TÜRK TARİHİNDE MESELELER

 
 

 

 

9

DEVLETİMİZİN KURULUŞU

Mensûp olmakla övündüğümüz Türk ırkı, şimdiye kadar birçok devlet kuran bir topluluk gibi gösterilmiş ve bu netice, bir gerçek diye herkes tarafından kabul edilmiştir. "Çok devlet kurmak", ilk bakışta bir mezi-yet gibi gözükmekle beraber, dikkatle mütalâa olununca böyle olma-dığı anlaşılır. Çünkü "çok devlet kurmak" iddiası kabul edilince bunun tabiî neticesi olarak bu devletlerin gayet kısa ömürlü birer müessese olduğu da benimsenmiş olur ki, bundan da Türklerin devamlı devlet kurmak kabiliyetinden yoksun, istikrarsız bir millet oldukları sonucu çıkar.

Acaba gerçek bu mudur? Türkler hakikaten çok, fakat ömürsüz devlet-ler kuran bir millet midir? Bu fikir, Türk milliyetçilerinin de fikri olabilir mi?

Türkçülük bir dünya görüşüne mâlik olmalı ve onun kıyafetten takvi-me, soyadından aile telâkkisine kadar her şeyi kendi açısından müta-lâa eden fikirleri bulunmalıdır.

Bu mütalâalar millî şahsiyet yaratacak ve millî şahsiyetin değeri nis-petinde bize kıymet kazandıracaktır. Ben, şimdi devletimiz hakkındaki fikirlerimi açıklayacak ve mesele üzerinde Türkçüleri düşünmeye çağıracağım:

Otuz yıllık tarihimizde biz iki devlet kurduk. Birincisi, tarihin karanlık-larından itibaren başlayarak son çağa kadar gelen ve kaybedilen devlet, yani Türkistan’daki, asıl anayurttaki devlet; ikincisi de XI. Yüz-yılda kurulup günümüze kadar gelen Önasya’daki devlet, yani bizim devletimiz. Anayurt dışında kurulan devletler bu hesabın dışındadır.

"Çok devlet" iddiası hükümdar hanedanlarını devlet sayan şark ta-rihçilerinin bize aşılayıp kabul ettirdikleri yanlış telâkkiden doğuyor. Türkler, tarih yapan, fakat yazamayan bir millet olarak tanınmışlardır. Kendilerinden bahsettikleri Okun yazıtlarında bile: 'Yukarda mavi gök, aşağıda kara toprak yaratıldıktan sonra ikisi arasında insanoğulları yaratılmış, insanoğulları üzerine atalarım Bumun Kağan, İstemi Kağan hâkim olmuş" şeklinde gayet kayıtsız ve kısa bir ifâde kullanmışlar ve dikkate şayandır ki,insanoğulları olarak da yalnız Türkleri saymışlar-dır.

Müslüman olduktan sonra ise, Arap, Acem tarihçilerinin telâkkilerini tamamıyla benimsemişler, her hanedanı ayrı bir devlet ve hanedanlar arasındaki çarpışmaları millî savaşlar saymak gibi yanlışlıklara düş-müşlerdir.

Türkçü görüş bu telâkkiyi reddeder. Bizim telakkimiz tarihin gerçek-lerini kendi açımızdan gören bir telâkkidir. Tarihi, olduğundan büyük veya değişik göstermeye lüzum kalmadan kendi görüşümüzü ortaya sürmeye ve başkalarının, hakkımızda ki görüşlerini kabul etmek gibi bir aşağılık duygusundan uzak bulunmaya mecburuz; kendimizi halka-larının gözü ile tanıyacak değiliz.

Size bir örnek vereceğim: Bazı coğrafya kitaplarında "falan yüzyılda dünyanın bilinen kısımları" diye haritalar vardır ve bu haritalarda öz yurdumuz meçhul bölümler arasında gösterilmiştir. Atalarımızın otur-duğu yerleri herhangi bir yüzyılda, herhangi bir millet bilmeyip de kendisince meçhul yerlerden sayar ve biz de bunu aynen kabul eder-sek bu, objektif bir görüş mü, yoksa gaflet mi olur?

Eskiden okul kitaplarında millî tarihimiz Hicrî 699 daki "İstiklâl-i Os-mânî" ile başlardı. Şimdi öyle başlanmıyor ama çok çok 1071 Malaz-girt Savaşı'na kadar gidiliyor ve Anadolu’yu dolduran Karamanoğul-ları, Aydınoğulları gibi beğlikler ayrı birer devlet olarak sayılıyor. Bu telâkki hâlâ hanedanları milleten üstün tutmak zihniyetinin netice-sidir.

Devamı

 

<< Nihâl Atsız'ın Kitapları

Anasayfa

Düşünce Alanı >>