|
TÜRK DESTANI ÜZERİNE İNCELEMELER: 1
TÜRK DESTANI
Geçmişteki
büyük olayların, savaşların, kahramanlıkların şiirleşmiş şekli
oları millî destana mâlik bulunmak millet için bir talihtir. Her
millet bu talihe erişememiştir. Geçmiş zamanı, tüller arkasından
görülen belirsiz görüntüler gibi gösterip bizi büyük karanlıktan
kurta-ran, bir soyun geleceği hakkındaki ümitlerini hayâl meyâl
belirten, bir milletin yüksek edebiyatının tohumlarını taşıyan
millî destan, millî ha-zinenin en yüksek değerli
mücevherlerinden birisidir. Fakat bu mücevherin tam değerini
bulabilmesi için yüksek bir sanatçını elinde, yıllarca
işlenmesi, şekillendirilmesi gerektir. Bu işin en mükemmel
örneği olarak İran destanı ile onu işleyip "Şehname"
haline koyan Firdevsi gösterilir.
Biz, büyük
parçalar halinde, çoğu birbirinin devamı olan destanlara mâlik
bahtiyar milletinden birisiyiz. Talihsizliğimiz, şimdiye kadar,
içi-mizden, bu destan parçalarını birleştirip işleyecek büyük
bir sanatçı-nın çıkmamış olmasıdır.
Bir millî
destan o kadar mühim bir millî kuvvettir ki, bazan, bir milleti
yaşattığı veya dirilttiği görülür. Firdevsî: "Farsça ile Acem
milletini dirilttim!" demekle haklıdır. Arap istilâsı ile
yıkılıp bütün millî varlığını kaybeden ve hattâ eski ırkî
özellikleri bile kalmayan İran son devirde-ki siyâsî
istiklâlinden önce, Firdevsî'nin yarattığı "Şehname"
sayesin-de mânevî-rûhî istiklâlini kazanmıştı. Fars dili ve
Fars millî ruhu yalnız "Şehname" sayesinde yaşadı demek
pek mübalâğa olmasa gerektir. Millî destanın millî hayattaki
rolünü kavrayan bazı küçük milletlerin kendilerine millî destan
uydurmaya kalktıkları bile görülmüştür.
Acaba, Türk
destanı nasıl bir destandır? Hangi zamanları, hangi kah-ramanları,
hangi düşünceleri ve karakterleri anlatıyor? Yunan destânı ile
kıyaslandığı zaman, onlarınkinin daha çok efsânelerle dolu
bulun-masına karşılık, bizimkinin tarihî olduğu, hemen dikkati
çeker. Belki bu da, Türklerin mübalâğadan kaçan millî
karakterlerin bir sonucudur.
Dünyanın ve
insanların yaratılışı hakkındaki parça ile Altay Türklerinin pek
mahallî kalmış bazı destan parçaları bir yana bırakılırsa, Türk
destanına, bir nevi halk tarihi demek mümkündür. Fakat efsânevî
olanlardaki şiiriyet ile tarihî olanlarınki hamasilik, manzum ve
mensur büyük bir Türk destanı yaratacak olan sanatçı için baha
biçilmez değerli unsurlardır.
Türk
tarihinin hamasî ve lirik bir yankısı olan millî destanlarımız,
bize, Milâttan önceki VII. Yüzyılın kırıntılarını bile
getirmektedir. Fakat ne yazık ki bu büyük destanın mâhiyetini ve
onun baş kahramanı olan Alp Er Tunga’yı ancak Îran
kaynaklarındaki şeklinden öğrenebiliyoruz. Bu destanın
Türkçesinden yalnız bir ağıt kalmıştır ki, o da, Milâttan son-raki
XI. Yüzyılda kâğıda geçirilmiş ve orijinalliğini kaybetmiştir.
Firdevsî,
İranlıların "Afrâsiyâb" dedikleri Türk kahramanından "Şehna-me"
de uzun uzadıya bahsetmiştir. Onu, yenilmiş ve kötü bir tip
ola-rak göstermiş, hattâ "Şehnâme"nin Türkler üzerindeki
tesiri dolayısıy-la, Selçuklar ve Osmanlılar devrindeki Türk
edebiyatında Afrâsiyâb, kötülüğün timsâli hâline
gelmiştir.
Türk
destanlarına şöyle bir bakmak bile, onlardaki bediî ve hamasî
un-surları görmeye yeter. Kadın güzelliği, kadının ilham verişi
ve vefâ-lılığı, kahramanlıkta ölçüsüzlük, iyiliğin her zaman
kazanışı, atın insa-na sadık bir yoldaş olması, gafletin her
zaman ceza görmesi, namu-sun ve şerefin hayattan üstün tutulması
Türk destanlarında belli başlı unsurlardır.
Dünyanın
yaratılışı hakkındaki destana bakınız. Hiç bir şey yokken yalnız
Tanrı ve ebedî su var. Bu yalnızlıktan sıkılan Tanrı, ne yapayım
diye düşünürken sudan beyaz bir kadın |