok örnekler verilmiştir. Bunlar üzerinde şimdiye kadar yapılan incelemeler azdır. Bizde oradan alarak burada bazı örnekler gösteriyoruz. Aşağıdaki parça milattan önce yedinci asırda ölen Alp Er Tunga için yazılmış bir sagudan parçalardır. Karahanlı hakanları kendilerini Alp Er Tunga'nın soyundan saydıkları için onların zamanında böyle şiirler çok yazılmış olsa gerektir. Karahanlılar çağındaki Türkçede bugünkü Türkçede olmayan bazı harfler vardı. Bu harfleri şimdiki harflerimizle göstermek imkânı yoktur. Onun için bunları söyleniş bakımından en yakın oldukları harfle değiştirdim. Mesela Karatanlılar'da 'd' ile 'z' arasında ve peltek de denilen bir harf vardı. Bunları doğrudan doğruya 'd' ile gösterdim.


Alp Er Tunga öldi mü?
Isız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yüek yırtılur.
Isız (kötü). Ajun (dünya). Ödlek (zaman).Emdi (imdi=şimdi)
Alp Er Tunga öldü mü?
Kötü dünya kaldı mı?
Zaman öcünü aldı mı?
Şimdi yürek parçalanır.
Ödlek kamuğ kevredi;
Erdem arığ sevredi;
Yunçığ, yavuz tavradı,
Erdem beği çertilür.


Kamuğ (kamu, hep bütün, tamamıyla). Kevremek (gevremek, incelmek, zayıflamak). Erdem (fazilet). Arığ (arı, temiz). Sevremek (seyrekleşmek, azalmak). Yunçığ (kuvvetsiz, fakir, sefil). Yavuz (kötü, fena). Tavramak (kuvvetlenmek) Erdem beği (fazilet beği yani Alp Er Tunga). Çertilmek (gözden kaybolmak)


Zaman tamil zayıfladı;
Temiz fazilet seyreldi,
Safi(ler), kötü(ler) kuvvetlendi,
Fazilet beği (Alp Er Tunga)
Gözden kaybolur.
Öğgreyükü mundağ ok
Munda adın yik dağ ok
Atsa ajun uğrap ok
Tağkar başı kertilür.


Ögreyük (âdet). Mundağ (böyle). Ok (işte,  Tekid edatı olarak kullanılır). Munda (bunda) Adın (-den başka). Munda adın (bundan başka). Yık (hasta). Dağ (gibi) Uğrap (uğrayıp, fırlayıp) Tağ (dağ). Kertilmek (delinmek, yontulmak, kesilmek)


(Zamanın) âdeti böyledir işte;
Bundan başka hasta gibidir.
Dünya, uğraşıp ok atsa
Dağlar başı (bile) kertilir.
Ulşıp eren börleyü,
Yırtar yaka urlayı,
Sıkrıp üni yorlayu
Sığtap közi örtilit.


Ulaşmak (uluşmak). Ulşıp 8uluşıp). Eren (er) Böri (kurt) Börlemek (kurtlaşmak, kurt gibi olmak) Börleyi (kurtlaşarak) Urlamak (bağırmak, feryad etmek) Sıkırmak (ıslık çalmak, düdük gibi ötüp) Ün (ses) Yor (şarkıcı, muganni) Yorlamak (şarkı söylemek) Sıığtap (ağlayıp) Köz (göz) Örtülmek (örtülmek, kararmak [göz için]).


Uluşup er(leri) kurtlaşarak,
Yırtar yaka bağırarak,
Islık çalıp sesi şarkıcı gibi,
Ağlayıp göz(ler)i kararır.
Könglüm için örtedi,
Yitmiş yuşığ kartadı,
Keçmiş ödig irtedi,
Tün, kün keçip irtelir


Köngül (gönül) Ört (ateş) Örtemek (yakmak, tutuşturmak) Yitmek (kaybolmak) Yitmiş (kaybolmuş) Yuş (yara) Yuşığ 8yarayı) kartamak (yarmak, sertlikle açmak) Keçmiş (geçmiş) Öd (zaman) Ödig (zamanı) İrtemek (aramak) Tün 8tün, gece) Kün (gün, gündüz) Keçmek (geçmek) İrtelmek (aranmak, aranılmak)
Gönlüm(ün) için(i) yaktı,
Kaybolmuş yarayı sertlikle açtı,
Geçmiş zamanı aradı
Gece, gündüz geçip aranılır
Beğler atın argurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi, yüzi sargarıp
Kürküm angar türtülür


