|
Bir şeyler
olmak isterdi. Bütün iradesiz insanlar gibi yükselmek için
al-çalmağa her an hazırdı.
O sırada Almanya’ya Alman dil ve edebiyatını öğrenmek ve dönüşte
almanca öğretmeni olmak üzere talebe göndermek kararı
verilmişti. İmtihan açıldı. Sabahattin Ali de katıldı, kazandı,
Almanya’ya gitti.
İşte onun hayatını mahveden facia burada başladı. Meğer birtakım
huyları varmış. Bu gibi huylara karşı çok sert davranan Hitler
rejimi, Sabahattin Ali'yi Almanya’dan çıkardı. O da Türkiye’ye
döndü. Tabiî bizim bu gibi şeylerden henüz haberimiz yok,
kendisini karşıladık. Alıp Yüksek Öğretmen Okuluna getirdik.
"Yüksek Öğretmen Okulu", o zamanki adı ile 'Yüksek Muallim Mekte-bi",
otel mi idi diyeceksiniz. Otel de ne kelime? Tekke gibi bir
şeydi. Herhangi bir öğrenci, geceleyin bir tanıdığım getirir,
yemek yedirir, hattâ boş yatakların birinde yatırırdı bile. Her
gece, okula dönmemiş olan bir iki kişi mutlaka bulunurdu. Ben
bir sabah uyanınca bizim ya-takhanede (4-10 kişilik yatakhaneler
vardı) bir yabancı görmüş, biraz sonra giyinen bu yabancının bir
harbiyeli olduğuna hayretle şahit ol-muştum.
Sabahattin Ali'yi bizim tekkeye getirdik. Fakat bir gece
yatırmakla iş bitecek gibi değildi. Çünkü kovulmuş, beş parasız
kalmıştı. O zaman okul müdürü Hâmit Ongunsu idi. Hani şu 30
yıllık ve ordinaryüs olduğu halde bir tek eseri bulunmayan, nevi
şahsına münhasır, fevkalâde orijinal profesör..
İçimizden biri, galiba Pertev Naili, ona söyledi. Sabahattin
Ali'nin okul-da yatıp kalkmasına, yiyip içmesine razı oldu.
Hâmit Ongunsu böyle konçinaları korumasını pek severdi.
Sabahattin Ali postu tekkeye serdi. Onu bizim yatakhaneye aldık.
Doğrusu küfranda bulunmadı: Bizi aylarca güldürdü.
Kendisinden Almanya’daki vakanın aslını feslini sorduk. Bir
şövalyelik hikâyesi anlattı: Barbar Türkler diyen bir Alman
çocuğunu doğduğunu söyledi. Sabahattin gibi bir ödleğin bu
anlattıklarına inanmak biraz güçtü. Ama yabana ülkede bulunuşu
belki vatanperverlik damarlarını harekete getirmiştir diye
düşündük. Şüphemizin o da farkında idi. Bir masal daha uydurarak
zaferinin hikâyesini berkitti: Almanlar o sırada Kanunî Sultan
Süleyman’ın Almanya’ya o muhteşem ve heybetli seferlerini
okuyorlarmış. Onun tesirinde kalarak hep birden Sabahat-tin
Ali'ye yüklenip hakkından gelememişler.
Sabahattin Ali konuşurken biz sözlerindeki hakikat payına değil,
yalnız komikliğine dikkat ettiğimiz için, Almanların onu, Kanunî
Sultan Süley-man ordusunun kahraman askerleriyle bir
tutmasındaki akıl almaz aykırılığa ehemmiyet vermemiştik. Meğer
işin içinde iş varmış ama bilir miydik?
Artık onun için bir havailik çağı başlamıştı. Şurada burada
geziyor, işin kötüsü Nâzım Hikmetof'la da temas ediyordu. Bütün
zayıf ve tatmin olunmamış insanların başına gelen şey, sonunda
Sabahattin Ali'nin de başına geldi: Felâketinin suçunu cemiyete
yükleyerek cemiyete düş-man oldu ve onun ayakta durmasını
sağlayan değerlere saldırdı. Ce-miyete düşman olmuştu ya, onun
başında bulunanlara da elbet düş-man olacaktı. Bu sebeple bir
manzume yazarak zamanın Cumhurbaş-kanını ve bakanlarını
hicvetti. Bize de okuduğu hicviyeden:
İsmet girmedi mi daha kodese, Kel Aliden hesap sorulmuş mudur
beyti aklımda kaldı: Buradaki "İsmet" devrin başbakanı İsmet
İnönü, Kel Ali de Bayındırlık Bakanı ve İstiklâl Mahkemesi
Başkam Ali Çetin-kaya'dır. |