Karahanlılar'dan sonra Türk dünyasının yüksek hâkimiyeti Oğuzlara
geçmiştir. Oğuzların başındaki aile Selçük Beğin neslinden geldiği
için bunların kurduğu devlet Selçüklüler adı ile anılır. Selçuk
şekli Selçük kelimesinin Acemler ağzında bozulmuş şeklidir.
Bu Oğuzların eski Dokuz Oğuzlarla olan yakınlığı üzerinde kesin bir
söz söylemek mümkün değildir. Çünkü merkeleri bugünkü Moğolistan
olan ve Dokuz boydan kurulmuş oldukları için Dokuz Oğuz adıyla
anılan o eski Oğuzlardan Sırderya boyunda gördüğümüz bu yirmi dört
boydan kurulmuş Oğuzları birbirine bağlamak için elimizde yeter
derecede belgeler yoktur. Bildiğimiz şey eski Dokuz Oğuzların
olsun, sonraki yirmi dört Oğuzların olsun, Kunlar neslinden
geldiğidir. Gök Türkler çağında batı Gök Türkler'ine bağlı olan
Oğuzlar, Karahanlılar devleti çağında da onlara tâbi idiler.
Oğuzların Kınık boyundan olan Selçük, Karahanlılar devletinde subaşı
yani kumandandı. Karahanlı tiginleri bu savaşçı Türkler'den gerek
Gazneliler'e karşı, gerekse birbirine karşı istifade ettiler.
Böylelikle Selçüklüler tarih sahnesine çıktı. Bunların pek fazla
faal oluşu Gazneliler imparatorluğu için tehlikeli olduğundan
Gazneli Sultan Mahmud 1025'te Selçük Beğin oğlu Arslan Beği hile ile
tutturarak hapsettirdi. Gerek bu vak'a gerekse bir müddet sonra da
Oğuz beğlerinden Yağmur beğin Gazneliler tarafından öldürülmesi
Oğuzlarla Gazneliler'in arasını açtığından aralarında on yıllık
çetin çarpışmalar oldu. Nihayet Dendânekan meydan savaşında
Gazneliler ordusu büyük bir bozguna uğradıktan sonra 1040 yılında
Horasan'da Selçük devleti kuruldu ve sultanlığa da Tuğrul Beğ
seçildi.
Selçük Devleti
Selçük devleti ile Türkler için tarihte yeni bir vatan ve yeni bir
devlet kurulmuş oluyordu. Çünkü o zamana kadar yalnız Orta Asya'da
bir tek Türk vatanı varken Selçüklüler'in kurduğu bu yeni ve
kuvvetli devletle ikinci bir Türk vatanı daha kurulmuş oluyordu. Bu
yeni devlet 'Türkiye' dediğimiz Batı Türkeli'dir. İlk hükümdar olan
Sultan Tuğrul Beğ çağında (1040-1063) Horasan'dan başka, Irak, İran ve
Azerbaycan dahi fetholunarak 1048'de Pasin ovasında Bizans ordusuyla
ilk büyük çarpışma yapıldı ve bu ordu yokedilerek kumandanı Liparit
de esir edildi. 1055'te Halifenin çağırışı üzerine Bağdat'a giden
Tuğrul Beğ İslâmiyet'in fiili hâkimiyetini de eline aldı.
Selçüklüler'in ikinci hükümdarları olan Alp Arslan (1063-1072)
Ermenistan'ı alıp Gürcistan'ı haraca bağladıktan sonra Anadolu'ya
açmaya devam etti. 26 Ağustos 1071'de Malazgirt'te Bizans'ın
kuvvetli ordusunu, Bizans ordusundaki Oğuz ve Peçenek Türkler'inin de
yardımıyla bozup Bizans imparatorunu esir ettikten sonra bütün
Anadolu Türklere açılmış oldu. Bu zafer bütün dünyada öyle bir yankı
uyandırdı ki Avrupalılar telaşlandılar ve Papa bütün Avrupa'yı
Türkler aleyhine ayaklandırmaya teşebbüs etti.
