|
Ölünce,
yerine oğullarından en iyisi geçiyordu. Osmanlıların, bir
mu-amma ve mucize gibi görülen ilk fetihlerini, küçük toprak
aristokrasisi olan bu tımarlı ordu yaptı.
Mete'nin,
büyük bir askerî felsefenin kurucusu olduğunu zaman ispat etti.
Türk ordusu, Mete'nin prensiplerine sâdık kaldığı müddetçe
yenil-medi, yenilse de hemen toparlanmasını bildi. Mete'nin
prensiplerin-den uzaklaşınca bozgunlar kendini gösterdi.
Askerlik,
fedakârlık mesleğidir. Asker, şahsî kaprislerden de feragat
edecektir. Kumanda aldığı zaman bunu kayıtsız şartsız
uygulamayan insan, asker olamaz. Bu itaatte eşsiz bir güzellik
vardır. Hoşuna git-meyen şey karşısında herkes direnir. Bunu, en
seviyesiz insan, hattâ hayvan da yapar. Fakat hoşuna gitmesini
düşünmeden, zevkini, arzu-sunu, fikrini büyük bir prensip uğruna
feda edebilen insan, en üstün insandır. Disiplin ve itaat,
medenî insanın vasfıdır. Tarihimizde, disiplinin bozulduğu
zamanların cezasını bozgunlarla ödedik. Son devrimizde ise,
disiplinsizlikten başka yeni bir mikropla zehirlendiği-miz oldu:
Siyâset! Bunun nasıl bir mikrop olduğunu ve neye mal olabi-leceğini
Balkan Savaşı göstermiştir. Bütün dünyanın, Balkanları birkaç
ayda perişan edecek sandığı Türk ordusu, subay kadrosuna giren
si-yâset mikrobu yüzünden korkunç bir bozguna uğradı. Siyâsetin,
nasıl kemirici bir mikrop olduğunu anlamak için 1913'te
Balkanlılara yenilen bu ordunun, 1914–1918'de İngiltere ve
Fransa gibi o zamanın şampi-yonları karşısındaki şerefli ve
destanı savaşlarına bakmak yeter.
Çekirdek
silâhların ortaya çıktığı zamanımızda, askerliğin değeri kal-mış
mıdır diyenler var. Bunlar kasıtlı bozguncular değilse, karamsar
gafillerdir. Askerî ruha sahip bir millet, aklın gerektirdiği
şekilde hazır-lanmışsa, birkaç atom bombası ile yenilmesine
imkân yoktur. Küçük İsveç, atom silâhları olmadığı halde atom
savaşına hazırlanmıştır. Sı-ğınaklarla, atom savaşı eğitimi ve
gerillâcıları ile...
Çekirdek
silâhlı düşmanın saldırısına uğrayan Türk ordusu ne yapar?
Kendisinin de aynı silâhları varsa mesele yok. Aynı cinsten
silâhları yoksa dağlara ve mağaralara dağılarak tarihin en şanlı
ve kanlı en uzun ve çetin savaşını yapar.
İngilizler,
Fransızlar Çanakkale'ye saldırdığı zaman, o üstün silâhlar
karşısında, o maneviyat ve o eğitim karşısında, Balkan
Savaşı'ndan çıkmış Türk askerinin bir şey yapamayacağına
emindiler. Hattâ Türk ordusundaki Alman subayları da aynı
düşüncede idiler. Fakat Enver Paşa’nın sıkı disiplini ile
bir buçuk yılda hazırlanan ordu, yetişkin ve fedakâr
subaylarının kumandasında, bire karşı iki ölerek, onları durdu-rup
kaçırdı. Çünkü ruhlarını zafer inancı sarmıştı. Fakat ruhlarında
za-fer inana olmayan Fransızlar, Majino'nun arkasında oldukları
halde Al-man saldırışı karşısında 12 günde yere serildiler.
30 Ağustosu
anarken, bir inanç gücünün kazandırdığı zaferi düşünü-yor ve ona
başlangıç olan 26 Ağustosu da hatırlıyoruz. 26 Ağustos 40.000
kişinin 100.000 i darmadağın ettiği başka bir inanç savaşının,
Malazgirt'in de yıldönümüdür. Ve doğrusunu isterseniz, Türkiye
Türk-lerine yakışan asıl bayram 26–30 Ağustos günlerinin
bayramıdır.
30 Ağustosu
anarken, onun şehitlerinin ve bütün savaşların şehitleri olan
elli milyon kahramanı kutluyoruz. Milletimizin özü olan ordumu-zun
ve onun şeref tablosunu düşünüyoruz. Subaylarımızın, Tanrıkut
Mete ordusu subayları kadar çelik iradeli olmasını
diliyoruz. Askerliğin zorlaştığı çağımızda, subay ve as
subaylarımızın daha çekirdekten yetişmesini istiyor, bu sebepten
askerî okullarımızın kapatılmaları yolundaki hareketleri
üzüntüyle karşılıyoruz.
Hayat
savaştır. Ölümden korkanlar yaşamasın. Bayraklar, nasıl kan-landıkça
bayrak oluyorsa, toprak nasıl kanla sulandıkça vatan hâline
geliyorsa, toplumlar da ölmesini bildikleri nispette
millettirler. Ölüm-den ancak hayvan ve hayvanlaşmış insan kaçar.
Ölümlerin en güzeli ise, yurt ve şeref uğrunda ölümdür. İçimizi
sızlatan şehitlerimiz aynı zamanda övüncümüz ve sevincimizdir
de…
Bu yazı,
Türkçülerin, Türk ordusunu, onun elli milyon şehidine ve ya-rınki
şehitlerine saygı duruşudur.
(Millî Yol, 31. Sayı, 31 Ağustos 1962) |