Argurmak (yormak) Kadgu (kaygı) Turgurmak (kaldırmak, durdurmak 9 Mengzi (benzi) Sargarmak (sararmak) Kürküm (safran) Angar (onlara) Tütülmek (sürülmek)


Beğler at(lar)ını yorup
(Ve) kaygı on(lar)ı durdurup,
Beniz(ler)i, yüz(ler)i sararıp
(Adeta) onlara safran sürülmüş (gibiydiler)
Ödlek yarag közetti
Uğru tuzak uzattı
Beğler beğin azıttı
Kaçsa kalı kurtulur.


Ödlek (zaman) Yarağ (fırsat) Közetmek (gözetmek) Uğrı (hırsız, gizli, gzilice) Azıtmak (azdırmak, yolunu şaşırtmak) Kalı (nasıl)


Zaman fırsat gözetti,
Gizlice tuzak uzattı (tuzak kurdu)
Beğler beğini şaşırttı.
Kaçşa nasıl kurtulur?


Karahanlılar çağındaki halk edebiyatının en güzel örnekleri savaşa ve kahramanlığa aittir. Kaşgarlı Mahmud'un kitabındaki örnekler ayrı ayrı yerlere serpilmiş ve şiir örneği vermek maksadı güdülmeyerek kelimelerin nerelerde kullanıldığı gösterilmiş olduğundan aynı şiirin muhtelif parçalarını bulup birleştirmek güçtür. Vezin ile ve dörtlüklerin dördüncü mısralarındaki kafiye benzerliği ile bir dereceye kadar birleştirmek kabilse de dörtlüklerin dörtlüklerden hangisinin önce, hangisinin sonra geleceğini kestirmek, çok defa imkansızdır. Şu aşağıdaki parça da aynı şiire ait olduğu muhakkak olan dörtlüklerdir:


Öpken kelip uğradım
Arslanlayu kükredim
Alplar başın toğradım
Emdi meni kim tutar
Öpke(öfke) Arslanlayu (arslanlaşarak, arslan gibi) Alp (kahraman) Emdi (imdi, şimdi)
Öfkem gelip uğradım,
Arslan gibi kükredim,
Kahramanların başını doğradım,
Şimdi beni kim tutar*
Tolkış içre uruştım
Uluğ birle karıştım
Töküz altın yarıştım
Aydım:Emdi al Utar !
Tokış (dokuş, savaş) Birle (ile) Tüküz at (alnı akıtmalı, makbul yarış atı) Aydın 8söyledim, dedim) Utar (bir erkek adı)
Savaş içinde vuruştum,
Ulu(lar) ile karıştım
Tüküz atla yarıştım
Dedim: Şimdi al Utar.
('Al, Utar demesi Utata ya bir ok attığına, yahut kılıç vurduğuna alamettir)
Kanı akıp yuşuldı
Kapı kamağ teşildi
Ölüğ bile koşuldı
Toğmış küni üş batar
Yuşulmak (yaralanmak, yaradan kan boşanmak) Kap (kap, deri) Kamağ (tamamıyla) Teşilmek (deşilmek) Ölüğ (ölü) Bile (ile ) Koşulmak (koşulmak, yan yana olmak,  beraber bulunmak) Toğmış (doğmuş) Kin (gün) Üş (işte)
Kanı akıp boşando,
Derisi tamamıyla deşildi;
Ölü(ler) ile beraber oldu.
Doğmuş günü işte batıyor.


Karahanlılar çğının bu halk edebiyatı mahsulleri arasında darbımeseller büyük bir yer tutmaktadır. Darbımesellerin bir takımı manzumdur. Manzum darbımesellerden bazılarının eski şiirlerin halk hafızasında kalmış mısraları olması muhtemeldir. Kaşgarlı Mahmud'un kitabında bunlardan vardır. Mısraların darbımesel haline gelip halk tarafından kabul olunması için uzun zaman ister. Bu bakımdan bu darbımesellerden bir kısmının onuncu asra ait olduğu muhakkaktır. Kaşgarlı Mahmud'un zikrettiği:


Aç ne yemes
Tok ne temes


Darbımeselinin bugün 'Aç ne yemez, tok ne demez' şeklinde hâlâ mevcut oluşu bunların ne kadar uzun ömürlü olduklarını gösterir. On birinci asırdan yürmüncü asra doğru uzun ömürlü olan darbımesellerden bazılarının on birinci asırdan geriye doğru da uzun ömürlü oldukları muhakkaktır. Hikemî ve felsefi şiir demek olan darbımesellerden birkaç örnek koyuyoruz:


Avçı nice al bilse aduğ ança yol bilir
Avcı nice bile bilse ayı o kadar yol bilir
Od Tese ağız köymes
Od (ateş) dese ağız yanmaz
Kutsız kuduğka kirse kum yağar
Kutsuz (talihsiz) kuyuya girse kum yağar
Tağ tağka kavışmas ,  kişi kişige kavışur
Dağ dağa kavuşmaz,  Kişi kişiye kavuşur
Öd keçer kişi tuymas yalınuk oğlı mengü kalmas
Zaman geçer kişi duymaz ,  çıplak (insan) oğlu ebedi kalmaz
Yer basrıkı tağ ,  budun baskırı beğ
Yer baskısı dağ ,  millet baskısı beğ(dir)
Tatsız Türk bolmas ,  başsız börk bolmas
Acemsiz Türk olmaz ,  başsız börk (başlık, kalpak) olmaz


Klâsik Edebiyat


Klâsik edebiyat diyerek, Karhanlılar çağında başlamış olan İslâmi şekilde Türk edebiyatını anlatmak istiyoruz. Bu edebiyat, Arap ve Acem edebiyatlarını taklit eden, vezin ve şekil bakımınca hemen hemen tamamen onlara benzeyen bir edebiyattır. Bu bakımdan 'klâsik^tabiri pek de doğru sayılamaz. Çünkü 'klâsik' bu kaideler içinde olgunlaştığı için artık biz buna klâsik edebiyat diyoruz.
Karahanlılar çağında Türkistan şehirlerinede kuvvetli medreseler kurulmuş, din bilgileri ile uğraşan bilginler yetişmiştir. Buhara, Semerkand, Özkend, Kaşgar, Balasagun gibi şehirler birer İslâm medeniyeti merkezi olmuştu. Karahanlı sülâlesi de İslâmiyet'i yaymak için uğraşan bir hükümdar ailesi olduğu için İslâmiyet ve İslâmi ilimleri tabiî koruyordu. Zaten Türk halkının da samimi koruyordu. Zaten Türk halkının da samimi Müslüman oluşu bütün ülkeyi İslâm medeniyetinin unsurlarını kabule hazır bir hale getirmişti.
Karahanlılar çağında ,  'klâsik edebiyat örneği' olarak iki eser kalmıştır:Biri 'Has hâcib Yusuf'un 'Kutadgu Bilig' adlı eseri, öteki de 'Ahmed'in 'Ayber ül-Hakayik'idir. Bu iki mühüm eserden başka bazı eserlerin daha yazılmış olması ihtimali varsa da onlar bizim elimize geçmemiştir. Türkistan'ın, daha sonraki asırlarda başından geçen büyük savaşlar, kargaşalıklar, yangınlar dolayısı ile kaybolmuştur.


Has Hâcib Yusuf ve Kutadgu Bilig


Yusuf,  Balasagunlu bir Türk şairi olup eserini 1069-1070 arasında Karahanlı8lardan Tafgaç Buğra Kara Han adına yazmış, eserine mükâfat olarak kendisine Kaşgar sarayında Has Hâciblik rütbesi verilmiştir. 'Kutadgu Bilig' siyasetname veya şehname demektir. Zaten şehname vezni olan feûlün feûlün feûlün feul vezniyle yazılmıştır. 6500 beyitten fazla olup 73 bölüme ayrılmıştır. Eser, dört sembolik şahsın konuşmalarından ibaret olup bu şahıslar şunlardır.


Adalet : 'Kün Toğdı' adında bir padişah;
Devlet : 'Ay Toldı' adında bir vezir;
Akıl : 'Ögdülmiş' adında ,  vezirin oğlu;
Kanaat : 'Udgurmış' adında ,  vezirin kardeşidir.


