TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

 

 

7. Bölüm

SELÇÜKLÜLER ÇAĞINDA TÜRK EDEBİYATI

Oğuzlar


Karahanlılar'dan sonra Türk dünyasının yüksek hâkimiyeti Oğuzlara geçmiştir. Oğuzların başındaki aile Selçük Beğin neslinden geldiği için bunların kurduğu devlet Selçüklüler adı ile anılır. Selçuk şekli Selçük kelimesinin Acemler ağzında bozulmuş şeklidir.
Bu Oğuzların eski Dokuz Oğuzlarla olan yakınlığı üzerinde kesin bir söz söylemek mümkün değildir. Çünkü merkeleri bugünkü Moğolistan olan ve Dokuz boydan kurulmuş oldukları için Dokuz Oğuz adıyla anılan o eski Oğuzlardan Sırderya boyunda gördüğümüz bu yirmi dört boydan kurulmuş Oğuzları birbirine bağlamak için elimizde yeter derecede belgeler yoktur. Bildiğimiz şey eski Dokuz Oğuzların olsun, sonraki yirmi dört Oğuzların olsun, Kunlar neslinden geldiğidir. Gök Türkler çağında batı Gök Türkler'ine bağlı olan Oğuzlar, Karahanlılar devleti çağında da onlara tâbi idiler. Oğuzların Kınık boyundan olan Selçük, Karahanlılar devletinde subaşı yani kumandandı. Karahanlı tiginleri bu savaşçı Türkler'den gerek Gazneliler'e karşı, gerekse birbirine karşı istifade ettiler. Böylelikle Selçüklüler tarih sahnesine çıktı. Bunların pek fazla faal oluşu Gazneliler imparatorluğu için tehlikeli olduğundan Gazneli Sultan Mahmud 1025'te Selçük Beğin oğlu Arslan Beği hile ile tutturarak hapsettirdi. Gerek bu vak'a gerekse bir müddet sonra da Oğuz beğlerinden Yağmur beğin Gazneliler tarafından öldürülmesi Oğuzlarla Gazneliler'in arasını açtığından aralarında on yıllık çetin çarpışmalar oldu. Nihayet Dendânekan meydan savaşında Gazneliler ordusu büyük bir bozguna uğradıktan sonra 1040 yılında Horasan'da Selçük devleti kuruldu ve sultanlığa da Tuğrul Beğ seçildi.


