Tarih ilim değildir. Müspet ilmin
bu kadar ileri olmadığı, ilim şubelerinin bugünkü
gibi çok bulunmadığı çağlarda, ilme susamış insan
beyni için, tarih te bir ilim olabilirdi. Fakat
bugün tarih bir ilim değildir.
Tarih ilim usulleriyle yürüyen
bir marifet şubesi de değildir. Tarihin ilmî
usulleri olsaydı bu ilmî usulleri tatbik eden
âlimlerin aynı mesele hakkında aynı neticelere
varmaları icap ederdi.
Tarih, evvelce yazılmış veya zapt
olunmuş şeyleri yeniden kitaba geçirmekse basit bir
hikâyecilik, müphem veya eksik olarak yazılmış veya
bize müphem yahut eksik olarak intikal etmiş
hâdiselerin doğrusunu bulmaksa mantıkî bir
falcılıktır.
Tarihin ana vazifesi eskiden
olanları bugünkülere anlatmaktır. Hâdiselerin
sebepleri hakkında fikir yürütmek meselesi ikinci
pilânda kalır. Fakat tarihte kargaşalığı Doğuran şey
de bu ikinci pilânda kalan meseledir.
Tarih metodu denilen şeyi
tarihçilerin muhayyilesi uydurmuştur. Tarihçinin
sağlam bir insan mantığından başka metodu olamaz.
Tarihin karanlıkları arasında kalan bir hâdisenin
doğrusunu çıkarmak için — veya doğruya yakın bir
ihtimali ileri sürmek için — mantıklı bir münevver
olmak kâfidir. Bu işi yapabilmek için tarih
metodlarını ezberlemeğe lüzum yoktur. Tarih metodu
denilen şey tarih yazmanın tekniği ise bu da yalnız
millete, zamana göre değil, her şahsa göre bile
değişir.
Bununla beraber tarih lâzımdır.
Tarihin en büyük faydası millî terbiye ve siyaset
sahasındadır. Tarihi olan veya tarihini bilen
milletler, tarihi olmayan veya tarihini bilmeyen
milletlerden daha kuvvetlidir. Tarihi bilmek millî
kudret ve millî kusurları da bilmek demektir. Bundan
dolayı bilhassa milleti idare edenlere lâzımdır.
Fakat tarih suiistimale çok
elverişlidir. Milletin millete, dinin dine, fırkanın
fırkaya, ailenin aileye, ferdin ferde karşı olan
bakışında tarih daima tahrif olunarak suiistimal
olunmuş ve tarihte daima büyük yalanlar
söylenmiştir. Bu bakımdan tarih ilimden çok
felsefeye yakındır.
Hakikatte ilim olmayan tarihe
ilim çeşnisi vermek için tarihçiler tarafından türlü
türlü usuller takip olunmuştur. Tarih üzerinde
münakaşalar olmuş, tarihin en çok nelerden
bahsetmesi icap ettiği hakkında birbirine aykırı
fikirler ileri sürülmüştür. Fakat en doğru olması
lâzım gelen şudur ki tarihin temeli veya iskeleti
siyasî ve askerî vukuattır. Siyasî ve askerî vukuatı
en arka pilâna atıp ta cemiyetlerin medenî ve
iktisadî hayatını tetkik etmek iddiasında bulunan
son nazariyeler ve iddialar kendileriyle birlikte
okuyucuları da aldatıyorlar demektir. Çünkü iktisadî
ve medenî hâdiselerin bugünkü kadar mühim olmadığı
veya hiç olmazsa ehemmiyetinin bugünkü kadar takdir
olunmadığı eski zamanlardan kalan eksik ve bazan çok
eksik, kayıtlara bakarak bunlardan mühim neticeler
çıkarmak davası tarih aleyhtarlarının eline kuvvetli
bir silâh vermekten başka bir şey değildir. Bundan
başka tarihi iktisadî ve maddeci bir gözle görmek
cereyanı da son yılların umumî Yahudileşme
cereyanının bu sahadaki tecellîsidir.
Tarih doğrudan doğruya bir terbiye vasıtası
olduğu için her milletin kendisine göre bir tarih
tarzı bulunmalı, fakat bu tarzda yalana yer
vermemelidir. Yalan söylemeyi