TÜRK TARİHİNDE MESELELER

 
 

 

 

42

Ölünce, yerine oğullarından en iyisi geçiyordu. Osmanlıların, bir mu-amma ve mucize gibi görülen ilk fetihlerini, küçük toprak aristokrasisi olan bu tımarlı ordu yaptı.

Mete'nin, büyük bir askerî felsefenin kurucusu olduğunu zaman ispat etti. Türk ordusu, Mete'nin prensiplerine sâdık kaldığı müddetçe yenil-medi, yenilse de hemen toparlanmasını bildi. Mete'nin prensiplerin-den uzaklaşınca bozgunlar kendini gösterdi.

Askerlik, fedakârlık mesleğidir. Asker, şahsî kaprislerden de feragat edecektir. Kumanda aldığı zaman bunu kayıtsız şartsız uygulamayan insan, asker olamaz. Bu itaatte eşsiz bir güzellik vardır. Hoşuna git-meyen şey karşısında herkes direnir. Bunu, en seviyesiz insan, hattâ hayvan da yapar. Fakat hoşuna gitmesini düşünmeden, zevkini, arzu-sunu, fikrini büyük bir prensip uğruna feda edebilen insan, en üstün insandır. Disiplin ve itaat, medenî insanın vasfıdır. Tarihimizde, disiplinin bozulduğu zamanların cezasını bozgunlarla ödedik. Son devrimizde ise, disiplinsizlikten başka yeni bir mikropla zehirlendiği-miz oldu: Siyâset! Bunun nasıl bir mikrop olduğunu ve neye mal olabi-leceğini Balkan Savaşı göstermiştir. Bütün dünyanın, Balkanları birkaç ayda perişan edecek sandığı Türk ordusu, subay kadrosuna giren si-yâset mikrobu yüzünden korkunç bir bozguna uğradı. Siyâsetin, nasıl kemirici bir mikrop olduğunu anlamak için 1913'te Balkanlılara yenilen bu ordunun, 1914–1918'de İngiltere ve Fransa gibi o zamanın şampi-yonları karşısındaki şerefli ve destanı savaşlarına bakmak yeter.

Çekirdek silâhların ortaya çıktığı zamanımızda, askerliğin değeri kal-mış mıdır diyenler var. Bunlar kasıtlı bozguncular değilse, karamsar gafillerdir. Askerî ruha sahip bir millet, aklın gerektirdiği şekilde hazır-lanmışsa, birkaç atom bombası ile yenilmesine imkân yoktur. Küçük İsveç, atom silâhları olmadığı halde atom savaşına hazırlanmıştır. Sı-ğınaklarla, atom savaşı eğitimi ve gerillâcıları ile...

Çekirdek silâhlı düşmanın saldırısına uğrayan Türk ordusu ne yapar? Kendisinin de aynı silâhları varsa mesele yok. Aynı cinsten silâhları yoksa dağlara ve mağaralara dağılarak tarihin en şanlı ve kanlı en uzun ve çetin savaşını yapar.

İngilizler, Fransızlar Çanakkale'ye saldırdığı zaman, o üstün silâhlar karşısında, o maneviyat ve o eğitim karşısında, Balkan Savaşı'ndan çıkmış Türk askerinin bir şey yapamayacağına emindiler. Hattâ Türk ordusundaki Alman subayları da aynı düşüncede idiler. Fakat Enver Paşa’nın sıkı disiplini ile bir buçuk yılda hazırlanan ordu, yetişkin ve fedakâr subaylarının kumandasında, bire karşı iki ölerek, onları durdu-rup kaçırdı. Çünkü ruhlarını zafer inancı sarmıştı. Fakat ruhlarında za-fer inana olmayan Fransızlar, Majino'nun arkasında oldukları halde Al-man saldırışı karşısında 12 günde yere serildiler.

30 Ağustosu anarken, bir inanç gücünün kazandırdığı zaferi düşünü-yor ve ona başlangıç olan 26 Ağustosu da hatırlıyoruz. 26 Ağustos 40.000 kişinin 100.000 i darmadağın ettiği başka bir inanç savaşının, Malazgirt'in de yıldönümüdür. Ve doğrusunu isterseniz, Türkiye Türk-lerine yakışan asıl bayram 26–30 Ağustos günlerinin bayramıdır.

30 Ağustosu anarken, onun şehitlerinin ve bütün savaşların şehitleri olan elli milyon kahramanı kutluyoruz. Milletimizin özü olan ordumu-zun ve onun şeref tablosunu düşünüyoruz. Subaylarımızın, Tanrıkut Mete ordusu subayları kadar çelik iradeli olmasını diliyoruz. Askerliğin zorlaştığı çağımızda, subay ve as subaylarımızın daha çekirdekten yetişmesini istiyor, bu sebepten askerî okullarımızın kapatılmaları yolundaki hareketleri üzüntüyle karşılıyoruz.

Hayat savaştır. Ölümden korkanlar yaşamasın. Bayraklar, nasıl kan-landıkça bayrak oluyorsa, toprak nasıl kanla sulandıkça vatan hâline geliyorsa, toplumlar da ölmesini bildikleri nispette millettirler. Ölüm-den ancak hayvan ve hayvanlaşmış insan kaçar. Ölümlerin en güzeli ise, yurt ve şeref uğrunda ölümdür. İçimizi sızlatan şehitlerimiz aynı zamanda övüncümüz ve sevincimizdir de…

Bu yazı, Türkçülerin, Türk ordusunu, onun elli milyon şehidine ve ya-rınki şehitlerine saygı duruşudur.

(Millî Yol, 31. Sayı, 31 Ağustos 1962)

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>