'Has Hâcib Yusuf' bu dört kişiyi konuşturarak hükümdar tarafından milletin türlü sınıflarına karşı tutulması gereken yolları ve yapılması gereken muameleleri anlatmakta, öğütler vermektedir. Şairin felsefi ve içtimai düşünceleri burada açıkça gözükmektedir. Yusuf ,  felsefi ve içtimai düşüncelerini 1038'te ölen büyük İslâm mütefekkiri ve bilgini İbni Sînâ'dan almıştır. İbni Sînâ bir cemiyet beğler, çiftçiler, askerler olmak üzere üç tabakaya ayırdığı gibi Yusuf da hükümdar, memurlar ve halk olmak üzere üçe ayırmakta ve bu sınıflar arasında haksızlık olmaması için her şeyden önce yoksulların devlet tarafından korunmasını ve böylelikle bunların orta sınıfa geçmesini ve giderek bütün milletin bolluğa ermesini istemektedir.


Karahanlılar çağının edebi lehçesi olan Hakanlı lehçesiyle yazılmış olan Kutadgu Bilig2de dil heniz saflığını muhafaza etmektedir. Eserde kuvvetli bir İslâm ,  İran fikir tesiri olmakla beraber Arapça, Acemce sözler pek azdır. Bu lehçenin Gök Türkçe ve Uygurcanın devamı olduğu derhal göze çarpmaktadır. Yalnız aruz vezniyle yazılan ilk Türkçe eserlerden birisi olduğu için vezin bozuklukları ve aksaklıkları görülmektedir. Eski Türkler'de ve onların eserlerinde mesela Gök Türk yazıtlarında olduğu gibi kadına muhterem bir mevki verilmeyip aşağı ve kötü bir mahlûk diye bakılası İslâm ve İran fikriyatının tesiridir.


Kutadgu Bilig mesnevi tarzında yazılmıştır. Fakat eserin arasında 173 tane dörtlük vardır ki birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli, üçüncüsü serbesttir. Bunlara eserde 'şiir' veya 'mâni'deniyor. İşte bu dörtlükler Kutadgu Bilig'deki milli unsuru teşkil ediyor. Bugün dünyada Kutadgu Bilig'in ü yazma nüshası malûmdur. bunlardan biri Uygur harfleriyle ,  ikisi Arap harfleriyledir. Uygur harfleriyle olan nüsha ,  Heratta, Arap harfleriyle olanlardan biri Kahire'de, biri de Türkistan'ın Nemengân şehrinde bulunmuştur. Kahire'deki nüsha her halde Kıpçak'tan gelmiş olacaktır. Bu üç nüshanın, Türkler'in hâkim bulunduğu muhtelif ülkelerde bulunması Kutadgu Bilig'in vaktiyle bütün Türk dünyasına yayılmış olduğunu göstermektedir. Bundan başka Yayık ırmağının Hazara döküldüğü yere yakın olan Saraycık adlı yerde 13'üncü asra ait topraktan bir çömlek bulunmuştur ki üzerinde Kutagdu Bilig'den alınmış bir beyit vardır. Bu da eserin Türkler arasında ün kazandığını göstermektedir.


Hülasa bu büyük eser dil bakımından saf Türkçe olmak ve içinde 173 dörtlük bulunmakla beraber şeklinin mesnevi, vezninin şehnâme vezni ve fikriyatının İslâm-İran fikriyatı olması bakımından yabancı tesirleri kuvvetle taşıyan bir eserdir.
Aşağıdaki parçalar Kutadgu Bilig iki ayrı yerinden alınmıştır:


Asıl metin


İki türlü at oldu bu tilde yürür:
Bir edgü, bir ısız ajunda kalır.
Isızga söğüş, edgü ögdi bolur.
Özünge baka-kör, kayusun kolur?
Özin edgü bolsa, atın ögdilig;
Kalı bolsa ısız sögüş ey silig


Tercüme


İki türlü ad bu dilde yürür;
Bir iyi, bir kötü dünyada kalır.
Kötüye sövüş, iyi(ye) övüş olur.
Kendine bakagör, hangisini ister?
Özün iyi ol(ur)sa adın övmeğe değer.
Eğer ol(ur)sa kötü, hakaret (bulur) ey namuslu (adam)


Asıl Metin


Bu bir edgü erdi, anı ögdiler.
Biri ısız erdi, anı sögdiler.
Sögüşlüg nelüg boldı Zohhak utun
Nelüg edgü boldu Feridun kutun?


Tercüme


Bu bir iyi idi, onu övdüler.
Biri kötü idi, onu sövdüler.
Hakarete lâyık (olan) nasıl oldu Dahhâk aybı ile?
Nasıl iyi oldu Feridun şerefi ile?