Selçük Devleti


Selçük devleti ile Türkler için tarihte yeni bir vatan ve yeni bir devlet kurulmuş oluyordu. Çünkü o zamana kadar yalnız Orta Asya'da bir tek Türk vatanı varken Selçüklüler'in kurduğu bu yeni ve kuvvetli devletle ikinci bir Türk vatanı daha kurulmuş oluyordu. Bu yeni devlet 'Türkiye' dediğimiz Batı Türkeli'dir. İlk hükümdar olan Sultan Tuğrul Beğ çağında (1040-1063) Horasan'dan başka, Irak, İran ve Azerbaycan dahi fetholunarak 1048'de Pasin ovasında Bizans ordusuyla ilk büyük çarpışma yapıldı ve bu ordu yokedilerek kumandanı Liparit de esir edildi. 1055'te Halifenin çağırışı üzerine Bağdat'a giden Tuğrul Beğ İslâmiyet'in fiili hâkimiyetini de eline aldı.
Selçüklüler'in ikinci hükümdarları olan Alp Arslan (1063-1072) Ermenistan'ı alıp Gürcistan'ı haraca bağladıktan sonra Anadolu'ya açmaya devam etti. 26 Ağustos 1071'de Malazgirt'te Bizans'ın kuvvetli ordusunu, Bizans ordusundaki Oğuz ve Peçenek Türkler'inin de yardımıyla bozup Bizans imparatorunu esir ettikten sonra bütün Anadolu Türklere açılmış oldu. Bu zafer bütün dünyada öyle bir yankı uyandırdı ki Avrupalılar telaşlandılar ve Papa bütün Avrupa'yı Türkler aleyhine ayaklandırmaya teşebbüs etti.
Melikşah çağı (1072-1092) Selçük devletinin altın çağıdır. Melikşah'ın imparatorluğu Tanrı dağlarından Adalar Denizine kadar uzanıyordu. Bu kadar geniş bir imparatorluğun tek elden idaresi güç olduğu için devlet eski Türkler'de de olduğu gibi ademimerkeziyetle idare olunuyordu. Selçük imparatorluğu dört sultanlığa, yani dört krallığa ayrılmıştı:
1- Horasan Sultanlığı : Horasan, Maveraünnehir,  Azerbaycan yörelerine hakimdi. Merkezi Isfahan şehriydi.
2- Kirman Sultanlığı : İran'ın cenup bölümlerine hakimdi. Merkezleri Kirman şehriydi.
3- Suriye Sultanlığı : Suriye'ye hâkim olup merkezleri Şam ve bazan Halep şehriydi.
4- Anadolu Sultanlığı : Anadolu'ya hâkim olup merkezleri İznik sonra Konya idi.
Bu dört sultanlıktan birincisi asıl devlet olup öteki üçü buna tâbi idiler. Bunun sultanlarına 'Büyük Sultan' denip imparator demektir. Ötekiler kral mertebesinde idiler. 1157'te Sançar'ın ölümünden sonra imparatorluğun bölümleri arasındaki bağlar koptu. Kirman Selçüklüler'i iç savaşlarla ülkeyi karmakarışık ettikleri gibi Anadolu Selçüklüler'de tamamıyla müstakil harekete başladılar. İmparatorluğun yeniden birleşmesi için, önceleri Horasan Sultanlığına bağlı büyük bir beğlik olan Harzemşahlar'ın yaptığı hareket bir aralık başarılıyor gibi olduysa da bu sırada Çingiz Han'ın çıkışı buna engel oldu. Bütün Türk dünyasında yüksek hâkimiyet Çingiz Han hanedanına geçti.


Selçük Medeniyeti


Selçük devleti eski İran gelenekleriyle İslâm dini esası üzerinde kurulmuş bir Türk devleti idi. Türk türesi ve gelenekleri halk arasında çok kuvvetli idi. Selçü, k sultanları pek yüksek ahlâklı, doğru duygulu kimselerdi. Oğuz boylarını parçalayıp dağıtarak yeni kurdukları Türkiye'de boyculuk ve urukçuluk zihniyetinin yerleşmesine engel olmuşlardı. Alp Arslanın ve Melikşah'ın veziri olan İranlı Nizâm ül - Mülk memleketin birçok yerlerinde medreseler yani üniversiteler açarak ilmin ilerlemesine çalışmıştı. 1066'da Bağdat'ta kurduğu Nizâmiye medresesi pek ünlü olup hem müderrislerine yani profesörlerine, hem de öğrencilerine aylık bağlanmıştı. Koca Türkiye'nin her tarafı, hükümdarların ve beğlerin yaptırdığı yol, köprü, kervansaray, hastane, medrese ve imaretlerle dolmuştu. Selçük hükümdarları ve şehzadeleri bilginleri, şairleri korurlardı. Selçük devleti bir Türk devleti olmakla beraber bunların çağı en çok İran edebiyatının gelişmesine yaramıştır. Melikşah ve diğer bazı Selçük prensleri de Farsça şiirler yazmışlardı. Türk ırkından olan bir takım şairler de Farsça şiirler yazarak Acem edebiyatına hizmet etmişlerdir.
Selçüklüler çağında tarihi ve siyasi eserler de yazılmıştır ki başlıcaları Nizâm ül ,  Mülk'ün oğulları tarafından kaleme alınan 'Siyasetnâme' ile meçhul bir müellif tarafından 1127'de yazılmış olan ve Türk tarihine ait değerli bilgiler veren Mücmel üt- Tevârih'tir.
On birinci asrın başlarında yapılmış olan Râdkândaki türbe büyük Bir kule şeklinde olup bozkırlardan gelen göçebe Türkler'in ilk mimarlık eserlerindendir. Bu kule Türk çadırlarına benzemektedir. Tûs şehrindeki İmam Gazâli türbesi de Selçük mimarisinin belli başlı eserlerindendir.


