|
Cevabını
vermiştim.
Adama kırk gün deli deseler deli olurmuş; müstakil devlet
olduğunu kırk ay söyleyene şakadan da olsa inanılır. Bir gün
Boğaziçi Lisesinden çıkıp Köprüye giden tramvaya bindiğim zaman
birisi nazikâne selâm vererek:
- "Müstakil bir devletin yeri olmalıdır."
Diye yerini bana bıraktı. Bu, Allah selâmet versin, aynı lisenin
müdür yardımcılarından ve edebiyat öğretmenlerinden nükteci bir
arkadaş olan Enver’di.
İşte bu müstakil devleti, Halk Partisinin sıkıyönetimi görüşmeğe
çağı-rıyor, sivil polisi bu işe memur ediyordu.
Sivil polislerin doğru söylemeyerek kandırarak iş gördükleri bir
haki-kat... Bunu taktik olarak yapıyorlar. Edirne meselesi
yüzünden birinci şubede sabahladığım gece, o gün tevkif yapan
memurların 95 birbir-lerine anlattıklarından hep aynı taktiği
kullandıklarını öğrenmiştim. Meselâ biri, Emniyet Müdürlüğüne
getirilmesi gereken adamın evine sabahleyin erkenden gitmiş,
kapıyı açan hizmetçiye: "Arkadaşıyım, mühim bir şey
söyleyeceğim, uyandırın!" demiş...
Be mübarek! Doğruyu söylesen günaha mı girersin? Polis olduğunu
söylersen, öteki damdan falan, kaçar mı?
Doğrusu şu ki, Halk Partisi polisiyle bir defa temas edenin
polise ve dolayısıyla resmî makamlara güveni kalmıyordu.
Sicilli, sabıkalı hırsız-la aydın bir insana yapılacak muameleyi
birbirine karıştıran polis, böylelikle hükümetin milletle
arasını soğuttuğunun farkına bile var-mıyordu.
Bana haber vermeğe gelen polis de sıkılmasa, ertesi günü
sıkıyönetim komutanlığına götürmek için beni o geceden tevkife
kalkabilirdi.
Ertesi sabah erken kapı çalındı. Zaten bekliyordum. Gideceğim
treni kendisine söyledim. Ben trene binerken o da başka bir
vagona atlıyor-du. Vatandaş, polisi, daima koruyucu bir kuvvet
olarak görmelidir. Hal-buki daima bir baskı kuvveti olarak
görmeğe alışmıştı. Bu psikolo-jik noktayı Halk Partisi asla
anlamadı. Zaten neyi anladı ki?
Sıkıyönetim komutanı Korgeneral Ali Rıza Artunkal'ın karşısına
çıktım. Yanında kurmay başkanı bir yarbayla bir de binbaşı
vardı. Beni neza-ketle karşıladı. Önce hal ve hatır sordu. Fakat
nezaketinin zorlama olduğu belliydi. Çünkü "siz" diye başlayıp
"sen" diye bitiriyordu.
Bir aralık söz benim "Dalkavuklar Gecesi" romanına geldi ve
sayın komutan şu şahane sözlerle beni cidden habtetti:
- "Sen kendini kurnaz sanıyorsun ama biz senden daha kurnazız.
Ro-mandaki şahıs isimleri ters okunduğu zaman hakikî birer isim
çıktığını anlamadık mı sanıyorsun?"işte, benim bütün gizli
maksatlarımı aydın-lığa çıkaran ışıldak gibi bir zekâ
karşısındaydım. Derhal Yusuf Ziya Or-taç'ın başından geçen bir
vakayı hatırladım:
Yusuf Ziya, iki yerli komünist için "Marksın piçleri" diye bir
yazı yaz-mış; general de kendisini çağırarak: "Herkesin babasını
böyle işlere karıştırma!" diye öğüt vermiş...
Anlaşılıyordu ki sıkıyönetim komutanı olan bu kurmay general
ömrün-de "Marks" diye bir şey duymamış, bunu hakikaten o iki
herifin öz ba-bası sanmış...
General benimle konuşup bilgiçlik satmağa başlayınca ben de
Nizâm-ı Alem tayfasından
|