Melikşah çağı (1072-1092) Selçük devletinin altın çağıdır.
Melikşah'ın imparatorluğu Tanrı dağlarından Adalar Denizine kadar
uzanıyordu. Bu kadar geniş bir imparatorluğun tek elden idaresi güç
olduğu için devlet eski Türkler'de de olduğu gibi ademimerkeziyetle
idare olunuyordu. Selçük imparatorluğu dört sultanlığa, yani dört
krallığa ayrılmıştı:
1- Horasan Sultanlığı : Horasan, Maveraünnehir, Azerbaycan yörelerine
hakimdi. Merkezi Isfahan şehriydi.
2- Kirman Sultanlığı : İran'ın cenup bölümlerine hakimdi. Merkezleri
Kirman şehriydi.
3- Suriye Sultanlığı : Suriye'ye hâkim olup merkezleri Şam ve bazan
Halep şehriydi.
4- Anadolu Sultanlığı : Anadolu'ya hâkim olup merkezleri İznik sonra
Konya idi.
Bu dört sultanlıktan birincisi asıl devlet olup öteki üçü buna tâbi
idiler. Bunun sultanlarına 'Büyük Sultan' denip imparator demektir.
Ötekiler kral mertebesinde idiler. 1157'te Sançar'ın ölümünden sonra
imparatorluğun bölümleri arasındaki bağlar koptu. Kirman
Selçüklüler'i iç savaşlarla ülkeyi karmakarışık ettikleri gibi
Anadolu Selçüklüler'de tamamıyla müstakil harekete başladılar.
İmparatorluğun yeniden birleşmesi için, önceleri Horasan Sultanlığına
bağlı büyük bir beğlik olan Harzemşahlar'ın yaptığı hareket bir
aralık başarılıyor gibi olduysa da bu sırada Çingiz Han'ın çıkışı
buna engel oldu. Bütün Türk dünyasında yüksek hâkimiyet Çingiz Han
hanedanına geçti.
Selçük Medeniyeti
Selçük devleti eski İran gelenekleriyle İslâm dini esası üzerinde
kurulmuş bir Türk devleti idi. Türk türesi ve gelenekleri halk
arasında çok kuvvetli idi. Selçü, k sultanları pek yüksek
ahlâklı, doğru duygulu kimselerdi. Oğuz boylarını parçalayıp
dağıtarak yeni kurdukları Türkiye'de boyculuk ve urukçuluk
zihniyetinin yerleşmesine engel olmuşlardı. Alp Arslanın ve
Melikşah'ın veziri olan İranlı Nizâm ül - Mülk memleketin birçok
yerlerinde medreseler yani üniversiteler açarak ilmin ilerlemesine
çalışmıştı. 1066'da Bağdat'ta kurduğu Nizâmiye medresesi pek ünlü
olup hem müderrislerine yani profesörlerine, hem de öğrencilerine
aylık bağlanmıştı. Koca Türkiye'nin her tarafı, hükümdarların ve
beğlerin yaptırdığı yol, köprü, kervansaray, hastane, medrese ve
imaretlerle dolmuştu. Selçük hükümdarları ve şehzadeleri
bilginleri, şairleri korurlardı. Selçük devleti bir Türk devleti
olmakla beraber bunların çağı en çok İran edebiyatının gelişmesine
yaramıştır. Melikşah ve diğer bazı Selçük prensleri de Farsça
şiirler yazmışlardı. Türk ırkından olan bir takım şairler de Farsça
şiirler yazarak Acem edebiyatına hizmet etmişlerdir.
Selçüklüler çağında tarihi ve siyasi eserler de yazılmıştır ki
başlıcaları Nizâm ül , Mülk'ün oğulları tarafından kaleme alınan
'Siyasetnâme' ile meçhul bir müellif tarafından 1127'de yazılmış
olan ve Türk tarihine ait değerli bilgiler veren Mücmel üt-
Tevârih'tir.
