|
Sultan Hamid
için, Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla
hilâfetin düşmanı İngiltere'ye, devletimizin düşmanları Si-yonizme
ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savun-mak
meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin, devlet
baş-kanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin
tutunamayacağı hak-kındaki düşüncesinin doğruluğu, çok geçmeden
gerçekleşmiştir.
Şimdi, bu
kadar büyük bir davanın karşısında, Peyami Safa’nın ileri
sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin
ne ehemmi-yeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu.
Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrûtiyet, serbest seçim.
Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve
Sırp'ın Türkiye'nin kaderi hakkında söz sahibi olması.. Şimdi
akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak dü-şünelim:
Böyle bir sonuca razı olunabilinir mi?
Sultan Hamid,
sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu-'nun en
sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahâlisinin dinç ve
gürbüz yapısı ile belli olan Sivas'ta İsmail Safâ'nın
ölmesi Sultan Hamid'in kabahati midir? Verem olan
İsmail Safa, İstanbul’da kal-saydı, ölmeyecek miydi?
Babasına
karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa'nın
bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce
kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir
pâdişâhı, Osmanlı sultanlarının en câhili ve kanlısı diye
göstermeye kalkması, doğru mudur.
"Bu dünyada
herkes birçok şeyin câhilidir. Yeter ki kendi işinin câhili
olmasın!(1)
Kendi işinin
ehli olduğunu bin bir delille isbât etmiş bu-lunan Sultan
Hamid ise asla câhil değildir. Onun bir yüksek okul ve hattâ
lise diploması yoktu. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve
için-de yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli
şeyler öğ-renmişti. Ressam, hattat ve musikişinas idi. Doğu ve
batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli
Yıldız Kütüphanesi, bugün, Üniversite Kütüphânesi’nin temelini
teşkil etmektedir. Bayazıd Umumî Kütüphânesi'ni de yine o kurdu.
Yani Sultan Hamid, Türk kültürüne kü-tüphane kurarak, pek
çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hiz-met etti.
Onun katil
olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve
Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların
emellerine hizmet etmek olmaz mı?
Sultan Hamid,
kızıl değil "Gök Sultan" dır. Herkeste bulunması müm-kün
ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk
tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa,
İngiliz-Boer sa-vaşında, İngilizlerin bir başarısını, onların
elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan Hamid
tarafından, haklı olarak, sürgün edilmiştir. Belki İsmail
Safa, o zaman, İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman
düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları
ile her şeyi bilen Sultan Hamid, memleket aydınların
düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.
Şimdi insafla
düşünülsün: Hiçbir sebep yokken, sırf yurtlarındaki el-mas
madenlerim zapt etmek için, bir avuç Boer'e büyük ordularla
saldıran İngiltere'yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik
anlayışının sonu-cudur.
O günkü
İngiltere'yi Boerleri yendi diye tebrik etmekle, bugünkü
Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak
arasında ne fark vardır?
Merhum Gök
Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti
ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehâsı ile
Avrupa'yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demiryolu ve okul
ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.
Sultan Hamid
ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız
şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!), hürriyeti
yok edip yüzlerce masumu astırdıktan sonra, savaşa soktukları
devlet yenilince, hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan,
bir tek siyasî idam yap-madan, en korkunç siyâsî güçlükleri
atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra
tahtından indirilirken, Moskof çarının Rusya'ya davetini,
Selanik'ten Alman gemisiyle İstanbul'a gelirken de Alman
İmparatorunun davetini reddederek vatanında bir sürgün ve mahpus
gibi yaşamayı tercih etti.
Türkiye, dört
sınırında yangınlar olan bir ev, Sultan Hamid, o yan-gınların
eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen, kum döken ve
keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yo-luna
çıkan bir iki çocuğu çarpıp düşürdüyse, suç onun değildir. Çünkü
yurdun çevresinde yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan,
alevleri içeri sokmamak için didiniyordu. Ve sokmadı da...
Ne diyelim? Durağı cennet olsun...
(1) Bu
güzel söz, son devir Osmanlı şehzadelerinden birine aittir.
(Ocak, II Sayı, II Mayıs 1956) |