|
olduğu için
değil, hâtıra kabilinden arz ediyorum. Gel de ırkçı olma!
Üç silâhşor, yıkıcı silâhlarını Türkçülüğe yöneltip ateş açarak
tozu du-mana kattılar. Bir ara göz gözü görmedi. Duman
sıyrıldıktan sonra bir de baktılar ki silâhlan geri tepmiş ve
kendilerinin yüzü gözü kapka-ra olmuştur. Meğer tabancalarındaki
barut, barut değil, kömür tozu imiş...
Piyesin perdecileri de vardı. Rejisörden ve müelliften aldıkları
işarete göre perdeyi açıp kapayan, fakat dramın heyecanıyla
şaşırarak kendi-lerini de sahnede, üç kahramanla birlikte
göstermekten geri kalmayan muhterem ve muhteşem perdeciler...
Baş perdeci: Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Sabit Noyan ve
yamak-ları: Duruşma Yargıcı Birinci Sınıf Askeri Hâkim Cevdet
Erkut, Bir Nu-maralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı General Ziya
Yazgan ve Savcı Beşinci Sınıf Askerî Yargıç Kâzım Alöç.
Ya alkışçılar? Devlet Radyosu ve basın... Basın yani dördüncü
kuvvet.. Halkın, hakkın, umumî fikrin aynası olan basın: piyesi
müellifi ve reji-sörü çılgınca, coşkunca alkışlıyordu.
Samimî düşünceleri ve vicdanî kanaatleri böyle olduğu için mi?
Adam sen de... Samimiyet Hayatın en büyük tedbirsizliği, vicdan
ise romantik bir kuruntudan ibarettir. Menfaatten ne haber?
Hani hak bellenen bir yola yalnız gidilecekti? Canım, yalnız
dedikse o kadar da yalnız değil ya... Korku, dağları bekler...
Gideceğiz.. Gideceğiz ama Millî Şefin buyruğu ile ve
banknotlarla birlikte gidece-ğiz. O halde yaşasın cumhuriyet,
inkılâp, altı ok vesaire...
Dramın unsurları bununla bitmiş olmuyor. Onun bir de zoraki
figüran-ları var: Sanık Türkçüler.. Onlar kendilerine Türkçü
diyor ama meğer yanlış söylüyorlarmış. Asıl Türkçü meğer Falih
Rıfkı Atay değil miymiş? Meğerse bunlar faşist, gardist, vatan
hainleri imiş de kimse-nin haberi yokmuş... Bu gardistler
Almanlarla birleşerek Millet Mecl-isini devireceklermiş...
Hepsi iyi, hoş ama şu son fıkra biraz açıklanmağa muhtaç: Demek
1944'te bir de Millet Meclisi varmış... Acayip!.
Sözü uzatmayalım. Sonunda şu oldu ki figüranlar kendilerine
verilen rolleri yapmadılar. Delikte gizlenmiş olan suflörün
iğrenç yüzünü görmüşlerdi. Üç silâhşorun, kılıç tutmasını
bilmedikleri için havaya sa-vurdukları ızgara şişlerine,
şakşakçıların bütün yırtınmalarına ve perdecilerin ikide bir
perdeyi açıp kapamalarına rağmen figüranlar, suflörün
söylediklerini tekrarlamadılar.
Müellifin şekeri arttı, kahramanların ipliği pazara çıktı.
Besili rejisöre inme indi. Perdeciler kaçacak delik aradılar.
Şakşakçılar... Malûm...
Piyes yarıda kalmış, paradi seyircileri ise hakikati anlamıştı.
TANIMALAR VE TANIŞMALAR
Yazdığım
kitap hem bir hâtırat, hem bir tarihtir. Kısa bir zaman için
Türkiye’yi çalkandıran Irkçılık Turancılık meselesi fikir
tarihimiz bakımından olduğu kadar siyasî tarih yönünden de
incelenmeğe değer çaptadır Vaka’nın içinde yaşamış bir insan
olarak bu yazdıklarım, gelecek yüzyılın tarihçisi için ana
kaynaklardan biri olacaktır.
Her tarih, maksada girmeden önceki hazırlayıcı bir bölümle
başlar. Ben de öyle
|