On birinci asrın başlarında yapılmış olan Râdkândaki türbe büyük Bir
kule şeklinde olup bozkırlardan gelen göçebe Türkler'in ilk mimarlık
eserlerindendir. Bu kule Türk çadırlarına benzemektedir. Tûs
şehrindeki İmam Gazâli türbesi de Selçük mimarisinin belli başlı
eserlerindendir.
Oğuz Türkçesi
Selçük devleti yani Türkiye kurulduğu zaman devletin kurulları olan
Oğuzlar'ın dili henüz bir kültür dili olmamıştı. Oğuzları kültür
seviyesi bakımından Karahanlı Türkler'inden geri idiler. Selçük
devleti kurulunca da birden bire işlenmiş iki kültür dilinin yani
Arapça ile Acemce'nin tesirinde kaldılar. Bilhassa Farsça şiir ve
edebiyat dili olarak çok incelmiş ve işlenmişti. Oğuz Türkler'i zaten
eskiden beri Farslarla sınırdaş oldukları için Farsçaya bazı
kelimeler vermişlerdi. İranı zaptedip de Fars kültürünün ve
edebiyatının kuvvetle yaşadığı yerlere hükmedince Farsçanın
tesirinde kalmamaları mümkün değildi.
Bununla beraber Oğuz Türkler'i Selçük devleti gibi cihan ölçüsünde
bir imparatorluk kurdukları için dilleri birden bire büyük bir önem
kazandı. Karahnlılar ülkesinden gelen birçok medeni Türkler de
Selçük ülkesinde yüksek Türk kültürünün gelişmesine hizmet ettiler
ki bunların başlıcası Kaşgarlı Mahmud'dur. Bunlar sayesinde Türkçe
öteki iki dile karşı başarı ile kendini korumuştur.
Büyük Selçük imparatorluğunda Türkler'in en kalabalık oldukları yer
Anadolu idi. Bir takım tahminlere göre Selçük devletindeki bir
milyondan çok Türk'ün yarım milyonu Anadolu'ya yerleşmişti. Bu
Türkler yalnız Oğuzlar olmayıp başta Karluklar olmak üzere başka
Türkler de vardı. Fakat büyük çokluk daima Oğuzlarda idi. Anadolu'da
Türkler'in daha kalabalık olması yüzünden burada Türkçe daha kuvvetle
tutundu ve Azerbaycan, İran gibi yerlerde yabancı tesiriyle
şehirlerde Türkçe'nin ses uyumu kaidesi bozulduğu halde Anadolu'da
bilhassa Orta Anadolu'da sapasağlam kaldı. Fakat Selçük
imparatorluğu çağında Orta Asya'da yazılan eserler daima medeni
Türkler'in yani Hakanlıların lehçesiyle yazılmıştır.
Selçüklüler Çağında Türk Tasavvufu
Selçük çağı olan on ikinci asırda İslâmlaşma devam ediyordu. Türkler
Müslümanlığı daha ziyade şeklen kabul etmişlerdi. Araplar arasında
çıkmış bir çöl dini olan müslümanlık, yayla ve bozkır milleti olan
Türklere o kadar elverişli gelmiyordu. Hele milli geleneklerine
kuvvetle bağlı olan Türkler, kanun dışı da olarak İslâmiyet'in
gerektirdiği zaruretleri kabul edemiyorlardı. İşte bu hal dini
heyecanla dolu bir takım Türk mütefekkirlerini harekete getirdi.
Bunlar, Türkler'in arasında Müslümanlık propagandası yapmaya bir
yandan da eski Türk geleneklerini kuvvetle yaşatarak Türk ve İslâm
fikirlerini kaynaştırmaya başladılar. Bu hareket muvaffak oldu. O
zamana kadar yalnız şeklen Müslüman olmuş olan Türkler'i Müslümanlığa
daha kuvvetle bağlandığı gibi eski dinlerinde kalmış olan Türkler'i
de Müslümanlığa çekmeye başladı. Bu hareket bir Türk tasavvufu idi.
