|
TÜRK DESTANI ÜZERİNDE İNCELEMELER:4
TÜRK DESTANINI NAZMA ÇEKME TEŞEBBÜSÜ
a) Uğuz Kağan Destanı
Yakın
yıllarda, Türk destanını manzum olarak yazmak teşebbüslerine de
rastlandı. Bu teşebbüsler, ilk defa Ziya Gökalp’ın
denediği gibi kü-çük parçalar hâlinde değil, Türk destanının
büyük parçaları veya bütü-nü üzerinde yapılmıştır. Millî destanı
bu şekilde nazma çekmeye çalı-şanlar Dr. Rızâ Nur ile
Basri Gocul’dur.
Millî
hükümetin ilk maarif vekili olan Dr. Rızâ Nur, yirmi yılı
gurbette geçen maceralı hayatında pek çok eser vermiş ve
Türklüğe hizmet et-mek için çeşitli konulara temas etmek
lüzumunu duymuştu.
Bunlar
arasında Uğuz Kağan Destanı1 adını taşıyanı
merhumun son eseridir ve diğer birçokları gibi sadece Türklüğe
hizmet gayesiyle kaleme alınmıştır.
Dr. Rızâ Nur,
Türk destanını baştan sona kadar bir bütün olarak yazmak
teşebbüsüne girmemişse de, ele aldığı Uğuz Kağan Destanını
öteki Türk destanlarından parçalarla zenginleştirmiş ve 6100
mısrayı aşan büyük bir eser meydana getirmiştir. Eserine 1 Kasım
1937'de İskenderiye'de başlamıştır. Bitiriş tarihi ise 1 Kasım
1939 dur. Rızâ Nur, destanına yazdığı "önünç" te
şöyle demektedir:
"Bir milletin
destanı, masalları nice asırlar sonra toplanır, tanzim edi-lir.
Ben de birçok asır sonra Türk destanını yazmak hevesine düştüm.
Türk tarihini tetkikim esnasında bunlardan topladım. Uğuznâmeye
e-sâs yaptım. Topladıklarımı Paris'te 1932 yılında nesir ve
iskelet hâlin-de tespit ettim. Bu esâsa göre şiir olarak
süsleyerek yazacaktım. O tarihten 1936 yılı başına kadar diğer
eserlerimin işini bitirip de bu des-tana başlayamadım. Hepsi bu
tarihte bitti, lâkin başım çok yorgun düştü. Uzunca dinlenmek
lâzımdı Başka türlü çalışmak mümkün olma-yacaktı.
Bundan sonra
bir taraftan eserlerimi bastırmakla, bir taraftan da ya-vaş
yavaş bu destanı yazmakla ömrümü geçirmeye karar vermiştim.
Dinlenirken bazı neşriyat da yaptım. Böylece 1937 yılı
teşrinisanisinin ilk gününe geldim. Ben, bu destanı şiir olarak
ve iyi yazabilmek için başım dinlenmiş, sıhhatim yolunda, gönlüm
rahat ve cebimde para ol-sun dedim. Bugün de yine gurbetteyim.
Yine elem içindeyim. Yine ka-fa yorgun, yine sıhhat bozuk, yine
gönül üzgün ve perişan, yine para-nın benimle ünsiyetsizliği
devamda. Baktım ki istediğim böyle bir de-vir bize gelmeyecek,
bu zaten muhali istemekti. Artık bu tarihte yaz-maya başladım.
Dünyada ne
kendim için, ne de bir başkası için hiç bir arzum, emelim
yoktur. Arzum sâdece bu. Bakalım kaç yılda bitireceğim? Ölmeden
bi-tirirsem gözüm arkada kalmayarak bu dünyadan giderim. Uzun
yıl-lardan beri Türk için, mukaddes Türklük için canımın içinde
bin naz ve sevgi ile beslediğim, gönlümün en kıymetli köşesinde
aklı, fikri alan ve bütün varlığı kaplayıp tutan coşkun bir
aşkın, tatlı, altın kanatlı sırrı gi-bi sakladığım bu hizmeti de
görünceye kadar ölüm bana aman versin.
Bu destanı
sırf Türkçe yazmak mümkündü. Gönlüm de böyle isterdi. Millî
destanlar zaten böyle yazılır. Ancak böyle bir eseri bugün
hiçbir Türkün anlayamayacağını düşünerek vazgeçtim. Millet
anlamazsa yazmakta ne fayda var? Ve yine böyle bir destan için
bir dilde kelime-ler uzun zamandan beri işlenmiş, billûrlaşmış,
hazırlanmış bulunmlı-dır. Arap ve Acem kelimeleri Türkçeyi
istilâ edip çıktıktan sonra Türk kelimeleri bu meziyetleri
kaybetmişlerdir. Sırf Türkçe yazmak için Türkçe kelimeler
yeniden işleninceye kadar beklemek lâzımdır. Demek henüz bunun
vakti değil. Bununla beraber bugün mümkün en |