|
toprak aldığı
gibi 1176'da da Selçuklu devletini büsbütün ortadan kal-dırmak
amacı ile meşhur Miryakefalon veya Düzbel savaşını vermiştir.
Yardımcı
Macar, Sırp ve İngiliz askerlerinin de katıldığı Miryakefalon
Savaşı, Bizans'ın, artık Anadolu'yu Türkler'den geri alması için
bütün ümitleri kıran son teşebbüs olmuş, tabir caizse Bizans bu
savaşla ma-nen de yenilmiştir.
Görülüyor ki
1071 Malazgirt Savaşı ile 1176 Miryakefalon Savaşı ara-sında 105
yıl vardır ve ancak bu savaştan sonradır ki, Anadolu, batısı
dışında olarak, kesin surette Türklerin olmuştur. Bundan çıkan
sonuç şudur:
Malazgirt
Savaşı, iddia olunduğu gibi, siyâsî bakımdan kesin sonuçlu bir
savaş olsaydı Bizans 1072'de Kayseri, 1073'te Paflagonya ve
10-74'te Antakya meydan savaşlarını veremez, 1161 de II.
Kılıç Arslan-'dan toprak alamaz ve 1176'da Türklüğü silip
süpürmek üzere, Mirya-kefalon'da boş çıkan büyük askerî hamleyi
yapamazdı.
Fakat bununla
Malazgirt Savaşının büyüklüğü asla küçülmez. Yukarda da
söylediğim gibi o bir fedakârlık ve millî şuur anıtı olarak
millî tarihi-mizin eşsiz sayfalarından biri hâlinde kalacaktır.
Bununla beraber ta-rihte gerçek prensibine sadık kalacaksak
Malazgirt'in Anadolu'yu bize açan savaş olduğunu söyleyemeyiz.
Bunu, Anadolu fetihlerine yol açan büyük savaş anlamında
kullanıyorsak o takdirde tarihi biraz ön-ceye getirmek ve 1048
Pasin Savaşı'nı başlangıç olarak kabul etmek daha doğru olur.
Malazgirt
Savaşı Türkler tarafından kaybedilseydi bundan da aleyhi-mizde
kesin bir sonuç doğamazdı. Çünkü Çağrı Beğ'le, Tuğrul Beğ
ta-rafından Horasan'da temelleri atılan devlet o kadar sağlam ve
kuv-vetli idi ki, Malazgirt'i kaybetmekle Anadolu'yu almak
emelinden asla vazgeçmez, her biri birer savaş Tanrısı olan o
büyük başbuğlar idare-sindeki Türkler bir bozgunla büyük
ülkülerinden caymazlardı.
Şimdi ikinci
yanlış telâkkiye geliyorum: Birçok aydınlar, hattâ tarihçi-lere
göre 1071 Malazgirt Savaşı ile Anadolu'da yeni bir devlet
kurul-muştur. Yahut bu tarih, Anadolu Türkleri tarihinin
başlangıç noktası-dır.
Bu da
tamamıyla yanlış ve hissî bir iddiadır. Çünkü:
a) Malazgirt zaferini, 1040 ta Horasan'da kurulup kısa zamanda
İran, Irak ve Azerbaycan'ı almış bulunan Selçuk devleti
kazanmıştır.
b)Malazgirt zaferiyle kurulmuş hiçbir bağımsız devlet yoktur.
c)Anadolu Selçukluları denilen devlet 1077 de kurulmuştur.
ç) Bu Anadolu Selçukluları da bağımsız olmayıp ortaçağ Türk
devlet sistemine göre Horasan'daki Büyük Selçuklu Devleti'ne
bağlıydı.
d) Anadolu Selçuk Devleti ancak 1157 de, büyük devlet
dağıldıktan sonra bağımsız olmuş, ülkenin öteki bütün doğu
bölümleri ise Har-zemşahlar elinde kalmıştır.
Tarihin bu
itiraz kabul etmez gerçekleri ortada iken onu zoraki
yorum-lamalarla başka taraflara yöneltmek hiçbir fayda sağlamaz.
Tarih, bilim değilse de her yöne çekmeye elverişli bir masal da
değildir. Ta-rih, önce bir gerçektir. Sonra da bir terbiye
vasıtasıdır.
Malazgirt'in
yeni bir devlete başlangıç kabul edilmesi, Türk tarihinin ö-zelliğini
anlamamaktan, Türk tarihini de tıpkı ve mutlaka Fransız tari-hindeki
çerçeveye göre mütalâa etmek isteğinden doğuyor.
Fransa'nın
anavatan tarihi aşağı yukarı hep aynı topraklarda geçmiş-tir.
Fakat Fransa'nın ve hattâ İngiltere ve Almanya'nın tarihi
böyledir diye Türkiye tarihinin de böyle olması gerekmez. Böyle
bir mecburiyet yoktur. Türkiye tarihinin başkalığı şuradadır ki,
bu devlet, üzerinde ku-rulduğu Horasan'ı sonradan kaybederek,
kurulduktan sonra almış ol-duğu Anadolu'da tutunmuştur.
Tarihin
gerçeği budur. Bunu reddetmekten bir şey çıkmaz. Bunu kabul
etmemek tarihimizi ve tarihteki millî birliğimizi parçalamak
demektir. Bunun zararlı olduğunu açıklamaya lüzum yoktur.
Öyleyse,
Malazgirt hakkındaki, tarihî gerçekle re uygun hükmümüz ne
olmalıdır? Verilecek hüküm şudur:
Malazgirt
Meydan Savaşı, imha meydan savaşlarının en güzel örnek-lerinden
biri olup Bizanslılara karşı kazanılan zaferlerin en
şanslısıdır. Savaşa katılan askerlerin sayısı bakımından Türk
kahramanlığının, yö-netme bakımından Türk askerliğinin, Rum
ordusundaki Hıristiyan Türk-ler'in Alp Arslan tarafına
geçmesi bakımından Türk millî şuurunun en yüksek örneklerinden
birisidir. İslâm ve Hıristiyan dünyalarının sava-şa verdiği
değer bakımından da büyük bir prestij davasının lehimize
hallolunmasıdır.
(Türk Yurdu,
6=276. Sayı, Ağustos 1959) |