Tasavvuf dinin felsefesidir. Fakat Türkler'de doğrudan doğruya din
haline gelmişti. Müslümanlıkla Şamanizm kısmen Manihaizm'in ve milli
Türk gelenekleri karışmış bundan Türk tasavvufu doğmuştu. Bu Türk
tasavvufu her şeyden önce yüksek bir ahlâka dayanıyor, kadınların da
erkeklerle birlikte bulundukları ayin meclisleri İslâmiyet'e aykırı
bir hareket teşkil ediyordu. Fakat artık bütün bu hareketlere
İslâmlık adı veriliyordu. Eski Türk şairleri olan ozanlar şimdi
'ata' yahut 'bab' adı altında Türklere şiirle hitap ediyorlar bir
yandan da böylelikle Müslümanlığı telkin ediyorlardı. Fakat
babaların telkin ettiği bu Müslümanlık tamamıyla bir Türk
Müslümanlığı idi.
Selçüklüler Çağında Yazılan Eserler
Selçükler çağının iki karakteri vardı. Biri geniş bir İslâmlaşma ve
onunla at başı giden Türk tasavvuf hareketi, ikincisi de
Selçüklüler'in bir cihan imparatorluğu kurarak İslâm dünyasının
hâkimiyetini ellerine almalarıydı. Bu iki karakter Selçük çağında
yazılan eserlerde de kendisini gösterdi. Selçük çağında iki türlü
eser ortaya çıktı. Biri tasavvufa ait eserler biri İslâm dünyasının
başı olan Türkler'in diline ait olan eserler.
Tasavvufa ait eserlerin iki mühim şahsiyeti vardır: Hoca Ahmed
Yesevi ile Hâkim Süleyman Ata Türk diline ait eserler de Kaşgarlı
Mahmud'un 'Divânü Lûgat it - Türk'ü ile Zemahşerî'nin 'Mukaddemet ül
- Edeb'i ve Kays oğlu Şemseddin Mehmedin 'Kanklı Lûgati'dir.
Selçüklüler Çağında Tasavvuf Şairleri ve Tasavvufi Eserler
Türklükle Müslümanlığı bağdaştırmak kaygısından doğan Türk tasavvufu
başlangıçta pek basit bir fikri hareket gibi görünüyordu.
Mutasavvıflar Türklere hitap edebilmek içim tesirli bir dil
aramışlar ve bunu şiirler bulmuşlardır. Şiirin esrarlı âhengine
bürünen fikir daha büyük bir iham ile hitap edince saf Türkler
üzerindeki tesiri de o kadar fazla oluyordu. İşte bu propaganda
şiirleri daha sonra Türkler arasında pek kuvvetli bir edebiyatın
gelişmesine sebep olacaktır.
Hoca Ahmed Yesevî ve Hikmet Divanı
On ikinci asrın en önemli şairi Hoca Ahmed Yesevî'dir. Bir adı da
'Türkistan' olan Yese şehrinde yaşadığı için Yesevi adını almıştır.
Yesev'i Arapça 'Yeseli' demektir. Ahmen Yesevî o zamanın büyük bir
ilim merkezi olan Buhara'da yüksek tahsilini yaptıktan sonra o
zamanın ünlü şeyhlerinden olan 'Hemedanlı Şeyh Yusuf intisap etti.
