TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

19

Bir şeyler olmak isterdi. Bütün iradesiz insanlar gibi yükselmek için al-çalmağa her an hazırdı.

O sırada Almanya’ya Alman dil ve edebiyatını öğrenmek ve dönüşte almanca öğretmeni olmak üzere talebe göndermek kararı verilmişti. İmtihan açıldı. Sabahattin Ali de katıldı, kazandı, Almanya’ya gitti.

İşte onun hayatını mahveden facia burada başladı. Meğer birtakım huyları varmış. Bu gibi huylara karşı çok sert davranan Hitler rejimi, Sabahattin Ali'yi Almanya’dan çıkardı. O da Türkiye’ye döndü. Tabiî bizim bu gibi şeylerden henüz haberimiz yok, kendisini karşıladık. Alıp Yüksek Öğretmen Okuluna getirdik.

"Yüksek Öğretmen Okulu", o zamanki adı ile 'Yüksek Muallim Mekte-bi", otel mi idi diyeceksiniz. Otel de ne kelime? Tekke gibi bir şeydi. Herhangi bir öğrenci, geceleyin bir tanıdığım getirir, yemek yedirir, hattâ boş yatakların birinde yatırırdı bile. Her gece, okula dönmemiş olan bir iki kişi mutlaka bulunurdu. Ben bir sabah uyanınca bizim ya-takhanede (4-10 kişilik yatakhaneler vardı) bir yabancı görmüş, biraz sonra giyinen bu yabancının bir harbiyeli olduğuna hayretle şahit ol-muştum.

Sabahattin Ali'yi bizim tekkeye getirdik. Fakat bir gece yatırmakla iş bitecek gibi değildi. Çünkü kovulmuş, beş parasız kalmıştı. O zaman okul müdürü Hâmit Ongunsu idi. Hani şu 30 yıllık ve ordinaryüs olduğu halde bir tek eseri bulunmayan, nevi şahsına münhasır, fevkalâde orijinal profesör..

İçimizden biri, galiba Pertev Naili, ona söyledi. Sabahattin Ali'nin okul-da yatıp kalkmasına, yiyip içmesine razı oldu. Hâmit Ongunsu böyle konçinaları korumasını pek severdi.

Sabahattin Ali postu tekkeye serdi. Onu bizim yatakhaneye aldık. Doğrusu küfranda bulunmadı: Bizi aylarca güldürdü.

Kendisinden Almanya’daki vakanın aslını feslini sorduk. Bir şövalyelik hikâyesi anlattı: Barbar Türkler diyen bir Alman çocuğunu doğduğunu söyledi. Sabahattin gibi bir ödleğin bu anlattıklarına inanmak biraz güçtü. Ama yabana ülkede bulunuşu belki vatanperverlik damarlarını harekete getirmiştir diye düşündük. Şüphemizin o da farkında idi. Bir masal daha uydurarak zaferinin hikâyesini berkitti: Almanlar o sırada Kanunî Sultan Süleyman’ın Almanya’ya o muhteşem ve heybetli seferlerini okuyorlarmış. Onun tesirinde kalarak hep birden Sabahat-tin Ali'ye yüklenip hakkından gelememişler.

Sabahattin Ali konuşurken biz sözlerindeki hakikat payına değil, yalnız komikliğine dikkat ettiğimiz için, Almanların onu, Kanunî Sultan Süley-man ordusunun kahraman askerleriyle bir tutmasındaki akıl almaz aykırılığa ehemmiyet vermemiştik. Meğer işin içinde iş varmış ama bilir miydik?

Artık onun için bir havailik çağı başlamıştı. Şurada burada geziyor, işin kötüsü Nâzım Hikmetof'la da temas ediyordu. Bütün zayıf ve tatmin olunmamış insanların başına gelen şey, sonunda Sabahattin Ali'nin de başına geldi: Felâketinin suçunu cemiyete yükleyerek cemiyete düş-man oldu ve onun ayakta durmasını sağlayan değerlere saldırdı. Ce-miyete düşman olmuştu ya, onun başında bulunanlara da elbet düş-man olacaktı. Bu sebeple bir manzume yazarak zamanın Cumhurbaş-kanını ve bakanlarını hicvetti. Bize de okuduğu hicviyeden:

İsmet girmedi mi daha kodese, Kel Aliden hesap sorulmuş mudur beyti aklımda kaldı: Buradaki "İsmet" devrin başbakanı İsmet İnönü, Kel Ali de Bayındırlık Bakanı ve İstiklâl Mahkemesi Başkam Ali Çetin-kaya'dır.

Devamı