Oğuz Türkçesi


Selçük devleti yani Türkiye kurulduğu zaman devletin kurulları olan Oğuzlar'ın dili henüz bir kültür dili olmamıştı. Oğuzları kültür seviyesi bakımından Karahanlı Türkler'inden geri idiler. Selçük devleti kurulunca da birden bire işlenmiş iki kültür dilinin yani Arapça ile Acemce'nin tesirinde kaldılar. Bilhassa Farsça şiir ve edebiyat dili olarak çok incelmiş ve işlenmişti. Oğuz Türkler'i zaten eskiden beri Farslarla sınırdaş oldukları için Farsçaya bazı kelimeler vermişlerdi. İranı zaptedip de Fars kültürünün ve edebiyatının kuvvetle yaşadığı yerlere hükmedince Farsçanın tesirinde kalmamaları mümkün değildi.


Bununla beraber Oğuz Türkler'i Selçük devleti gibi cihan ölçüsünde bir imparatorluk kurdukları için dilleri birden bire büyük bir önem kazandı. Karahnlılar ülkesinden gelen birçok medeni Türkler de Selçük ülkesinde yüksek Türk kültürünün gelişmesine hizmet ettiler ki bunların başlıcası Kaşgarlı Mahmud'dur. Bunlar sayesinde Türkçe öteki iki dile karşı başarı ile kendini korumuştur.
Büyük Selçük imparatorluğunda Türkler'in en kalabalık oldukları yer Anadolu idi. Bir takım tahminlere göre Selçük devletindeki bir milyondan çok Türk'ün yarım milyonu Anadolu'ya yerleşmişti. Bu Türkler yalnız Oğuzlar olmayıp başta Karluklar olmak üzere başka Türkler de vardı. Fakat büyük çokluk daima Oğuzlarda idi. Anadolu'da Türkler'in daha kalabalık olması yüzünden burada Türkçe daha kuvvetle tutundu ve Azerbaycan, İran gibi yerlerde yabancı tesiriyle şehirlerde Türkçe'nin ses uyumu kaidesi bozulduğu halde Anadolu'da bilhassa Orta Anadolu'da sapasağlam kaldı. Fakat Selçük imparatorluğu çağında Orta Asya'da yazılan eserler daima medeni Türkler'in yani Hakanlıların lehçesiyle yazılmıştır.