Asıl metin


Körü-berse emdi bu Türk beğleri,
Ajun Beğlerin de bular yegleri.
Bedük bilgi birle öküş edremi,
Olar boldı körgin kişi ödrümi
Bu Türk begleride atı belgülüg
Tunga Alp Er erdi, atı belgülüg
Tejikler ayur anı Afrasiyab
Bu Afrasiyab.........................


Tercüme


Görüverse şimdi bu Türk beğleri,
Dünya beğlerinden bunlar(dır) en iyileri.
Büyük bilgi ile, çok(tur) fazileti,
Onlar oldu güzellikle kişi(lerin) seçkini.
Bu Türk beğlerinde adı belli (meşhur)
Tunga Alp Er idi, adı belli (idi).
Tacikler (Acemler) der onu Afrasiyab,
Bu Afrasiyab..............................................


Asıl metin


Edi artuk erdem, kerek ög, bilig,
Ajun tutkuga yetse utru elig.
Tejikler bitigde bitimiş munı
Bitigde yok erse kim okkay anı?


Tercüme


Çok fazlasıyla fazilet (ve) gerek(se) akıl, bilgi
Dünya(yı) tutmaya (idare etmeye) yetse bundan dolayı eli,
Tacikler kitapta yazmış bunu,
Kitapta yok ise (olsa) kim zikreder onu?
Yügnekli Ahmed ve Aybet ül - Hakayik


Yügnek,  Semerkand yakınındadır. Ahmed ve babası Mahmud oralıdır. Fakat Ahmed'in yaşadığı zamanı kât'i olarak tayin etmeye imkân yoktur. Dokuzuncu asrın sonlarında yaşamış olan 'Yügnekli Ahmed' adında bir bilgin varsa da bunun bizim Yügnekli Ahmed olması ihtimali zayıftır. Çünkü,  Aybet ül - Hakayik'in dili bu eserin dokuzuncu asra ait olmadığını gösteriyor. Yügnekli Ahmed hakkındaki bilgilerimiz daha ziyade menkıbe mahiyetindedir: Anadan doğma kör, fakat çok akıllı ve dindarmış. Bağdat'tan dört fersah uzakta oturur, her gün bu yolu yürüyerek imamı Âzamın dersini dinlemeye gelirmiş. En geride otururmuş. Bir gün İmamı Âzama en çok hangi talebesinden memnun olduğunu sormuşlar. O da hepsinin iyi olduğunu, fakat dört fersahlık yolundan gelen kör Türk'ün bütün talebelere örnek olduğunu söylemiş. Ahmed, öğüt gibi şiirler söylermiş ve bu şiirler Türkler arasında pek yaygın imiş.
Bu rivayetlere bakılırsa Ahmedin pek eski olması icap etmektedir. Çünkü İmamı Âzam sekizinci asır ortalarında ölmüştür buna ise imkân yoktur.


Fakat eserine göre Ahmed'in medrese tahsili görmüş ,  Arapçayı ve İslâmi bilgileri bilen birisi olduğu muhakkaktır.
Eserin dil hususiyetlerine bakılarak hüküm vermek icap ederse Kutadgu Bilig'den biraz sonra yazıldığını kabul etmek icap eder. Çünkü Arapça- Acemce sözler oldukça çok ve eserde İslâm fikriyatı fazladır. Aybet ül- Hakayik, 'Hakikatler heğbesi' demektir. 'Dâd Sipehsâlâr Mehmed Bek' adında bir Türk beğinin adına yazılmıştır. Şimdiye kadar ikisi de İstanbul'da Ayasofya kütüphanesinde olmak üzere iki yazması bulunmuştur. Biri 14552'te Semerkand'da, biri 1480'de İstanbul'da yazılmıştır. Ankara'da hâkim İbrahim Efendi adında birisinde bulunan bir nüshada da Aybet ül - Hakayike ait bazı parçalar vardır. Semerkand nüshası daha orjinaldir. Öteki nushadaki birçok yabancı kelimelerin yerine burada Türkçeleri vardır.


