TÜRK TARİHİNDE MESELELER

 
 

 

 

8

c) Osmanlı Padişahlarının Sayısı Meselesi:

Şimdiye kadar kaç Osmanlı pâdişâhı geldiği hakkında dahî ortak kana-atimiz yoktur. Klasik telâkkiye göre Osman Gazi ile başlayan ve VI. Mehmed ile biten Osmanlı pâdişâhları 6 Mehmed, 5 Murad, 4 Mustafa, 3 Osman, 3 Ahmed, 3 Selim, 2 Bayazıd, 2 Süleyman, 2 Mahmud, 2 Ab-dülhamit, 1 Orhan, 1 İbrahim, 1 Abdülmecit, 1 Abdülaziz olmak üzere 36 kişidir. Fakat acaba bu telakki doğru mudur? Yıldırım Bayazıd'ın o-ğulları olan Süleyman, Mûsâ ve Mustafa Çelebiler ile Fâtih'in oğlu Sul-tan Cem de Osmanlı pâdişâhları arasında değil midir? Şimdiye kadarki Osmanlı tarihî, saltanatı ele geçiren pâdişâhların meşru olduğunu be-lirtmek düşüncesiyle yazıldığından, bazı tarihî gerçekler kasten örtbas edilmiş olamaz mı? Bizce Osmanlı pâdişâhları klasik 36 kişiden ibaret değildir.

Nitekim XIV. Yüzyılda yaşayıp bugünkü bilgimize göre ilk Osmanlı ta-rihini yazan meşhur şâir Ahmedî, Yıldırım Bayazıd'dan sonraki Os-manlı pâdişâhı olarak Süleyman Çelebi'yi tanıdığı gibi, II. Murad ve Fâtih devirlerinde yaşayıp Behçet üt-Tevârih adlı umumî tarihi yazan Şükrullah da Yıldırım'dan sonra Süleyman Çelebi'nin hükümdarlık etti-ğim kabul etmektedir

Şükrullah, Süleyman Çelebiden sonra Anadolu'da Çelebi Sultan Meh-med, Rumeli'de de Mûsâ Çelebi olmak üzere iki pâdişâhın birden tahta çıktığını yazmaktadır.

Şükrullah'tan biraz daha sonraki müverrih Âşık Paşaoğlu'nda da Sü-leyman Çelebinin Osmanlı pâdişâhı sayıldığına dair bazı imâlar vardır.

Daha sonraki Osmanlı müverrihleri tarafından Süleyman Çelebi ile Mû-sâ Çelebi'nin pâdişâh sayılmayışının sebebi, iç kavgalardan sonra di-ğerlerinin öldürülecek Çelebi Sultan Mehmed neslinin hâkimiyete geç-miş olması ve ihtimâl ki o zaman meşru sayılmayan bir saltanatın meşru gösterilmek istenmesidir. Son devir tarihçilerinin çoğu ve bu arada "Osmanlı Tarihi Kronolojisi" adı ile bir eser yayınlayan İsmail Hami Dânişmend, Süleyman ve Musa Çelebileri Osmanlı pâdişâhları arasında saymamakta, sebep olarak da bunların bütün Osmanlı ülke-sine sahip olamadıklarım ileri sürmektedir. Hâlbuki eski Tarih Encü-meni üyelerinden merhum Ali Şeydi Beğ, 1329 da yayınladığı Osmanlı Tarihi'nde Yıldırım Bayazıd'dan sonra Çelebi Süleyman'ı beşinci pâdi-şâh olarak, ondan sonra da Mûsâ Çelebi'yi altıncı pâdişâh olarak kabul etmektedir. O zaman devletin başkenti Edirne olduğundan başkente hâkim olan şehzadenin Meşru hükümdar sayılması da bir dereceye kadar doğrudur. Yine Yıldırım Bayazıd'ın oğullarından Mustafa Çelebi-’nin Rumeli'de, Fâtih'in oğlu Sultan Cem’in de Anadolu’da padişah-lıklarını tanıttırmış olmaları ve aylarca, hattâ yıllarca hükümdarlık et-miş bulunmaları dolayısıyla, bunların da bir kalem de hükümdarlar sil-silesinden atılmaları doğru değildir. Birçok beğlere ve vezirlere hü-kümdarlıklarını kabul ettiren para bastıran, ordusu olan ve memleke-tin büyük bir kısmında uzun zaman padişahlık eden bir prensin pâdi-şâh sayılıp sayılmayacağı, ancak, ilmî bir kurultayda karar altına alı-nabilir.

Fakat mesele bu kadar da değildir. Son yıllarda Osman Gazi ile Orhan Gazi arasında başka bir pâdişâhın da hükümdarlık ettiği iddia olun-muştur. Amasya Tarihi müverrihi merhum Hüseyin Hüsâmeddin Efen-di, Tarih Encümeni Mecmuasındaki bir etüdü ile Osman Gazi’den sonra Osmanlı tahtına oğlu Ali Erden Beğ'in geçtiğini, dört yıl padişahlıktan sonra diğer Anadolu beğlerinden yardım gören kardeşi Orhan Gazi tarafından tahttan indirildiğini iddia etmiştir. Bizans kaynaklarında da buna benzer bir vaka kayıtlı olduğu için Hüseyin Hüsâmeddin Efendi-nin iddiası ciddiyetle tartışılmaya değer mâhiyettedir.

ç) Osmanlı Tarihindeki Terimlerle Özel Adların İmlâsı Meselesi:

Umumî Türk tarihinde de bulunan bu mesele, Osmanlı tarihinde belki daha şiddetle kendini göstermektedir. Okul kitaplarında olsun, ilmî eserlerde olsun Özel adlardaki "d-t" meselesi keyfî imlâya tâbi ol-makta devam etmektedir. Tarihteki Ahmed, Mehmed, Mahmud adları-nın sonu "d" ile mi, "t" ile mi yazılacaktır? Bu hususta ortak bir kanaat yoktur. Yeni harflerin kabulünden sonra azalacağına, büsbütün artan imlâ anarşisi, tarihî adlara da sirayet etmiştir. Ben, tarihi şahsiyetle-rin adlarının asıllarındaki şekilleriyle, yani Ahmed, Mahmud şeklinde yazılmasına taraftarım. Bugün yaşayanlar ise kendi adlarını istedikleri imlâ ile yazmakta serbesttirler. Başkaları da onların bu hakkına uy-maya mecburdur.

Tarihi terimlerin imlâsı da ayrı bir meseledir. Osmanlı devrinin başba-kanları olan şahısların ünvânı hangi imlâ ile yazılacaktır? Bazıları bu-nun da aslındaki imlâ ile "sadr-ı âzam" şeklinde yazılmasını uygun buluyor. Ben ise Türkçeleşip halka mal olmuş bulunan bu kelimeyi u-mumun söyleyişi üzere "sadırazam" şeklinde yazmayı doğru sayıyo-rum. Bunun gibi, diyanet işleri başkanı olan zâtın unvanı, eski okuyu-şa göre "şeyhülislâm" mı, yoksa halk söyleşi şeklinde "şehislâm" mı yazılmalıdır? Türlü türlü prensiplere göre yazılan ve manevî bir güç-süzlüğün belirtisi olan bu hâle de ancak ilmî bir kongre son verebilir.

(Yeni Sabah, 4 Aralık 1948)

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>