Selçüklüler Çağında Türk Tasavvufu


Selçük çağı olan on ikinci asırda İslâmlaşma devam ediyordu. Türkler Müslümanlığı daha ziyade şeklen kabul etmişlerdi. Araplar arasında çıkmış bir çöl dini olan müslümanlık, yayla ve bozkır milleti olan Türklere o kadar elverişli gelmiyordu. Hele milli geleneklerine kuvvetle bağlı olan Türkler, kanun dışı da olarak İslâmiyet'in gerektirdiği zaruretleri kabul edemiyorlardı. İşte bu hal dini heyecanla dolu bir takım Türk mütefekkirlerini harekete getirdi. Bunlar, Türkler'in arasında Müslümanlık propagandası yapmaya bir yandan da eski Türk geleneklerini kuvvetle yaşatarak Türk ve İslâm fikirlerini kaynaştırmaya başladılar. Bu hareket muvaffak oldu. O zamana kadar yalnız şeklen Müslüman olmuş olan Türkler'i Müslümanlığa daha kuvvetle bağlandığı gibi eski dinlerinde kalmış olan Türkler'i de Müslümanlığa çekmeye başladı. Bu hareket bir Türk tasavvufu idi. Tasavvuf dinin felsefesidir. Fakat Türkler'de doğrudan doğruya din haline gelmişti. Müslümanlıkla Şamanizm kısmen Manihaizm'in ve milli Türk gelenekleri karışmış bundan Türk tasavvufu doğmuştu. Bu Türk tasavvufu her şeyden önce yüksek bir ahlâka dayanıyor,  kadınların da erkeklerle birlikte bulundukları ayin meclisleri İslâmiyet'e aykırı bir hareket teşkil ediyordu. Fakat artık bütün bu hareketlere İslâmlık adı veriliyordu. Eski Türk şairleri olan ozanlar şimdi 'ata' yahut 'bab' adı altında Türklere şiirle hitap ediyorlar bir yandan da böylelikle Müslümanlığı telkin ediyorlardı. Fakat babaların telkin ettiği bu Müslümanlık tamamıyla bir Türk Müslümanlığı idi.


Selçüklüler Çağında Yazılan Eserler


Selçükler çağının iki karakteri vardı. Biri geniş bir İslâmlaşma ve onunla at başı giden Türk tasavvuf hareketi, ikincisi de Selçüklüler'in bir cihan imparatorluğu kurarak İslâm dünyasının hâkimiyetini ellerine almalarıydı. Bu iki karakter Selçük çağında yazılan eserlerde de kendisini gösterdi. Selçük çağında iki türlü eser ortaya çıktı. Biri tasavvufa ait eserler biri İslâm dünyasının başı olan Türkler'in diline ait olan eserler.
Tasavvufa ait eserlerin iki mühim şahsiyeti vardır: Hoca Ahmed Yesevi ile Hâkim Süleyman Ata Türk diline ait eserler de Kaşgarlı Mahmud'un 'Divânü Lûgat it - Türk'ü ile Zemahşerî'nin 'Mukaddemet ül - Edeb'i ve Kays oğlu Şemseddin Mehmedin 'Kanklı Lûgati'dir.


Selçüklüler Çağında Tasavvuf Şairleri ve Tasavvufi Eserler


Türklükle Müslümanlığı bağdaştırmak kaygısından doğan Türk tasavvufu başlangıçta pek basit bir fikri hareket gibi görünüyordu. Mutasavvıflar Türklere hitap edebilmek içim tesirli bir dil aramışlar ve bunu şiirler bulmuşlardır. Şiirin esrarlı âhengine bürünen fikir daha büyük bir iham ile hitap edince saf Türkler üzerindeki tesiri de o kadar fazla oluyordu. İşte bu propaganda şiirleri daha sonra Türkler arasında pek kuvvetli bir edebiyatın gelişmesine sebep olacaktır.


