TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

2

olduğu için değil, hâtıra kabilinden arz ediyorum. Gel de ırkçı olma!

Üç silâhşor, yıkıcı silâhlarını Türkçülüğe yöneltip ateş açarak tozu du-mana kattılar. Bir ara göz gözü görmedi. Duman sıyrıldıktan sonra bir de baktılar ki silâhlan geri tepmiş ve kendilerinin yüzü gözü kapka-ra olmuştur. Meğer tabancalarındaki barut, barut değil, kömür tozu imiş...

Piyesin perdecileri de vardı. Rejisörden ve müelliften aldıkları işarete göre perdeyi açıp kapayan, fakat dramın heyecanıyla şaşırarak kendi-lerini de sahnede, üç kahramanla birlikte göstermekten geri kalmayan muhterem ve muhteşem perdeciler...

Baş perdeci: Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Sabit Noyan ve yamak-ları: Duruşma Yargıcı Birinci Sınıf Askeri Hâkim Cevdet Erkut, Bir Nu-maralı Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı General Ziya Yazgan ve Savcı Beşinci Sınıf Askerî Yargıç Kâzım Alöç.

Ya alkışçılar? Devlet Radyosu ve basın... Basın yani dördüncü kuvvet.. Halkın, hakkın, umumî fikrin aynası olan basın: piyesi müellifi ve reji-sörü çılgınca, coşkunca alkışlıyordu.

Samimî düşünceleri ve vicdanî kanaatleri böyle olduğu için mi? Adam sen de... Samimiyet Hayatın en büyük tedbirsizliği, vicdan ise romantik bir kuruntudan ibarettir. Menfaatten ne haber?

Hani hak bellenen bir yola yalnız gidilecekti? Canım, yalnız dedikse o kadar da yalnız değil ya... Korku, dağları bekler... Gideceğiz.. Gideceğiz ama Millî Şefin buyruğu ile ve banknotlarla birlikte gidece-ğiz. O halde yaşasın cumhuriyet, inkılâp, altı ok vesaire...

Dramın unsurları bununla bitmiş olmuyor. Onun bir de zoraki figüran-ları var: Sanık Türkçüler.. Onlar kendilerine Türkçü diyor ama meğer yanlış söylüyorlarmış. Asıl Türkçü meğer Falih Rıfkı Atay değil miymiş? Meğerse bunlar faşist, gardist, vatan hainleri imiş de kimse-nin haberi yokmuş... Bu gardistler Almanlarla birleşerek Millet Mecl-isini devireceklermiş...

Hepsi iyi, hoş ama şu son fıkra biraz açıklanmağa muhtaç: Demek 1944'te bir de Millet Meclisi varmış... Acayip!.

Sözü uzatmayalım. Sonunda şu oldu ki figüranlar kendilerine verilen rolleri yapmadılar. Delikte gizlenmiş olan suflörün iğrenç yüzünü görmüşlerdi. Üç silâhşorun, kılıç tutmasını bilmedikleri için havaya sa-vurdukları ızgara şişlerine, şakşakçıların bütün yırtınmalarına ve perdecilerin ikide bir perdeyi açıp kapamalarına rağmen figüranlar, suflörün söylediklerini tekrarlamadılar.

Müellifin şekeri arttı, kahramanların ipliği pazara çıktı. Besili rejisöre inme indi. Perdeciler kaçacak delik aradılar. Şakşakçılar... Malûm...

Piyes yarıda kalmış, paradi seyircileri ise hakikati anlamıştı.

TANIMALAR VE TANIŞMALAR

Yazdığım kitap hem bir hâtırat, hem bir tarihtir. Kısa bir zaman için Türkiye’yi çalkandıran Irkçılık  Turancılık meselesi fikir tarihimiz bakımından olduğu kadar siyasî tarih yönünden de incelenmeğe değer çaptadır Vaka’nın içinde yaşamış bir insan olarak bu yazdıklarım, gelecek yüzyılın tarihçisi için ana kaynaklardan biri olacaktır.

Her tarih, maksada girmeden önceki hazırlayıcı bir bölümle başlar. Ben de öyle

Devamı