TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

11

3. Bölüm

SIKIYÖNETİMLE TANIŞIYORUM

Şu sıkıyönetim deyimi cidden hoşuma gider. İdare-i örfîye ve sonra örfi idare pek de bir mânâ ifade etmiyordu. "Örfi idare" yerine "Keyfi İdare" deseler daha doğru ederlerdi. Halbuki sıkıyönetimde enerjik ve sert bir anlam var... Halk Partisi mekanizması içinde sıkıyönetim gibi güzel bir icat yapacak bir kimsenin bulunması gerçekten aklın alma-yacağı bir nesne, âdeta bir hârika... Fakat doğrusuna bakarsanız bu sıkıyönetim., aslında bir gevşek yönetmesizlikten başka bir şey değil-di.

Birinci ve ikinci sıkıyönetim komutanları olan Korgeneral Ali Rıza Ar-tunkal ve Orgeneral Sabit Noyan'ın ikisiyle de şerefyap oldum; ikisin-den de hoşlanmadım.

Münasebetlerimiz düşmanca olduğu için hoşlanmadım sanmayın. İn-sanın hoşlanmayacağı dostları olduğu gibi hoşlandığı düşmanları da vardır. Meselâ ben, Falih Rıfkı'nın bir yazısında "Biz Türkçüler..." diye bir ibaresini görünce gülmekten harap olmuş ve Falih Rıfkı'dan hoş-lanmıştım. Hasan Âli ile bir saat beraber bulunmak ise sizi temin ede-rim ki Muammer Karaca'ya gitmekle eşittir. Peki, şimdi ben bu ikisin-den hoşlanmakla onların dostu mu oldum? Ne gezer!. Osmanlıya göre Moskof neyse bana göre de bazıları o...

Artunkal da beni güldürmüştü. Ama yalnız güldürmekle de hoşlanılmı-yor işte...

Neyse biz tanışmamızın hikâyesine gelelim: Bir gün Halk Partisinin Ar-navutlarından biri bana kendi gazetesinde bir yaylım ateş açtı, aça-ra... Arnavut bu, kabadayıdır! İşin ultra komiksel tarafı, bu Arnavut’un bana karşı Türk milliyetçiliğini, Türklüğü müdafaa etmesiydi. Sebep de malûm: Ben yine şu mahut tarih kitabına ilişmiştim. Amatör çok... Ne kadar beşerî müzahrefat varsa hep birden aynı varakparede ulumağa başladılar. Çomar ve çakal seslerinden mürekkep bir sekizinci senfo-ni...

Sıkıyönetim komutanına düşen, İşkiptar'ı çağırıp:

"Neyine gerek senin tarih meselesi. Git, işkembe çorbası, ciğer tavası ile uğraş bire more!." demekti. Ama bizim Filibeli Rıza, yani General Ali Rıza Artunkal öyle yapmadı; sivil polis vasıtasıyla beni çağırttı.

Sivil polisin de telâşı malûm... Bu haberi bana iletecek olan memur gece geç vakit gelerek bizim kaleyi, yani Maltepe’deki evi kuşattı. Ben de karşılık tedbir almakta gecikmedim. Karanlıkta birbirimizi gözetle-dik. Bir defa huruç hareketi yaptım. Düşman ricat etti. Fakat pusuya düşmemek için takibe girişmedim. Kaleye çekildim. Düşman da biraz gerileyerek o geceyi Maltepe karakolunda geçirdi. Doğrusu iki tarafın da haber alma servisleri mükemmel işliyordu.

O zaman ben Halk Partisi devletine karşı müstakil bir devlettim. Al-manların Balkanlara indiği ve Türkiye’ye saldırmalarına muhakkak di-ye bakıldığı bir zamanda benim hazırlık yaptığımı ve ilk çağırılışta sır-tıma geçireceğim bir çantaya iğne ipliğe kadar her şeyi doldurduğumu gören zevcem:

- "Hani sen müstakil devlettin? Türkiye’nin girişeceği savaştan sana ne?"

Diye sormuş, ben de:

- "Türkiye’nin müttefiki olarak harbe katılacağım!"

Devamı