Hoca Ahmed Yesevî ve Hikmet Divanı


On ikinci asrın en önemli şairi Hoca Ahmed Yesevî'dir. Bir adı da 'Türkistan' olan Yese şehrinde yaşadığı için Yesevi adını almıştır. Yesev'i Arapça 'Yeseli' demektir. Ahmen Yesevî o zamanın büyük bir ilim merkezi olan Buhara'da yüksek tahsilini yaptıktan sonra o zamanın ünlü şeyhlerinden olan 'Hemedanlı Şeyh Yusuf intisap etti. Onun üçüncü halifesi oldu. Sonra Yesev'e gelerek saf Türkler'i aydınlatmaya başladı. Bunun için bir tarikat kurdu. Bu tarikata, kendi Yesevi adından dolayı 'Yesevilik' denir. 'Tarikat' ,  ahlâk nizamı üzerine kurulmuş bir cemiyet demektir. Tarikatların bazı ayinleri olur. Yesevilik tarikatının da bazı ayinleri vardı ki bunlar İslâmiyet'ten önceki çağlardan, Türkler'in tabiata taptıkları zamanlardan kalmıştı. Ahmed Yesevî, binlerce mürid yani çırak veya talebe toplamıştı. Bunlara tesirli bir şekilde hitap edebilmek için şiiri bir vasıta olarak kullandı. İşte Ahmed Yesevî'nin bu şiirlerine 'Hikmet' denir. Hikmet,  'Felsefi söz' ,  'Derin söz' anlamlarına gelir. Hakikatte Hoca Ahmed Yesev3inin hikmetleri pek de derin şeyler değildi. İslâmiyet'in ve Peygamberin propagandasından,  dervişlikten, cennet ve cehennemden bahseden bu manzumeler tamamıyla basit ve ahlakı değerleri yoktur. Türkler'i kıyamet günü ve cehennemle korkutmaktan maksadı onları İslâmiyet'in günah kıldığı şeyleri yapmaktan alıkoymaktı.
Yesevî'nin 'Hikmet' adı verilen bu öğüt kılıklı manzumeler sonradan toplayarak 'Hikmet Divanı' adını almıştır. Hikmet Divanındaki manzumelerin çoğu hece ile hecenin 4+4+4 vezni ile yazılmıştır. Manzumeler klasik Türk nazım şekli olan dörtlüklerle meydana getirilmiştir. Aruzla yazdığı şiirler azdır. Şiir bakımından değerli olmadığı halde dil bakımından bu hikmetlerin değeri vardır. İçinde yabancı kelimeler epey olduğu halde yine bu manzumeler temiz Türkçenin güzel örneklerinden dir Karahanlılar çağındaki Hakanlı lehçesinden pek az farklı bir lehçe ile yazılmışlardır. Bu da aradaki zamanın ve Oğuz lehçesi tesirinin neticesi olsa gerektir.


Ahmed Yesevî 1167 deki ölümüne kadar dini telkinlere ve hikmetler yazmaya devam etti. Hayatı ile de Türklere örnek olmaya çalışıyordu. Peygamber 63 yaşında ikne ölmüş olduğu için Ahmed Yesevî de 63 yaşında iken yer altında kazdırdığı bir odada yaşamış, İsl.3amiyete bağlı canlı bir örneğini Türklere göstermek istemişti. Onun bu feragati hiç te tesirsiz kalmadı. Daha hayatında iken geniş bir sahaya yayılan Yesev'ilik, kendisinin ölümünden sonra hemen bütün Türk dünyasına yayıldı. Sonraları 'Yesevîlik'ten 'Bektaşilik' çıktı ki bunun da Türk fikir hayatındaki tesiri pek büyüktür.


Ahmed Yesevî, Türk hayatında pek fazla tesir bırakmamıştır. Yesevîlik tarikatında onun gibi hikmetler yazmak gelenek olmuştu. Yesevîlik zahidane bir tarikat yani yalnız suç ve günah işlememek esaslarına dayanan bir cemiyet olduğu halde bir asır sonra, Anadolu'da büyük bir aşk felsefesi haline geldi. Bu da daha çok bir 'kendi kendine olgunlaşma' ile oldu.
Ahmed Yesevî'nin şair olarak değeri azdır. Fakat Türkler arasında ahlâk çığırı açmak, Şamanizm'i bırakıp İslâmiyet'i almaktan doğan buhranın önüne geçmek ve 13'üncü asrın büyük Türk şairi Yunus Emre'ye zemin hazırlamak bakımından o bütün Türk tarihinin birinci sınıf şahsiyetlerinden biridir.