Onun üçüncü halifesi oldu. Sonra Yesev'e gelerek saf Türkler'i
aydınlatmaya başladı. Bunun için bir tarikat kurdu. Bu
tarikata, kendi Yesevi adından dolayı 'Yesevilik' denir. 'Tarikat' ,
ahlâk nizamı üzerine kurulmuş bir cemiyet demektir. Tarikatların
bazı ayinleri olur. Yesevilik tarikatının da bazı ayinleri vardı ki
bunlar İslâmiyet'ten önceki çağlardan, Türkler'in tabiata taptıkları
zamanlardan kalmıştı. Ahmed Yesevî, binlerce mürid yani çırak veya
talebe toplamıştı. Bunlara tesirli bir şekilde hitap edebilmek için
şiiri bir vasıta olarak kullandı. İşte Ahmed Yesevî'nin bu
şiirlerine 'Hikmet' denir. Hikmet, 'Felsefi söz' , 'Derin söz'
anlamlarına gelir. Hakikatte Hoca Ahmed Yesev3inin hikmetleri pek de
derin şeyler değildi. İslâmiyet'in ve Peygamberin propagandasından,
dervişlikten, cennet ve cehennemden bahseden bu manzumeler tamamıyla
basit ve ahlakı değerleri yoktur. Türkler'i kıyamet günü ve
cehennemle korkutmaktan maksadı onları İslâmiyet'in günah kıldığı
şeyleri yapmaktan alıkoymaktı.
Yesevî'nin 'Hikmet' adı verilen bu öğüt kılıklı manzumeler sonradan
toplayarak 'Hikmet Divanı' adını almıştır. Hikmet Divanındaki
manzumelerin çoğu hece ile hecenin 4+4+4 vezni ile yazılmıştır.
Manzumeler klasik Türk nazım şekli olan dörtlüklerle meydana
getirilmiştir. Aruzla yazdığı şiirler azdır. Şiir bakımından değerli
olmadığı halde dil bakımından bu hikmetlerin değeri vardır. İçinde
yabancı kelimeler epey olduğu halde yine bu manzumeler temiz
Türkçenin güzel örneklerinden dir Karahanlılar çağındaki Hakanlı
lehçesinden pek az farklı bir lehçe ile yazılmışlardır. Bu da
aradaki zamanın ve Oğuz lehçesi tesirinin neticesi olsa gerektir.
Ahmed Yesevî 1167 deki ölümüne kadar dini telkinlere ve hikmetler
yazmaya devam etti. Hayatı ile de Türklere örnek olmaya çalışıyordu.
Peygamber 63 yaşında ikne ölmüş olduğu için Ahmed Yesevî de 63
yaşında iken yer altında kazdırdığı bir odada yaşamış, İsl.3amiyete
bağlı canlı bir örneğini Türklere göstermek istemişti. Onun bu
feragati hiç te tesirsiz kalmadı. Daha hayatında iken geniş bir
sahaya yayılan Yesev'ilik, kendisinin ölümünden sonra hemen bütün
Türk dünyasına yayıldı. Sonraları 'Yesevîlik'ten 'Bektaşilik' çıktı
ki bunun da Türk fikir hayatındaki tesiri pek büyüktür.
Ahmed Yesevî, Türk hayatında pek fazla tesir bırakmamıştır. Yesevîlik
tarikatında onun gibi hikmetler yazmak gelenek olmuştu. Yesevîlik
zahidane bir tarikat yani yalnız suç ve günah işlememek esaslarına
dayanan bir cemiyet olduğu halde bir asır sonra, Anadolu'da büyük bir
aşk felsefesi haline geldi. Bu da daha çok bir 'kendi kendine
olgunlaşma' ile oldu.
Ahmed Yesevî'nin şair olarak değeri azdır. Fakat Türkler arasında
ahlâk çığırı açmak, Şamanizm'i bırakıp İslâmiyet'i almaktan doğan
buhranın önüne geçmek ve 13'üncü asrın büyük Türk şairi Yunus
Emre'ye zemin hazırlamak bakımından o bütün Türk tarihinin birinci
sınıf şahsiyetlerinden biridir.
Örnek olmak üzere Ahmed Yesevî'nin hikmetlerinden birini ve onun
bugünkü Türkiye Türkçesine tercümesini veriyoruz.
Metin
Ol
kadirim kudret bilen pazar kıldı,
Hurrem bolı yer astıga kirdim mene!
Garig benden bu dünyadın güzer kıldı.
Mahrem bolıp yer astıga kirdim mene!
