TÜRK TARİHİNDE MESELELER

 
 

 

 

29

Sultan Hamid için, Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere'ye, devletimizin düşmanları Si-yonizme ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savun-mak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin, devlet baş-kanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin tutunamayacağı hak-kındaki düşüncesinin doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.

Şimdi, bu kadar büyük bir davanın karşısında, Peyami Safa’nın ileri sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmi-yeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu. Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrûtiyet, serbest seçim. Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve Sırp'ın Türkiye'nin kaderi hakkında söz sahibi olması.. Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak dü-şünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilinir mi?

Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu-'nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahâlisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas'ta İsmail Safâ'nın ölmesi Sultan Hamid'in kabahati midir? Verem olan İsmail Safa, İstanbul’da kal-saydı, ölmeyecek miydi?

Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa'nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir pâdişâhı, Osmanlı sultanlarının en câhili ve kanlısı diye göstermeye kalkması, doğru mudur.

"Bu dünyada herkes birçok şeyin câhilidir. Yeter ki kendi işinin câhili olmasın!(1) Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbât etmiş bu-lunan Sultan Hamid ise asla câhil değildir. Onun bir yüksek okul ve hattâ lise diploması yoktu. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve için-de yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğ-renmişti. Ressam, hattat ve musikişinas idi. Doğu ve batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli Yıldız Kütüphanesi, bugün, Üniversite Kütüphânesi’nin temelini teşkil etmektedir. Bayazıd Umumî Kütüphânesi'ni de yine o kurdu. Yani Sultan Hamid, Türk kültürüne kü-tüphane kurarak, pek çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hiz-met etti.

Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların emellerine hizmet etmek olmaz mı?

Sultan Hamid, kızıl değil "Gök Sultan" dır. Herkeste bulunması müm-kün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa, İngiliz-Boer sa-vaşında, İngilizlerin bir başarısını, onların elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan Hamid tarafından, haklı olarak, sürgün edilmiştir. Belki İsmail Safa, o zaman, İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid, memleket aydınların düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.

Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep yokken, sırf yurtlarındaki el-mas madenlerim zapt etmek için, bir avuç Boer'e büyük ordularla saldıran İngiltere'yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik anlayışının sonu-cudur.

O günkü İngiltere'yi Boerleri yendi diye tebrik etmekle, bugünkü Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında ne fark vardır?

Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehâsı ile Avrupa'yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demiryolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.

Sultan Hamid ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!), hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astırdıktan sonra, savaşa soktukları devlet yenilince, hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan, bir tek siyasî idam yap-madan, en korkunç siyâsî güçlükleri atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra tahtından indirilirken, Moskof çarının Rusya'ya davetini, Selanik'ten Alman gemisiyle İstanbul'a gelirken de Alman İmparatorunun davetini reddederek vatanında bir sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.

Türkiye, dört sınırında yangınlar olan bir ev, Sultan Hamid, o yan-gınların eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen, kum döken ve keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yo-luna çıkan bir iki çocuğu çarpıp düşürdüyse, suç onun değildir. Çünkü yurdun çevresinde yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan, alevleri içeri sokmamak için didiniyordu. Ve sokmadı da... Ne diyelim? Durağı cennet olsun...

(1) Bu güzel söz, son devir Osmanlı şehzadelerinden birine aittir.

(Ocak, II Sayı, II Mayıs 1956)

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>