TÜRK TARİHİNDE MESELELER

 
 

 

 

12

Aksak Temir, yalnız büyük Türk şâiri Abdülhak Hamid tarafından başka bir görüşle mütalâa edilmiş ve kendisine hak verilmiştir. Hamid’in "Kambur" adı altında birleştirdiği bir eseri vardır: İlhan, Tarhan, Tayıf-lar Geçidi, Ruhlar, Arziler. İlk ikisi dünyada, üçüncü ve dördüncüsü uh-reviyet âleminde, sonuncusu yine dünyada geçen ve birbirinin zeyli olan bu eserlerin üçüncüsünde Aksak Temir'in ruhu da konuşmaktadır. Eserlerin başkahramanı olan Kambur, Hamid’in kendisidir. Şâir bütün fikirlerini, felsefesini, her şeyini ona söyletmektedir. Kambur’un ken-disi olduğunu bizzat tasrih ediyor.

Her halde büyük adamlardaki altıncı duygunun, sezginin tesiri ile Ha-mid, onun ülküsünü kavramış, takdir etmişti, Hamid, Tayıflar Geçidin-de Temirin ruhuna şöyle dedirtiyor:

Ben a'recim1 yolumda fakat sanma aksadım

Tatar ü Türk'ü müttehid etmekti maksadım.

Însan yaratmak üzre yok ettim ceninleri

Elbet duyulmaz onları ah ü eninleri…

Dâr-i fenayı ben boyadım keyfe mettafâk,

Sizler o renge kan deyiniz, ben derim şafak!

Tathir için zamaneyi kanlar döken, yıkan,

Mafû olur melâikeden almış olsa kan…

(1) A'rec = Topal.

İnsan yaratmak üzere ceninleri yok etmek, büyük eser çıkarmak için yapılan acı bir ameliyedir. Ve başkalarına kan rengi gibi gözüken şeyin şafak olması da beşerî her hadisenin zıt olan zümrelere başka başka gözükmesinden ibarettir. Devrin çirkefini yıkamak için kan kullanmak ve bunu meleklerden almak Hamid'e yakışan heybetli bir fikirdir.

Aksak Temir "zamaneyi tathîr" için kan kullandı. Fakat bu temizlik için onun Hint, Acem, Ermeni, Frenk kanı dökmesini vahşet saymak gafle-tine düşemeyiz. Hiç bir millet tarih huzurunda kendi kendisini suçlama yanlışına düşmüyor.

Temir’i Anadolu'yu yenip dağıttıktan sonra bırakıp gitmekle suçlandır-mak da yanlıştır. Çelebi Sultan Mehmed ve oğlu II. Murad, Türkis-tan’daki Temir ile oğlu Şâhrûh'a tâbî birer hükümdardılar. Bu suretle de bir Türk birliği bilfiil tahakkuk etmişti. Bütün Türkiye'deki Osmanlı hanedanının hâkimiyeti ancak Fâtih devrinde başlamış ve Cumhuriye-te kadar devam etmiştir. Şimdi Türkçü olarak düşünelim: Selçuk, İlhanlı, Temir, Osmanlı hanedanları ile Cumhuriyet devri hep birden bir tek devletin hayatını teşkil etmiyor mu? Bunları ayrı devletler gibi görmek kendi kendimizi parçalamak olmaz mı? Temir ile Yıldırım iki düşman ordusunun kumandanları olunca birbirlerine karşı çok sert davranan Karamanoğulları ile Osmanoğullarını veya Osmanlılarla Karakoyunluları da ayrı devletler ve millî düşmanlar saymak mecburi-yeti doğmaz mı? Tarihimize bakarken şu veya bu hanedanın tarafını tutarak kendimizi onun milletinden saymaya hakkımız yoktur. Buna hakkımız olmadığı gibi devletimizin kurulduğu toprakları da bugün yabancı ülke saymaya mezun değiliz. Türkiye, Rumeli'yi fethedip de -Allah göstermesin- Anadolu’yu kaybetse, Anadolu toprakları da bizim için yabancı mı olur? Millî durum yalnız bir anın, bir zamanın durumu değildir. Çünkü millet de yalnız bir zamanda yaşayan insanlar değildir. Dün yaşamış olanlarla yarın yaşayacaklar da Türk milletini teşkil ediyor. Dünkülerin hakkını feda edemeyiz. Bu devleti kuranların ve bi-ze bugün burada yaşamak imkânını verenlerin mezarları ile dolu yer-leri düşünüp sevmek hakkımız ve vazifemizdir.