Zâkir bolıp,
şâkir bolıp Haknı taptım,
Şeydâ bolıp, rüsvâ bolıp candın
öttim,
Andan sonra vahdet meydin katra tattım,
Hemden bolıp yer astıga kiridm mene
Altmış üçke yaşım yetti,
bir künçe yok,
Vâ dirîga Haknı tapmay, könklüm sınuk,
Yer üstide sultanmen tip boldum ulug
Pür gam bolıp yer astıga kirdim mene!
Başım tofrak, cismin tpfrak, özim tofrak;
Küydim, yandı bolalmadım hergiz apak;
Hak vaslıga yetermen tip ruhum müştak,
Zemzem bolıp yer astıga kirdim mene !
Tercüme
O kadirim (Tanrım) kudret ile nazar kıldı (baktı)
Bahtıyat olup yer altına girdim işte !
Garip kulun bu dünyadan geçti,
Mehrem olup yer altına girdim işte!
Zikredici olup,
şükredici olup Hakkı buldum,
Deli olup, rüsvâ olup candan
geçtim,
Ondan sonra vahdet mey(in)den damla tattım,
(Peygambere) arkadaş olup yer altına girdim işte !
Altmış üçe yaşım yetti,
bir gün gibi değil,
Eyvah, yazık Hakkı bulmaz, gönlüm kırık
Yer üstünde (ben) sultanım diyip oldum ulu
Gamlı olup yer altına giridm işte!
Başım toprak, cismim toprak, özüm toprak;
Yıkıldım, yandım olamadım asla apak;
Hak vaslına yeteceğim (erişeceğim) diyip ruhum müştak,
Zemzem olup yer altına giridm işte !
Hakîm Süleyman Ata
Hoca Ahmed Yesevî'nin üçüncü halifesi olan Hakîm Süleyman Ata, onun
tarafından Harzem'e gönderilmişti. Vazifesi Harezmi doğru yolu
getirmek, yani Yeseviliği orada yaymaktı. Hakim Süleyman Ata bu
vazifesini başarı ile yaptı. 1187'te ölerek 'Ak Kurgan'a gömülünceye
kadar Yeseviliği Harzem'deki göçebe Türkler arasında yaydı. O da
tıpkı şeyhi Ahmed Yesevi gibi, Yeseviliği yaymak için hikmetler
yazmıştır. Böylelikle hikmet yazman Yeseviliğin mühim vir geleneği
oldu. Türkler arasında asırlarca değerini kaybetmeden okunan eserin
başında Ahmed Yesevi ile Süleyman Ata'nın hikmetleri gelir. Süleyman
Ata'nın eserleri 'Bakırgan kitabı' 'Meryem kitabı' ve 'Âhır zaman
kitabı'dır. Kendisine 'Bakırgan' lâkabı verilmiş olduğu için
hikmetlerinin toplandığı kitap Bakırgan Kitabı adını almıştır. Bunun
da şiir sanatı bakımından değeri yoktur. O da tıpkı üstadı Ahmed
Yesevî gibi, manzumeyi bir vasıta olarak kullanmış, asla sanat
gayesiyle hareket etmemiş, bu yüzden hikmetler kuru didaktik parçalar
olmaktan ileri gitmemişti.
Hoca Ahmed Yesevî ile Hâkîm Süleyman Ata iki büyük halk adamıdır.
Selçüklüler Çağında Dil Eserleri
Selçüklüler İslâm dünyasında hâkimiyeti ele almaları ve cihan
ölçüsünde bir devlet kurmaları, Türklere olduğu gibi onların diline
de büyük bir ehemmiyet kazandırmıştı. Bu yüzden Türk diline ait bir
takım eserlerin de yazılacağı tabiî idi. Nitekim bu çağda Türk olan
veya olmayan bir takım müellifler tarafından Türkçeye ait pek önemli
ve değerli eserler bazılarının yalnız adını biliyoruz;eserlerin
kendileri Orta Asya'nın büyük savaşlar ve kargaşalıklarla sarsıldığı
daha sonraki asırlarda kaybolmuştur.
