TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

12

Cevabını vermiştim.

Adama kırk gün deli deseler deli olurmuş; müstakil devlet olduğunu kırk ay söyleyene şakadan da olsa inanılır. Bir gün Boğaziçi Lisesinden çıkıp Köprüye giden tramvaya bindiğim zaman birisi nazikâne selâm vererek:

- "Müstakil bir devletin yeri olmalıdır."

Diye yerini bana bıraktı. Bu, Allah selâmet versin, aynı lisenin müdür yardımcılarından ve edebiyat öğretmenlerinden nükteci bir arkadaş olan Enver’di.

İşte bu müstakil devleti, Halk Partisinin sıkıyönetimi görüşmeğe çağı-rıyor, sivil polisi bu işe memur ediyordu.

Sivil polislerin doğru söylemeyerek kandırarak iş gördükleri bir haki-kat... Bunu taktik olarak yapıyorlar. Edirne meselesi yüzünden birinci şubede sabahladığım gece, o gün tevkif yapan memurların 95 birbir-lerine anlattıklarından hep aynı taktiği kullandıklarını öğrenmiştim. Meselâ biri, Emniyet Müdürlüğüne getirilmesi gereken adamın evine sabahleyin erkenden gitmiş, kapıyı açan hizmetçiye: "Arkadaşıyım, mühim bir şey söyleyeceğim, uyandırın!" demiş...

Be mübarek! Doğruyu söylesen günaha mı girersin? Polis olduğunu söylersen, öteki damdan falan, kaçar mı?

Doğrusu şu ki, Halk Partisi polisiyle bir defa temas edenin polise ve dolayısıyla resmî makamlara güveni kalmıyordu. Sicilli, sabıkalı hırsız-la aydın bir insana yapılacak muameleyi birbirine karıştıran polis, böylelikle hükümetin milletle arasını soğuttuğunun farkına bile var-mıyordu.

Bana haber vermeğe gelen polis de sıkılmasa, ertesi günü sıkıyönetim komutanlığına götürmek için beni o geceden tevkife kalkabilirdi.

Ertesi sabah erken kapı çalındı. Zaten bekliyordum. Gideceğim treni kendisine söyledim. Ben trene binerken o da başka bir vagona atlıyor-du. Vatandaş, polisi, daima koruyucu bir kuvvet olarak görmelidir. Hal-buki daima bir baskı kuvveti olarak görmeğe alışmıştı. Bu psikolo-jik noktayı Halk Partisi asla anlamadı. Zaten neyi anladı ki?

Sıkıyönetim komutanı Korgeneral Ali Rıza Artunkal'ın karşısına çıktım. Yanında kurmay başkanı bir yarbayla bir de binbaşı vardı. Beni neza-ketle karşıladı. Önce hal ve hatır sordu. Fakat nezaketinin zorlama olduğu belliydi. Çünkü "siz" diye başlayıp "sen" diye bitiriyordu.

Bir aralık söz benim "Dalkavuklar Gecesi" romanına geldi ve sayın komutan şu şahane sözlerle beni cidden habtetti:

- "Sen kendini kurnaz sanıyorsun ama biz senden daha kurnazız. Ro-mandaki şahıs isimleri ters okunduğu zaman hakikî birer isim çıktığını anlamadık mı sanıyorsun?"işte, benim bütün gizli maksatlarımı aydın-lığa çıkaran ışıldak gibi bir zekâ karşısındaydım. Derhal Yusuf Ziya Or-taç'ın başından geçen bir vakayı hatırladım:

Yusuf Ziya, iki yerli komünist için "Marksın piçleri" diye bir yazı yaz-mış; general de kendisini çağırarak: "Herkesin babasını böyle işlere karıştırma!" diye öğüt vermiş...

Anlaşılıyordu ki sıkıyönetim komutanı olan bu kurmay general ömrün-de "Marks" diye bir şey duymamış, bunu hakikaten o iki herifin öz ba-bası sanmış...

General benimle konuşup bilgiçlik satmağa başlayınca ben de Nizâm-ı Alem tayfasından

Devamı