Aybet ül -Hakayik feûlün feûlün feul vezninde yazılmış didaktik bir eser olup şu bölümlerden ibarettir:


1- Münacat yani Tanrıya yakarış 10 beyit gazel tarzında
10 beyit gazel tarzında
(Bu ikisi bir tek manzumedir.)
2- Na't yani peygamber için öğici bir parça ve dört halife medhi
3- Dâd İspehsalâr Mehmed Bek hakkında öğücü bir şiir 14 beyit gazel tarzında
4- Kitabın yazılmasının sebebi hakkında 6 beyit gazel tarzında
5- Bilginin faydası ve bilgisizliğin zararı hakkında 24 beyit dörtlüklerde
6- Dilini tutmak ve bununla yolları hakkında 24 beyit dörtlüklerle
7- Dünyanın değişkenliği hakkında 24 beyit dörtlüklerle
8- Cömertlik ve pintilik hakkında 48 beyit dörtlüklerle
9- Ahlâk yücelikleri hakkında 19 beyit dörtlüklerle
10- Muhtelif beyitler 54 beyit dörtlüklerle
11- İtizar ve sonuç 10 beyit dörtlüklerle
+
______________________________________


242 beyit dörtlüklerle


Aybet ül - Hakayikteki milli unsur, eserin büyük bir kısmını dolduran dörtlüklerdir. Fikir bakımından bedbin ve dini bir eserdir. Kutadgu Bilig'deki felsefenin karışık durumundan da ilham almış olabilir. Daha sonraki asırların bazı şairleri tarafından 'Edipler edibi' sayılmasına rağmen edip Ahmed iyi bir şair değildir. Aruz veznini iyi kullanmayışından, bir gazelde aynı kafiyeleri tekrar etmesinden başka lirizmden de tamamen mahrumdur.


Eserin değeri dil bakımındandır. Hakanlı lehçesi dediğimiz Karahanlılar çağı edebi lehçesinin bize kalan tek tük mahsullerinden olduğu için mühimdir. Bununla beraber Ahmed,  Türkler arasında ün salıp evliya sayılmış ve öğüt vadisindeki manzum sözleri yayılmış olduğu için tesiri bakımından mühim bir şahsiyettir.


Dinî Edebiyat


Karahanlılar ,  Müslümanlığı yeni kabul ettikleri için dinî heyecanla dolu idiler. Bu dinî heyecan halk arasında Manas destanının doğmasına sebep olmuştu. Okumuşlar arasında da bir takım eserin yazılmasına sebep olacağı tabiîydi. Bu günkü eksik bilgimize göre Karahanlılar çağında bize iki tane dinî eser kalmıştır: Türkiye tefsir ve Satuk Buğra Han tezkeresi.


Türkçe Tefsir


Kur'anı açıkça anlatıp mânâsının açan eserlere tefsir denir. Tefsir İslâmi ilimlerin belli başlılarından biri haline gelmiştir. Tefsir bilginlerine müfessir derler. Bizim Türkçe tefsirin bir tek yazma nüshası vardır ki Prof. Zeki Velidi Togan tarafından Leningrad'a götürülmüştür. Tefsir tam değildir. Başından ve ortasından eksiktir. 18'inci surenin 4'üncü ayeti ile başlamaktadır. Eser asıl Arapça yazılarak satırları arasına Türkçe olarak peygamberin hayatına ve din tarihin ait hikâyeler konulmuştur.
Tefsirin kimin tarafından, hangi tarihte ve nerede yazıldığı belli değildir. Eserin içinden çıkarılabilen mânâya göre tefsir on birinci asrın başlarında Maveraünnehir'de yazılmıştır.


Satuk Buğra Han Tezkeresi



'Argu =Argun' boyundan Sa'd oğlu Ahmed (Ahmed ibn-i Sa'd ül- Argunî) adlı birisinin eseri olan bu tezkere, Satuk Buğra Han ile çocuklarının menkıbelerinden bahseden mensur bir eserdir ve on birinci asır mahsullerindendir. Satuk Buğra Han tezkeresinin eski bir yazması şimdiye kadar bulunamamıştır. Daha sonraki zamanlarda istinsah olunan yazmaları yazanlar, eserlere kendi zamana ait bazı şeyler ilâve ettiklerinden, o eserin orijinalliği azalır. Satuk Buğra Han tezkeresi de çok okunan ve bu yüzden çok istinsah olunan bir eser olduğundan müstensihler elinde değişip bozulmuştur ve Karahanlı sülâlesinin birçok hakanlarının tarihleri de buna ilâve olunarak adeta bir tarihi eser halini almıştır. Karahanlılar daima Müslümanlığı korumak ve yaymak için çarpıştıklarından, bu uğurda Müslüman olmayan Türk ve Moğollarla birçok savaşlar yaptıklarından bu eser adeta Karahanlılar'ın milli bir eseri sayılabilir.
 

 

 

7. Bölüm

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>