Kaşgarlı Mahmut ve Divânü Lûgat it-Türk
Selçüklüler çağının en önemli dil eseri 'Divânü Lûgat it - Türk'tür.
'Türk Lehçeleri Kamusu' demek olan bu eser 1077'te Bağdatta
bitirilmiştir. Karahanlı Türkmenlerinden asil bir aileye mensup olan
Kaşgarlı Mahmud, Arap dilini de çok iyi bilen bir bilgindir. Türk
uruk ve boylarından hemen hepsinin arasında dolaşarak
(Oğuz, Türkmen, Çiğil, Yağma, Tuhsı, Kırgız) Türk lehçeleri üzerinde
geniş ve sağlam bilgi edinmiş, böylelikle eserini yazmıştır.
Eser, Türkçe bilmeyenlere bu büyük dili öğretmek için yazılmış bir dl
kitabıdır. Türkçe kelimeler Arap harfleriyle yazılmış, yanlarına
Arapça karşılıkları konarak Arapça izahat verilmiştir. Bir çok
kelimelere örnek verilmek için de bunların geçtiği manzumeler ve
darbımeseller zikredilmiş, böylelikle esas Türk edebiyat bakımından
zengin bir hale gelmiştir. Fakat eserin değeri yalnız edebiyat
bakımından değildir. Yer yer getirdiği örnekler ve verdiği izahatla
'Divânü Lûgat it - Türk', Türk destanları, halkiyatı, tarihi, coğrafyası
için eşsiz bir hazine olmuştur. Eserde bir de renkli harita vardır
ki Türkeli'ni dünyanın merkezi olarak gösteren bu renkli
harita, bugünkü bilgimize göre, Türkler'in ilk haritasıdır.
Büyük Türk bilgini Kaşgarlı Mahmud'un aynı zamanda kuvvetli bir
Türkçü olduğu da anlaşılmaktadır. Kitabına yazdığı şu önünç bunu
göstermektedir.
'Tanrının devlet güneşini Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve
onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş
bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verip yer yüzüne hâkim
kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin
idare yularını onların eline verdi. Onları herkese üstün eyledi.
Kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte
çalışanı, onlardan yazan olanları aziz kıldı ve Türkler yüzünden
onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin şerrinden
korudu. okları dokunmasından korunabilmek için aklı olana düşen
şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini
dinletebilmek, Türkler'in gönlünü almak için onların dilleriyle
konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da
onlara sığınacak olursa o takımın korkusundan kurtulur, bu adamla
birlikte başkaları da sığınabilir'
Bu satırların, halifelik merkezi olan Bağdat'ta yazıldığı düşünülürse
Kasgarlı Mahmud'un Türkçülüğü daha iyi anlaşılır. Müellif bu eseri
yazmaya 25 kânunusani 1072'de başlamış, 10 Şubat 1074'te bitirmiştir.
Sonra 1076-1077 yıllarında düzelterek bitirmiş ve Halife El -
Muktedi Billâh'a takdim etmiştir.
Kaşgarlı Mahmud'un babasının adı Hüseyin Beherkin Beğ olup Isık göl
kıyısındaki Barsgan şehrindendi. Beherkin Beğ, Samanlılar ülkesini
zapteden Karahanlı ordularının veya bu ordulardan birinin başında
bulunmuş olan bir kumandandır. Kaşgarlı Mahmud'un kendisinin de ilk
önce asker olmuş olması muhtemeldir. Barsgan ve yüreleri öteden beri
medeni ve doğrudan doğruya 'Türk' adını taşıyan Türkler'in oturduğu
yer olduğu için Kaşgarlı Mahmud'un eski Türk geleneklerini iyi
bilmesi tabiidir. Bundan dolayı kitabında kendisini 'Kendim de
Türkler'in dilce en fasihlerinden, ifadesi es açık olanlarından, silahı
en iyi kullananlarındanım' demektir.
Kaşgarlı Mahmud'un eseri Besim Atalay Beğin himmetiyle dilimize
çevrilmiş olup yapılan birçok düzeltmelerle daha istifadeli bir hale
getirilmiştir.