Örnek olmak üzere Ahmed Yesevî'nin hikmetlerinden birini ve onun bugünkü Türkiye Türkçesine tercümesini veriyoruz.
Metin
Ol kadirim kudret bilen pazar kıldı,
Hurrem bolı yer astıga kirdim mene!
Garig benden bu dünyadın güzer kıldı.
Mahrem bolıp yer astıga kirdim mene!
Zâkir bolıp, şâkir bolıp Haknı taptım,
Şeydâ bolıp, rüsvâ bolıp candın öttim,
Andan sonra vahdet meydin katra tattım,
Hemden bolıp yer astıga kiridm mene
Altmış üçke yaşım yetti, bir künçe yok,
Vâ dirîga Haknı tapmay, könklüm sınuk,
Yer üstide sultanmen tip boldum ulug
Pür gam bolıp yer astıga kirdim mene!
Başım tofrak, cismin tpfrak, özim tofrak;
Küydim, yandı bolalmadım hergiz apak;
Hak vaslıga yetermen tip ruhum müştak,
Zemzem bolıp yer astıga kirdim mene !
Tercüme
O kadirim (Tanrım) kudret ile nazar kıldı (baktı)
Bahtıyat olup yer altına girdim işte !
Garip kulun bu dünyadan geçti,
Mehrem olup yer altına girdim işte!
Zikredici olup, şükredici olup Hakkı buldum,
Deli olup, rüsvâ olup candan geçtim,
Ondan sonra vahdet mey(in)den damla tattım,
(Peygambere) arkadaş olup yer altına girdim işte !
Altmış üçe yaşım yetti, bir gün gibi değil,
Eyvah, yazık Hakkı bulmaz, gönlüm kırık
Yer üstünde (ben) sultanım diyip oldum ulu
Gamlı olup yer altına giridm işte!
Başım toprak, cismim toprak, özüm toprak;
Yıkıldım, yandım olamadım asla apak;
Hak vaslına yeteceğim (erişeceğim) diyip ruhum müştak,
Zemzem olup yer altına giridm işte !


Hakîm Süleyman Ata


Hoca Ahmed Yesevî'nin üçüncü halifesi olan Hakîm Süleyman Ata, onun tarafından Harzem'e gönderilmişti. Vazifesi Harezmi doğru yolu getirmek, yani Yeseviliği orada yaymaktı. Hakim Süleyman Ata bu vazifesini başarı ile yaptı. 1187'te ölerek 'Ak Kurgan'a gömülünceye kadar Yeseviliği Harzem'deki göçebe Türkler arasında yaydı. O da tıpkı şeyhi Ahmed Yesevi gibi,  Yeseviliği yaymak için hikmetler yazmıştır. Böylelikle hikmet yazman Yeseviliğin mühim vir geleneği oldu. Türkler arasında asırlarca değerini kaybetmeden okunan eserin başında Ahmed Yesevi ile Süleyman Ata'nın hikmetleri gelir. Süleyman Ata'nın eserleri 'Bakırgan kitabı' 'Meryem kitabı' ve 'Âhır zaman kitabı'dır. Kendisine 'Bakırgan' lâkabı verilmiş olduğu için hikmetlerinin toplandığı kitap Bakırgan Kitabı adını almıştır. Bunun da şiir sanatı bakımından değeri yoktur. O da tıpkı üstadı Ahmed Yesevî gibi, manzumeyi bir vasıta olarak kullanmış, asla sanat gayesiyle hareket etmemiş, bu yüzden hikmetler kuru didaktik parçalar olmaktan ileri gitmemişti.
Hoca Ahmed Yesevî ile Hâkîm Süleyman Ata iki büyük halk adamıdır.


