|
Aksak Temir,
yalnız büyük Türk şâiri Abdülhak Hamid
tarafından başka bir görüşle mütalâa edilmiş ve kendisine hak
verilmiştir. Hamid’in "Kambur" adı altında
birleştirdiği bir eseri vardır: İlhan, Tarhan, Tayıf-lar Geçidi,
Ruhlar, Arziler. İlk ikisi dünyada, üçüncü ve dördüncüsü uh-reviyet
âleminde, sonuncusu yine dünyada geçen ve birbirinin zeyli olan
bu eserlerin üçüncüsünde Aksak Temir'in
ruhu da konuşmaktadır. Eserlerin başkahramanı olan Kambur,
Hamid’in kendisidir. Şâir bütün fikirlerini,
felsefesini, her şeyini ona söyletmektedir. Kambur’un
ken-disi olduğunu bizzat tasrih ediyor.
Her halde
büyük adamlardaki altıncı duygunun, sezginin tesiri ile Ha-mid,
onun ülküsünü kavramış, takdir etmişti, Hamid,
Tayıflar Geçidin-de Temir’in ruhuna
şöyle dedirtiyor:
|
Ben a'recim1 yolumda fakat sanma aksadım
Tatar ü Türk'ü müttehid etmekti maksadım.
Însan yaratmak üzre yok ettim ceninleri
Elbet duyulmaz onları ah ü eninleri…
Dâr-i fenayı ben boyadım keyfe mettafâk,
Sizler o renge kan deyiniz, ben derim şafak!
Tathir için zamaneyi kanlar döken, yıkan,
Mafû olur melâikeden almış olsa kan… |
(1) A'rec = Topal.
İnsan
yaratmak üzere ceninleri yok etmek, büyük eser çıkarmak için
yapılan acı bir ameliyedir. Ve başkalarına kan rengi gibi
gözüken şeyin şafak olması da beşerî her hadisenin zıt olan
zümrelere başka başka gözükmesinden ibarettir. Devrin çirkefini
yıkamak için kan kullanmak ve bunu meleklerden almak Hamid'e
yakışan heybetli bir fikirdir.
Aksak Temir
"zamaneyi tathîr" için kan kullandı. Fakat bu temizlik için onun
Hint, Acem, Ermeni, Frenk kanı dökmesini vahşet saymak gafle-tine
düşemeyiz. Hiç bir millet tarih huzurunda kendi kendisini
suçlama yanlışına düşmüyor.
Temir’i
Anadolu'yu
yenip dağıttıktan sonra bırakıp gitmekle suçlandır-mak da
yanlıştır. Çelebi Sultan Mehmed ve oğlu
II. Murad, Türkis-tan’daki Temir
ile oğlu Şâhrûh'a tâbî birer hükümdardılar. Bu
suretle de bir Türk birliği bilfiil tahakkuk etmişti. Bütün
Türkiye'deki Osmanlı hanedanının hâkimiyeti ancak Fâtih
devrinde başlamış ve Cumhuriye-te kadar devam etmiştir.
Şimdi Türkçü olarak düşünelim: Selçuk, İlhanlı, Temir, Osmanlı
hanedanları ile Cumhuriyet devri hep birden bir tek devletin
hayatını teşkil etmiyor mu? Bunları ayrı devletler gibi görmek
kendi kendimizi parçalamak olmaz mı? Temir
ile Yıldırım iki düşman ordusunun
kumandanları olunca birbirlerine karşı çok sert davranan
Karamanoğulları ile Osmanoğullarını veya Osmanlılarla
Karakoyunluları da ayrı devletler ve millî düşmanlar saymak
mecburi-yeti doğmaz mı? Tarihimize bakarken şu veya bu hanedanın
tarafını tutarak kendimizi onun milletinden saymaya hakkımız
yoktur. Buna hakkımız olmadığı gibi devletimizin kurulduğu
toprakları da bugün yabancı ülke saymaya mezun değiliz. Türkiye,
Rumeli'yi fethedip de -Allah göstermesin- Anadolu’yu kaybetse,
Anadolu toprakları da bizim için yabancı mı olur? Millî durum
yalnız bir anın, bir zamanın durumu değildir. Çünkü millet de
yalnız bir zamanda yaşayan insanlar değildir. Dün yaşamış
olanlarla yarın yaşayacaklar da Türk milletini teşkil ediyor.
