|
4. Bölüm
SABAHATTİN ALI İLE TANIŞMA
Vaktiyle ciddi bir milliyetçi dernek olan "Türk ocağı"nda biz, o
zamanki gençler 1926'da "Kızıl Elma" adı ile bir oda
açtırmıştık. Ocak üyesi ol-mayan gençler, bilhassa mektepliler
bu odaya gelecek, Türkçü fikir-lerle aşılanacaktı. Ocağın faal
olan bölümü de hemen hemen bu oda-dan ibaretti. Yüksek tahsil
görmemiş, fakat iyi bir hatip olan ocak baş-kanı Hamdullah Suphi
bol bol nutuk çeker ve çok defa aynı şeyleri söylerdi.
- "Arkadaşlar! Orta Asya’daki Kırgız’la Anadolu’daki Türk
arasına siyasî sınırlar girmekle bunlar birbirinden ayrılmaz.
Bir ormandaki ağaçların aralarına duvar çekerek onların
gövdelerini ayırabilirsiniz. Fakat duvarın üstünden dalları
toprağın altından kökleri birbirini ku-caklar..."
Yahut da:
- "Arkadaşlar! Tuna' dan Sakarya'ya doğru dört harp, dört
muhaceret gördüm..." vesaire.
Peki ama o dört harp olurken sen neredeydin? Yaşın askerlik
yaşıydı. Hangi birinde eline silâh alarak cephede bulundun?
İşte Hamdullah Suphi buna cevap veremez. Hattâ Kırgızlar nerede
oturur diye sorsanız ona da cevap veremez. Ama ne çıkar? Bir
şeyden bahsetmek için onu bilmeğe lüzum var mı? Öyle olsa
dünyada büyük bir sessizlik olurdu. Bizim Kızıl Elma odasında
ise heyecanlı tartışma-lar yapılırdı.
O sırada İstanbul Erkek Muallim Mektebinde öğrenci olan
Sabahattin Ali'yi burada tanıdım. Sırası gelmişken şunu da
söyleyeyim ki bu kişi-nin ikinci adı "Ali"dir. "Âli" değildir.
Halbuki umumiyetle adı "Sabahat-tin Ali" şeklinde yazılıp
söylenmektedir.
Bu umumî yanlış, halk efendimizin "Hasan Âli" ile "Sabahattin
Ali"yi birbirine karıştırmasından veya onları akraba ve hattâ
kardeş sanma-sından doğmaktadır.
Sabahattin Ali konuşkan, şaklaban ve komiksel bir gençti. Daima
mü-balâğalı ve yalanla karışık konuşurdu. Şairdi de. Zaten bizim
memle-kette şair olmayan kim var? Şairlerle şair adaylarının
toplamı Türki-ye'nin nüfusundan daima yarım milyon fazladır.
Çünkü ana karnında bulunan yarınki vatandaşlar da birer şair
adayıdır.
Sabahattin Ali okulunu bitirdi. Bir köye öğretmen gitti. Tatilde
İstan-bul'a döndüğü zaman ben Yüksek Öğretmen Okulunda edebiyat
talebesiydim. Türk meşhurlarından Orhan Saik Gökyay, Nihat Sami
Banarlı, Ziya Karamuk, Pertev Naili Boratav, Tahsin Banguoğlu,
Ekrem Reşit ve Kenan Hulusi Edebiyat Fakültesinde sınıf
arkadaşlarımdı. Son üçü müstesna, ötekiler aynı yüksek öğretmen
okulunda idiler.
Biz tatilde de mektepte kalırdık. Sabahattin Ali Beni bir iki
kere ziyaret etti ve ikinci gelişinden sonra bütün
arkadaşlarımla senli benli oldu. Laubali idi. Felsefe
şubesindeki bir kıza âşıktı. Fakat bu aşkı duy-mayan kalmamıştı.
Belki İsmet İnönü bile duymuştu. Çünkü Sabahat-tin Ali geveze,
zevzek, boşboğaz bir çocuktu. Zannederim Bulgaris-tan’a kaçarken
öldürülmesinde de bu boşboğazlığın rolü vardır.
Zeki ve çalışkan olmakla beraber ruh bakımından çok zayıftı.
Ahlâk ve şeref duygularına gülerdi. Vatan ve şeref için ölüp
tarihe geçmiş olanlara "Lâyemut enayiler" derdi. Soyadı olarak
bön ve altın demek olan (Alı) yı alması da herhalde
orijinallikten çok şerefe ve itibara yan çizmenin neticesidir. |