TÜRK TARİHİNDE MESELELER

 
 

 

 

50

TÜRK DESTANI ÜZERİNDE İNCELEMELER:4

TÜRK DESTANINI NAZMA ÇEKME TEŞEBBÜSÜ

a) Uğuz Kağan Destanı

Yakın yıllarda, Türk destanını manzum olarak yazmak teşebbüslerine de rastlandı. Bu teşebbüsler, ilk defa Ziya Gökalp’ın denediği gibi kü-çük parçalar hâlinde değil, Türk destanının büyük parçaları veya bütü-nü üzerinde yapılmıştır. Millî destanı bu şekilde nazma çekmeye çalı-şanlar Dr. Rızâ Nur ile Basri Gocul’dur.

Millî hükümetin ilk maarif vekili olan Dr. Rızâ Nur, yirmi yılı gurbette geçen maceralı hayatında pek çok eser vermiş ve Türklüğe hizmet et-mek için çeşitli konulara temas etmek lüzumunu duymuştu.

Bunlar arasında Uğuz Kağan Destanı1 adını taşıyanı merhumun son eseridir ve diğer birçokları gibi sadece Türklüğe hizmet gayesiyle kaleme alınmıştır.

Dr. Rızâ Nur, Türk destanını baştan sona kadar bir bütün olarak yazmak teşebbüsüne girmemişse de, ele aldığı Uğuz Kağan Destanını öteki Türk destanlarından parçalarla zenginleştirmiş ve 6100 mısrayı aşan büyük bir eser meydana getirmiştir. Eserine 1 Kasım 1937'de İskenderiye'de başlamıştır. Bitiriş tarihi ise 1 Kasım 1939 dur. Rızâ Nur, destanına yazdığı "önünç" te şöyle demektedir:

"Bir milletin destanı, masalları nice asırlar sonra toplanır, tanzim edi-lir. Ben de birçok asır sonra Türk destanını yazmak hevesine düştüm. Türk tarihini tetkikim esnasında bunlardan topladım. Uğuznâmeye e-sâs yaptım. Topladıklarımı Paris'te 1932 yılında nesir ve iskelet hâlin-de tespit ettim. Bu esâsa göre şiir olarak süsleyerek yazacaktım. O tarihten 1936 yılı başına kadar diğer eserlerimin işini bitirip de bu des-tana başlayamadım. Hepsi bu tarihte bitti, lâkin başım çok yorgun düştü. Uzunca dinlenmek lâzımdı Başka türlü çalışmak mümkün olma-yacaktı.

Bundan sonra bir taraftan eserlerimi bastırmakla, bir taraftan da ya-vaş yavaş bu destanı yazmakla ömrümü geçirmeye karar vermiştim. Dinlenirken bazı neşriyat da yaptım. Böylece 1937 yılı teşrinisanisinin ilk gününe geldim. Ben, bu destanı şiir olarak ve iyi yazabilmek için başım dinlenmiş, sıhhatim yolunda, gönlüm rahat ve cebimde para ol-sun dedim. Bugün de yine gurbetteyim. Yine elem içindeyim. Yine ka-fa yorgun, yine sıhhat bozuk, yine gönül üzgün ve perişan, yine para-nın benimle ünsiyetsizliği devamda. Baktım ki istediğim böyle bir de-vir bize gelmeyecek, bu zaten muhali istemekti. Artık bu tarihte yaz-maya başladım.

Dünyada ne kendim için, ne de bir başkası için hiç bir arzum, emelim yoktur. Arzum sâdece bu. Bakalım kaç yılda bitireceğim? Ölmeden bi-tirirsem gözüm arkada kalmayarak bu dünyadan giderim. Uzun yıl-lardan beri Türk için, mukaddes Türklük için canımın içinde bin naz ve sevgi ile beslediğim, gönlümün en kıymetli köşesinde aklı, fikri alan ve bütün varlığı kaplayıp tutan coşkun bir aşkın, tatlı, altın kanatlı sırrı gi-bi sakladığım bu hizmeti de görünceye kadar ölüm bana aman versin.

Bu destanı sırf Türkçe yazmak mümkündü. Gönlüm de böyle isterdi. Millî destanlar zaten böyle yazılır. Ancak böyle bir eseri bugün hiçbir Türkün anlayamayacağını düşünerek vazgeçtim. Millet anlamazsa yazmakta ne fayda var? Ve yine böyle bir destan için bir dilde kelime-ler uzun zamandan beri işlenmiş, billûrlaşmış, hazırlanmış bulunmlı-dır. Arap ve Acem kelimeleri Türkçeyi istilâ edip çıktıktan sonra Türk kelimeleri bu meziyetleri kaybetmişlerdir. Sırf Türkçe yazmak için Türkçe kelimeler yeniden işleninceye kadar beklemek lâzımdır. Demek henüz bunun vakti değil. Bununla beraber bugün mümkün en

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>