Dünkülerin
hakkını feda
edemeyiz. Bu devleti kuranların ve bi-ze bugün burada yaşamak
imkânını verenlerin mezarları ile dolu yer-leri düşünüp sevmek
hakkımız ve vazifemizdir.
Kardeş
kavgası her yerde olur. Napoleon,
Almanya'yı istilâ ederken Cermanya İmparatorluğunu teşkil eden
devletlerden bazıları Napole-on'la birlikte
asıl Almanya'ya karşı savaşmışlardır. Fakat Almanlar, Prusya ve
Baviyera'yı ayrı devlet ve millet saymadıkları gibi, Baviye-rahları
da hâin telâkki etmemişler, çocuklarına tarih okuturken yine tek
Almanya'dan bahsetmişler, ancak bu kardeş kavgalarından bazı
ibretler çıkarmaya çalışmışlardır.
Nazi
Almanyası, Çekoslovakya’yı istilâ edip dünya basınının hücumla-rına
uğrayınca Hitler cihana karşı şu gerekçeyi
ileri sürmüştü: "Alman imparatorlarının Prag'da yaşamış olduğunu
unutuyorlar". Görülüyor ki, başka milletler istilâ emelleri için
bile eski birlik hakkına dayanıyor-lar.
Bizim ilk
padişâhımız Horasan’da yaşayıp ölmüş, fazla olarak da o bölgeye
ebedi Türklük damgasını vurmuştur. Sözün kısası, yine bir mayıs
ayında, 1040 yılının 23 Mayısında kazanılan Dandânâkan Mey-dan
Savaşı’nın sonunda kurulan devletimiz bugüne kadar aralıksız ge-len
bir devlettir.
3 Mayıs
mânâsına gelince: Tarihimiz içinde bir uyanışın başlangıcı ol-mak
bakımından mühimdir. Batı medeniyetine giriş hareketi olan fakat
yanlış anlayış ve tatbik ediş yüzünden bir aşağılık duygusunun
teşekkülüne sebebiyet veren Tanzimat'tan beri kendimizi inkârda
çok ileri gittik. Hattâ medeniyetlerin ülkelere hiçbir gümrüğe
uğramadan gireceğini, Batı medeniyetim alırken onun tekniği,
sanatı ve ilmi ile birlikte fuhuşunu da almamızın zârûri
olduğunu söyleyen kişilere rast-ladık. 1944 te bu ileri gidişin
ne derecelere geldiğini biliyorsunuz. Te-miz Anadolu çocukları
köy enstitülerinde birer komünist olarak yetiş-sin diye neler
yapıldı. Bunu yapanların çoğu bugün teşhir olunmuştur.
Haklarında daha da nice vesikalar ortaya dökülecektir. Bir sabah
ko-münist olarak uyanmamız gibi korkunç ihtimali, 3 Mayıs 1944
te bir-kaç bin meçhul milliyetçi gencin yaptığı asil ve şuurlu
hareket önledi. Millet kendisine yapılmakta olan suikastı
anladı. Gerçi 3 Mayıs birçok ıstırapların kaynağıdır. Fakat o
ıstırapların şuur ve saadet doğmakta-dır. İlk zamanlarda küçük
guruplar hâlinde sessizce kutlanan 3 Mayıs bugün kuvvetlenen ve
büyüyen şuurlu bir kütlenin bayramı olmakta-dır. İlerde bir gün
gençlerin, Gök Türk kıyafetinde olarak büyük pâdi-şâhlarımızı
türbeleri önünde yapacağı geçit resimlerinin heybetini ve
ihtişamını düşünmek bile güzeldir.
Fazilet
temelleri üzerine kurulan devletimizin birkaç kara gün geçir-mesi
onu asla sarsıp deviremez. En güzel şiirlerdeki birkaç vezin
veya kafiye aksaması nasıl o şiirin güzelliğine engel değilse,
bir iki çelme de bu devleti mazideki ve ilerdeki ululuğundan
alıkoyamaz. Bu devlet ve vatan büyüyecektir. Çünkü uğrunda
ölmeye hazır olanlar var.
(4
Mayıs 1952 de Ankara'da verilmiş konferansın metnidir) |