|
çıkıyor ve ne
yapayım diye düşünen Tanrı'ya "yarat!" diye ilham ve-rerek suda
kayboluyor. Tanrı, bu ilham üzerine şeytanı, yeri ve insan-ları
yaratıyor.
Yine Dokuz
Oğuz'ların türeyişleri hakkındaki destanı hatırlayınız: "Hun
imparatorlarından birisinin o kadar güzel iki kızı vardır ki,
bunlar hiçbir insana verilemez, ancak Tanrı'nın eşi olabilirler
diye düşünüyor. Bu düşünce ile yurdun yüksek bir yerinde bir
kule yaptırıp kızları oraya koyuyor ve onları eş olarak alması
için Tanrı'ya yalvardıktan sonra gi-diyor. Bir zaman sonra
kulenin dibine yerleşen ve durmadan haykıran bir kurt, kızların
dikkatini çekiyor. Tanrı, bir kurt şeklinde kendisini
göstermiştir diyerek ona eş oluyorlar. Ve Dokuz Oğuz'lar bu
evlenme-den türkülerini kurt ulumasını andırır şekilde seslerini
titreterek söylü-yorlar."
İptidaî
toplumlarda türlü şekiller gösteren bediîlik, görülüyor ki,
Dokuz Oğuz Türklerinde pek şairane bir hâl almıştır. Totemizmin
veya eski bozkurt hanedanının hâtırası olan "kurt babadan
türeyiş" yanında be-diî unsur olarak "dünya güzeli iki kız
kardeşten doğuş" motifi herhalde birçok tarihî-destânî eserlere,
operalara konu olacak güçtedir.
Bugün, Türk
destanı hakkındaki bilgimizin tam olmadığı muhakkaktır.
Anadolu'da yer yer önemli destan parçalarının halk ağzında
yaşamak-ta olduğunu gösterecek deliller vardır. Bu delillerden
biri, son yıllarda halk bilgisi araştırmaları sırasında elde
edilen bazı yeni Dede Korkut varyantları, diğeri de Baki Arık
tarafından yayınlanan "Adananın Fet-hi" adlı küçük
bir kitaptır. Adananın fethinin Adana Türkleri arasında yaşayan
hâtırasının yayınlanması, bize, diğer şehirlerimizin de böyle
fetih destanları olabileceğini düşündürdü. Anadolulu bazı
aydınlarla yaptığımız konuşmalar, hiç olmazsa bazı
şehirlerimizde böyle destan-lar olduğunu, halk arasında söylenen
ve yaşlılar azaldıkça yavaş ya-vaş unutulan bu destanların
gecikmeden kâğıda geçirilmezse, kaybo-lup gideceklerini de bize
öğretmiş bulunuyor.
Türk
destanının, bundan başka meseleleri de vardır. Bunlardan birisi
de, yayınlanmış ve hattâ kesin şekillerini almış destan
parçaları üze-rinde yetkililerin ortak kanaat ve sonuca varmamış
olmalarıdır. Mese-lâ "Battal Gazi" destanı, Türk destanı
mıdır, yoksa Türkçeye çevrilmiş veya adapte edilmiş bir Arap
destanı mıdır? "Köroğlu" destanı VII. Yüzyıla âit bir Gök
Türk destan parçası mıdır, yoksa XVI. Yüzyıla âit bir Anadolu
destanı mıdır? "Manas" destanı X. Yüzyıla âit bir
Karahanlı destanı mıdır, yoksa XVII. Yüzyıla âit bir Kırgız
destanı mı?
Görülüyor ki,
bunlar, küçümsenecek meseleler değildir. Bunlar hallo-lunmadıkça
destan parçalarını birleştirip bir sanat anıtı meydana ge-tirmek
imkânsızdır. Millî tarihimizi bir sisteme bağlamak için uzun bir
hazırlanma gerektiği gibi, millî destanımızı kesin bir şekle
sokmak, şüpheli taraflarını aydınlatmak, bize âit olanlarını
alıp olmayanları at-mak için de yine yorucu bir çalışmaya
ihtiyaç vardır.
(Orkun, 31.
Sayı, 4 Mayıs 1951) |