 Kardeş kavgası her yerde olur. Napoleon, Almanya'yı istilâ ederken Cermanya İmparatorluğunu teşkil eden devletlerden bazıları Napole-on'la birlikte asıl Almanya'ya karşı savaşmışlardır. Fakat Almanlar, Prusya ve Baviyera'yı ayrı devlet ve millet saymadıkları gibi, Baviye-rahları da hâin telâkki etmemişler, çocuklarına tarih okuturken yine tek Almanya'dan bahsetmişler, ancak bu kardeş kavgalarından bazı ibretler çıkarmaya çalışmışlardır.

Nazi Almanyası, Çekoslovakya’yı istilâ edip dünya basınının hücumla-rına uğrayınca Hitler cihana karşı şu gerekçeyi ileri sürmüştü: "Alman imparatorlarının Prag'da yaşamış olduğunu unutuyorlar". Görülüyor ki, başka milletler istilâ emelleri için bile eski birlik hakkına dayanıyor-lar.

Bizim ilk padişâhımız Horasan’da yaşayıp ölmüş, fazla olarak da o bölgeye ebedi Türklük damgasını vurmuştur. Sözün kısası, yine bir mayıs ayında, 1040 yılının 23 Mayısında kazanılan Dandânâkan Mey-dan Savaşı’nın sonunda kurulan devletimiz bugüne kadar aralıksız ge-len bir devlettir.

3 Mayıs mânâsına gelince: Tarihimiz içinde bir uyanışın başlangıcı ol-mak bakımından mühimdir. Batı medeniyetine giriş hareketi olan fakat yanlış anlayış ve tatbik ediş yüzünden bir aşağılık duygusunun teşekkülüne sebebiyet veren Tanzimat'tan beri kendimizi inkârda çok ileri gittik. Hattâ medeniyetlerin ülkelere hiçbir gümrüğe uğramadan gireceğini, Batı medeniyetim alırken onun tekniği, sanatı ve ilmi ile birlikte fuhuşunu da almamızın zârûri olduğunu söyleyen kişilere rast-ladık. 1944 te bu ileri gidişin ne derecelere geldiğini biliyorsunuz. Te-miz Anadolu çocukları köy enstitülerinde birer komünist olarak yetiş-sin diye neler yapıldı. Bunu yapanların çoğu bugün teşhir olunmuştur. Haklarında daha da nice vesikalar ortaya dökülecektir. Bir sabah ko-münist olarak uyanmamız gibi korkunç ihtimali, 3 Mayıs 1944 te bir-kaç bin meçhul milliyetçi gencin yaptığı asil ve şuurlu hareket önledi. Millet kendisine yapılmakta olan suikastı anladı. Gerçi 3 Mayıs birçok ıstırapların kaynağıdır. Fakat o ıstırapların şuur ve saadet doğmakta-dır. İlk zamanlarda küçük guruplar hâlinde sessizce kutlanan 3 Mayıs bugün kuvvetlenen ve büyüyen şuurlu bir kütlenin bayramı olmakta-dır. İlerde bir gün gençlerin, Gök Türk kıyafetinde olarak büyük pâdi-şâhlarımızı türbeleri önünde yapacağı geçit resimlerinin heybetini ve ihtişamını düşünmek bile güzeldir.

Fazilet temelleri üzerine kurulan devletimizin birkaç kara gün geçir-mesi onu asla sarsıp deviremez. En güzel şiirlerdeki birkaç vezin veya kafiye aksaması nasıl o şiirin güzelliğine engel değilse, bir iki çelme de bu devleti mazideki ve ilerdeki ululuğundan alıkoyamaz. Bu devlet ve vatan büyüyecektir. Çünkü uğrunda ölmeye hazır olanlar var.

(4 Mayıs 1952 de Ankara'da verilmiş konferansın metnidir)

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>