Kaşgarlı Mahmud, 'Divânü Lûgat it - Türk'ten başka 'Kitâbü cevâhir ün
- Nahv fi Lûgat it - Türk' (Türk lehçelerinde Nahiv Esasları) adında
bir eser daha yazılmışsa da Türk dili ve edebiyatı pek değerli olan
bu eser daha ele geçmemiştir.
Zemahşeri ve Mukaddemet ül-Edeb
Selçüklüler devleti feodal bir devlet olduğu için ülkenin bazı
bölümleri yarı müstakil hanedanlar elinde bulunuyordu. Bu
hanedanlardan biri de Harzemdeki Harzemşahlar ailesi idi. Aral
gölünün güney yöreleri olan Harzem'e Türkler karzum derlerdi. Burası
Harzem (Hârezm) adında İranlılara yakın eski bir milletin vatanı
olduğu için bu adı almıştır. Selçüklüler'e tâbi olan Türk
Harzemşahlar ailesi Oğuzlardandı. Fakat idare ettikleri Türkler'in
büyük çokluğu Kanklılardı. Kanklılar da Oğuzlar gibi batı
Türkler'inden oldukları için dilleri Oğuzlarınkine çok yakındı. Büyük Selçüklüler'in bir nevi irsî valileri olan Harzemşahlar sülâlesi
1077 yıllarında 'Anuş Tegin' le başlamıştır. Bunun torunu Atsız
(1128-1156) zamanında Harzem'de ilim ve edebiyat gelişmiş ve o zaman
yazılan Türk diline ait eserlerinden biri günümüze kalmıştır. Bu
eser Zemahmeri'nin 'Mukaddemet ül- Edeb'idir.
Büyük İslâm bilginlerinden olan Zemahşeri (1075-1144) Keşşâf adında
çok ünlü bir tefsir kitabının sahibidir. Dil ve gramere ait bazı
eserleri de vardır. Mukaddemet ül- Edeb aslında Arapça yazılmış ve
satırların üzerine Türkçe, Farsça ve Harzemce tercümeleri
kaldırmıştır. Türkçe tercümeleri sayesinde 12'nci asır başında
Harzem'deki Türkçe hakkındaki geniş bilgiye sahip olabiliyoruz. Bu
kitap medreselerde yani eski zaman üniversitelerinde ders kitabı
olarak talebe tarafından kullanılıyordu. Onun için bütün İslâm
ülkelerinde bu eserin yazma nüshaları vardır. Batı Türk lehçeleri
üzerinde verdiği bilgi ile Kaşgarlı Mahmud'un eserini tamamlayan
Mukademet ül - Edeb henüz basılmamıştır. Kitap 1138'den önce
yazılmış olup Harzemşah Atsız'a ithaf olunmuştur.
Kaya Oğlu Mehmed ve Kanklı Lûgati
Selçüklüler çağında yazılan dile ait eserlerin sonuncusu yine
Harzemşahlar ülkesinde yazılan ve Harzemşahlar'ın sonuncusu olan
Celâleddin Mengüberti (1220-1231)ye sunulan bir Kanklı lûgatidir.
Lûgatin adı 'Tibyân ül Lûgat üt Türki alâ Lisan İlkanklı'dir.
'Kanklı lehçesine göre Türk dili'demektir. Fakat bu eser, bugün
ortada yoktur. Ancak onu kaynak olarak kullanan daha sonraki zamana
ait bazı eserler kalmıştır. Celâleddin Mengübertiye böyle bir Kanklı
lûgati sunulması Harzemşahlar'ın son çağlarında Kanklılar'ın çok
ehemmiyet kazandıklarını gösterir.
Belki de bu eser yalnız bir lûgat ve gramer kitabı olmakla
kalmayıp, tıpkı Kaşgarlı Mahmud'un kitabı gibi, Türkler'in
tarih, coğrafya ve etnoğrafyasına ait de geniş malûmat veren bir
kitaptı.