|
30 AĞUSTOS VE TÜRK ORDUSU
30 Ağustos
deyince, tabiî, akla hemen Türk ordusu geliyor. Türk ordu-sunu
düşününce de, insan, ister istemez geçmişin derinliklerine gide-rek
bir savaşlar destanını gururla hatırlıyor.
Tarihimiz her
şeyden önce bir kavgalar tarihidir. Eşsiz kahramanlıklar-la,
kumandanlık sanatının şaheser örnekleriyle dolu bir kavgalar
tarihi ve tarihin seçkin ordusunun destanı…
Türk
ordusunun ne zaman kurulduğunu, daha doğru bir deyimle, Türk
savaşçılarının ne vakit ordu haline geldiğini, kesin olarak,
bilmiyoruz. Tarihin aydınlığına çıktığımızı zaman ordumuz vardı.
Hem de ne ordu? Destana "Oğuz Han" diye geçen büyük
imparatorumuz Tanrıkut Mete yahut Motun'un yarattığı o
bulunmaz ve yenilmez ordu... Tanrıkut Me-te, disiplinin
bir ordu için yiğitlikten de üstün olduğunu anlamıştı. Tarihin
en disiplinli ordusunu bu düşünceyle kurdu ve askerlerine öyle
bir rûh aşıladı ki, ne buyruk verse körükörüne yapılıyordu. O
kadar ki, Tanrıkut buyruk verdiği için servetleri olan atlarını
ve sevgilileri olan nişanlıları ile evdeşlerini hedef yaparak
vurmaktan çekinmediler.
Bugünün
yumuşamış insanları, şüphesiz, böyle bir şeyi yapamaz ve
yaptıramazlar. Fakat az kuvvetle çok iş yapmak, büyük devlet
kur-mak ve millet yaratmak isteyenin felsefesi de pörsük bir
ruha daya-namaz. Tanrıkut Mete, Türk milletinin ebedî
disiplinini kurdu ve bütün dünyaya askerî disiplinin ne
olduğunu, neler yapabileceğini gösterdi.
Disiplin,
körükörüne itaattir ve körükörüne itaatte en büyük yaratıcı şuur
gizlidir. Buhranlı anda, ölümün karşısında, tartışmakla hiçbir
güçlük çözülemez. İtaat edilen yanlış karar bile, tartışılan
doğru ka-rardan daha verimlidir.
Mete'nin
Hunlarının yiğitliğe ve nişancılığa ihtiyaçları yoktu. Lüzu-mundan
çok cesur ve nişancı idiler. Mete, bu meziyetlere
disiplini de ekleyerek Türk ırkını ebedîleştirdi.
Disiplin...
Emir vermek gururu ve emir almak sarhoşluğu... Bu sar-hoşluk
müthiş bir şeydir ve içinde atom enerjisi gibi korkunç bir
kuvvet gizlidir.
Hunlar,
Tabgaçlar, Aparlar, Gök Türkler, Uygurlar, Karahanlılar ve Sel-çuklular
hep aynı strateji ve aynı taktikle savaşıyorlardı. Ani baskın
yapmak; yahut düşman saldırınca çekilmek, çekilmek ve onu
üssün-den iyice uzaklaştırıp yıprattıktan sonra kesin sonuçlu
savaşa girmek. Düşmanla karşılaşınca ok yağdırarak ince ay
şeklinde saldırmak, düş-man dayanırsa yine ince ay biçiminde
hızla çekilmek ve çekilirken geriye şaşmaz oklarla atış yapmak.
Bu ince ay,
kovalarken de, kaçarken de düşmanı kıskaç içine almaya dâima
hazır bir metottur ve çok kere kapanarak onu yok etmiştir.
Savaş,
bozkırların bir hayat felsefesi olmuştur. Henüz İslâmiyet doğ-mamıştır
ve Türkler ebedî cenneti bilmedikleri gibi şehitlerin cennete
gideceklerinden de haberleri yoktur. Öyle olduğu halde savaşta
ölme-ye can atarlar, evde ölmekten utanırlar, böyle bir ihtimal
karşısında benizleri sararır.
Böyle bir
orduyu elbette yenemezsin. Yok edebilirsin, fakat mağlûp, asla!
Babadan
oğula askerliğin, iyi savaşçı yetiştirdiği muhakkaktır. İnsan
hayatında işbölümü gelişip toplum daha çapraşık bir durum
alınca, Türkler de tımarlı askerliği kabul ettiler. Bu daimî bir
ordu demekti ve yüzyıllar boyunca çok verimli sonuçlar doğurdu.
Tımarlı asker bir top-rağın sahibi idi. Toprağın gelirini
alıyor, fakat dâima savaşa hazır bulunuyordu. |