Selçüklüler Çağında Dil Eserleri


Selçüklüler İslâm dünyasında hâkimiyeti ele almaları ve cihan ölçüsünde bir devlet kurmaları,  Türklere olduğu gibi onların diline de büyük bir ehemmiyet kazandırmıştı. Bu yüzden Türk diline ait bir takım eserlerin de yazılacağı tabiî idi. Nitekim bu çağda Türk olan veya olmayan bir takım müellifler tarafından Türkçeye ait pek önemli ve değerli eserler bazılarının yalnız adını biliyoruz;eserlerin kendileri Orta Asya'nın büyük savaşlar ve kargaşalıklarla sarsıldığı daha sonraki asırlarda kaybolmuştur.
Kaşgarlı Mahmut ve Divânü Lûgat it-Türk
Selçüklüler çağının en önemli dil eseri 'Divânü Lûgat it - Türk'tür. 'Türk Lehçeleri Kamusu' demek olan bu eser 1077'te Bağdatta bitirilmiştir. Karahanlı Türkmenlerinden asil bir aileye mensup olan Kaşgarlı Mahmud,  Arap dilini de çok iyi bilen bir bilgindir. Türk uruk ve boylarından hemen hepsinin arasında dolaşarak (Oğuz, Türkmen, Çiğil, Yağma, Tuhsı, Kırgız) Türk lehçeleri üzerinde geniş ve sağlam bilgi edinmiş, böylelikle eserini yazmıştır. Eser, Türkçe bilmeyenlere bu büyük dili öğretmek için yazılmış bir dl kitabıdır. Türkçe kelimeler Arap harfleriyle yazılmış, yanlarına Arapça karşılıkları konarak Arapça izahat verilmiştir. Bir çok kelimelere örnek verilmek için de bunların geçtiği manzumeler ve darbımeseller zikredilmiş, böylelikle esas Türk edebiyat bakımından zengin bir hale gelmiştir. Fakat eserin değeri yalnız edebiyat bakımından değildir. Yer yer getirdiği örnekler ve verdiği izahatla 'Divânü Lûgat it - Türk', Türk destanları, halkiyatı, tarihi, coğrafyası için eşsiz bir hazine olmuştur. Eserde bir de renkli harita vardır ki Türkeli'ni dünyanın merkezi olarak gösteren bu renkli harita, bugünkü bilgimize göre, Türkler'in ilk haritasıdır.


Büyük Türk bilgini Kaşgarlı Mahmud'un aynı zamanda kuvvetli bir Türkçü olduğu da anlaşılmaktadır. Kitabına yazdığı şu önünç bunu göstermektedir.


'Tanrının devlet güneşini Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verip yer yüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin idare yularını onların eline verdi. Onları herkese üstün eyledi. Kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yazan olanları aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin şerrinden korudu. okları dokunmasından korunabilmek için aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek, Türkler'in gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da onlara sığınacak olursa o takımın korkusundan kurtulur, bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir'


Bu satırların, halifelik merkezi olan Bağdat'ta yazıldığı düşünülürse Kasgarlı Mahmud'un Türkçülüğü daha iyi anlaşılır. Müellif bu eseri yazmaya 25 kânunusani 1072'de başlamış, 10 Şubat 1074'te bitirmiştir. Sonra 1076-1077 yıllarında düzelterek bitirmiş ve Halife El - Muktedi Billâh'a takdim etmiştir.


Kaşgarlı Mahmud'un babasının adı Hüseyin Beherkin Beğ olup Isık göl kıyısındaki Barsgan şehrindendi. Beherkin Beğ, Samanlılar ülkesini zapteden Karahanlı ordularının veya bu ordulardan birinin başında bulunmuş olan bir kumandandır. Kaşgarlı Mahmud'un kendisinin de ilk önce asker olmuş olması muhtemeldir. Barsgan ve yüreleri öteden beri medeni ve doğrudan doğruya 'Türk' adını taşıyan Türkler'in oturduğu yer olduğu için Kaşgarlı Mahmud'un eski Türk geleneklerini iyi bilmesi tabiidir. Bundan dolayı kitabında kendisini 'Kendim de Türkler'in dilce en fasihlerinden, ifadesi es açık olanlarından, silahı en iyi kullananlarındanım' demektir.
Kaşgarlı Mahmud'un eseri Besim Atalay Beğin himmetiyle dilimize çevrilmiş olup yapılan birçok düzeltmelerle daha istifadeli bir hale getirilmiştir.


