|
c) Osmanlı
Padişahlarının Sayısı Meselesi:
Şimdiye kadar
kaç Osmanlı pâdişâhı geldiği hakkında dahî ortak kana-atimiz
yoktur. Klasik telâkkiye göre Osman Gazi
ile başlayan ve VI. Mehmed ile biten
Osmanlı pâdişâhları 6 Mehmed, 5 Murad, 4 Mustafa, 3 Osman, 3
Ahmed, 3 Selim, 2 Bayazıd, 2 Süleyman, 2 Mahmud, 2 Ab-dülhamit,
1 Orhan, 1 İbrahim, 1 Abdülmecit, 1 Abdülaziz olmak üzere 36
kişidir. Fakat acaba bu telakki doğru mudur? Yıldırım
Bayazıd'ın o-ğulları olan Süleyman, Mûsâ
ve Mustafa Çelebiler ile Fâtih'in
oğlu Sul-tan Cem de Osmanlı pâdişâhları
arasında değil midir? Şimdiye kadarki Osmanlı tarihî, saltanatı
ele geçiren pâdişâhların meşru olduğunu be-lirtmek düşüncesiyle
yazıldığından, bazı tarihî gerçekler kasten örtbas edilmiş
olamaz mı? Bizce Osmanlı pâdişâhları klasik 36 kişiden ibaret
değildir.
Nitekim XIV.
Yüzyılda yaşayıp bugünkü bilgimize göre ilk Osmanlı ta-rihini
yazan meşhur şâir Ahmedî, Yıldırım Bayazıd'dan
sonraki Os-manlı pâdişâhı olarak Süleyman Çelebi'yi tanıdığı
gibi, II. Murad ve Fâtih
devirlerinde yaşayıp Behçet üt-Tevârih
adlı umumî tarihi yazan Şükrullah da Yıldırım'dan
sonra Süleyman Çelebi'nin hükümdarlık etti-ğim
kabul etmektedir
Şükrullah,
Süleyman Çelebiden
sonra Anadolu'da Çelebi Sultan Meh-med,
Rumeli'de de Mûsâ Çelebi olmak üzere iki
pâdişâhın birden tahta çıktığını yazmaktadır.
Şükrullah'tan
biraz daha sonraki müverrih Âşık Paşaoğlu'nda
da Sü-leyman Çelebinin Osmanlı pâdişâhı
sayıldığına dair bazı imâlar vardır.
Daha sonraki
Osmanlı müverrihleri tarafından Süleyman Çelebi ile Mû-sâ
Çelebi'nin pâdişâh sayılmayışının sebebi, iç kavgalardan sonra
di-ğerlerinin öldürülecek Çelebi Sultan Mehmed
neslinin hâkimiyete geç-miş olması ve ihtimâl ki o zaman
meşru sayılmayan bir saltanatın meşru gösterilmek istenmesidir.
Son devir tarihçilerinin çoğu ve bu arada "Osmanlı Tarihi
Kronolojisi" adı ile bir eser yayınlayan
İsmail Hami Dânişmend, Süleyman ve Musa
Çelebileri Osmanlı pâdişâhları arasında saymamakta,
sebep olarak da bunların bütün Osmanlı ülke-sine sahip
olamadıklarım ileri sürmektedir. Hâlbuki eski Tarih Encü-meni
üyelerinden merhum Ali Şeydi Beğ, 1329 da
yayınladığı Osmanlı Tarihi'nde Yıldırım Bayazıd'dan
sonra Çelebi Süleyman'ı beşinci pâdi-şâh olarak, ondan sonra
da Mûsâ Çelebi'yi altıncı pâdişâh olarak kabul etmektedir. O
zaman devletin başkenti Edirne olduğundan başkente hâkim olan
şehzadenin Meşru hükümdar sayılması da bir dereceye kadar
doğrudur. Yine Yıldırım Bayazıd'ın
oğullarından Mustafa Çelebi-’nin Rumeli'de,
Fâtih'in oğlu Sultan Cem’in
de Anadolu’da padişah-lıklarını tanıttırmış olmaları ve
aylarca, hattâ yıllarca hükümdarlık et-miş bulunmaları
dolayısıyla, bunların da bir kalem de hükümdarlar sil-silesinden
atılmaları doğru değildir. Birçok beğlere ve vezirlere hü-kümdarlıklarını
kabul ettiren para bastıran, ordusu olan ve memleke-tin büyük
bir kısmında uzun zaman padişahlık eden bir prensin pâdi-şâh
sayılıp sayılmayacağı, ancak, ilmî bir kurultayda karar altına
alı-nabilir.
Fakat mesele
bu kadar da değildir. Son yıllarda Osman Gazi
ile Orhan Gazi arasında başka bir
pâdişâhın da hükümdarlık ettiği iddia olun-muştur. Amasya Tarihi
müverrihi merhum Hüseyin Hüsâmeddin Efen-di,
Tarih Encümeni Mecmuasındaki bir etüdü ile Osman
Gazi’den sonra Osmanlı tahtına oğlu Ali
Erden Beğ'in geçtiğini, dört yıl padişahlıktan
sonra diğer Anadolu beğlerinden yardım gören kardeşi Orhan
Gazi tarafından tahttan indirildiğini iddia
etmiştir. Bizans kaynaklarında da buna benzer bir vaka kayıtlı
olduğu için Hüseyin Hüsâmeddin Efendi-nin
iddiası ciddiyetle tartışılmaya değer mâhiyettedir.
ç) Osmanlı
Tarihindeki Terimlerle Özel Adların İmlâsı Meselesi:
Umumî Türk
tarihinde de bulunan bu mesele, Osmanlı tarihinde belki daha
şiddetle kendini göstermektedir. Okul kitaplarında olsun, ilmî
eserlerde olsun Özel adlardaki "d-t" meselesi keyfî imlâya tâbi
ol-makta devam etmektedir. Tarihteki Ahmed, Mehmed, Mahmud
adları-nın sonu "d" ile mi, "t" ile mi yazılacaktır? Bu hususta
ortak bir kanaat yoktur. Yeni harflerin kabulünden sonra
azalacağına, büsbütün artan imlâ anarşisi, tarihî adlara da
sirayet etmiştir. Ben, tarihi şahsiyetle-rin adlarının
asıllarındaki şekilleriyle, yani Ahmed, Mahmud şeklinde
yazılmasına taraftarım. Bugün yaşayanlar ise kendi adlarını
istedikleri imlâ ile yazmakta serbesttirler. Başkaları da
onların bu hakkına uy-maya mecburdur.
Tarihi
terimlerin imlâsı da ayrı bir meseledir. Osmanlı devrinin başba-kanları
olan şahısların ünvânı hangi imlâ ile yazılacaktır? Bazıları bu-nun
da aslındaki imlâ ile "sadr-ı âzam" şeklinde yazılmasını uygun
buluyor. Ben ise Türkçeleşip halka mal olmuş bulunan bu kelimeyi
u-mumun söyleyişi üzere "sadırazam" şeklinde yazmayı doğru
sayıyo-rum. Bunun gibi, diyanet işleri başkanı olan zâtın
unvanı, eski okuyu-şa göre "şeyhülislâm" mı, yoksa halk söyleşi
şeklinde "şehislâm" mı yazılmalıdır? Türlü türlü prensiplere
göre yazılan ve manevî bir güç-süzlüğün belirtisi olan bu hâle
de ancak ilmî bir kongre son verebilir.
(Yeni Sabah, 4 Aralık 1948) |