Kaşgarlı Mahmud, 'Divânü Lûgat it - Türk'ten başka 'Kitâbü cevâhir ün - Nahv fi Lûgat it - Türk' (Türk lehçelerinde Nahiv Esasları) adında bir eser daha yazılmışsa da Türk dili ve edebiyatı pek değerli olan bu eser daha ele geçmemiştir.


Zemahşeri ve Mukaddemet ül-Edeb


Selçüklüler devleti feodal bir devlet olduğu için ülkenin bazı bölümleri yarı müstakil hanedanlar elinde bulunuyordu. Bu hanedanlardan biri de Harzemdeki Harzemşahlar ailesi idi. Aral gölünün güney yöreleri olan Harzem'e Türkler karzum derlerdi. Burası Harzem (Hârezm) adında İranlılara yakın eski bir milletin vatanı olduğu için bu adı almıştır. Selçüklüler'e tâbi olan Türk Harzemşahlar ailesi Oğuzlardandı. Fakat idare ettikleri Türkler'in büyük çokluğu Kanklılardı. Kanklılar da Oğuzlar gibi batı Türkler'inden oldukları için dilleri Oğuzlarınkine çok yakındı. Büyük Selçüklüler'in bir nevi irsî valileri olan Harzemşahlar sülâlesi 1077 yıllarında 'Anuş Tegin' le başlamıştır. Bunun torunu Atsız (1128-1156) zamanında Harzem'de ilim ve edebiyat gelişmiş ve o zaman yazılan Türk diline ait eserlerinden biri günümüze kalmıştır. Bu eser Zemahmeri'nin 'Mukaddemet ül- Edeb'idir.


Büyük İslâm bilginlerinden olan Zemahşeri (1075-1144) Keşşâf adında çok ünlü bir tefsir kitabının sahibidir. Dil ve gramere ait bazı eserleri de vardır. Mukaddemet ül- Edeb aslında Arapça yazılmış ve satırların üzerine Türkçe, Farsça ve Harzemce tercümeleri kaldırmıştır. Türkçe tercümeleri sayesinde 12'nci asır başında Harzem'deki Türkçe hakkındaki geniş bilgiye sahip olabiliyoruz. Bu kitap medreselerde yani eski zaman üniversitelerinde ders kitabı olarak talebe tarafından kullanılıyordu. Onun için bütün İslâm ülkelerinde bu eserin yazma nüshaları vardır. Batı Türk lehçeleri üzerinde verdiği bilgi ile Kaşgarlı Mahmud'un eserini tamamlayan Mukademet ül - Edeb henüz basılmamıştır. Kitap 1138'den önce yazılmış olup Harzemşah Atsız'a ithaf olunmuştur.


Kaya Oğlu Mehmed ve Kanklı Lûgati


Selçüklüler çağında yazılan dile ait eserlerin sonuncusu yine Harzemşahlar ülkesinde yazılan ve Harzemşahlar'ın sonuncusu olan Celâleddin Mengüberti (1220-1231)ye sunulan bir Kanklı lûgatidir. Lûgatin adı 'Tibyân ül Lûgat üt Türki alâ Lisan İlkanklı'dir. 'Kanklı lehçesine göre Türk dili'demektir. Fakat bu eser, bugün ortada yoktur. Ancak onu kaynak olarak kullanan daha sonraki zamana ait bazı eserler kalmıştır. Celâleddin Mengübertiye böyle bir Kanklı lûgati sunulması Harzemşahlar'ın son çağlarında Kanklılar'ın çok ehemmiyet kazandıklarını gösterir.
Belki de bu eser yalnız bir lûgat ve gramer kitabı olmakla kalmayıp, tıpkı Kaşgarlı Mahmud'un kitabı gibi, Türkler'in tarih, coğrafya ve etnoğrafyasına ait de geniş malûmat veren bir kitaptı.

 

 

- SON -

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>