TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

28

nerden anlayacak? Bugünkü gençler bu gibi fikir meselelerinden gayet mütevazı, münzevi ve çekingen bir öğretmendi. Sırası gelmişken Ma-arif Vekili sayın Celâl Yardımcı' ya şunu haber vereyim ki bu Fevziye Abdullah, lisede bırakılması değil profesör yapılması gereken bir bilgindir. Tanzimat çağı ve sonrası edebiyatının en büyük uzmanıdır. Sayın Celâl Yardımcı yetkisini, otoritesini kullanarak onu doğrudan doğruya bu kürsünün profesörlüğüne getirirse memlekete ve edebi-yatımıza büyük hizmet etmiş olur. Fevziye Abdullah bu kürsüye imtihanla getirilemez. Çünkü onu imtihana çekebilecek kimse yoktur. O, kendisini imtihan edecek olanlara daha yıllarca hocalık edebilir.

Fevziye Abdullah'ın bu meziyetlerini nereden bildiğim sorulacak. Onu da arz edeyim:

Ben, Türkiyat Enstitüsünde asistanken Fevziye Abdullah edebiyat ta-lebesiydi. Bizim üstat Köprülüzade, Barthold'dan "tamamıyla bihaber olarak" mühim ilmî keşfiyatla meşgul bulunduğu için çok defa derse gelmez, telefon ederek; "Nihal, sen derse bakıver" derdi. Ben de yet-kim olmadığı halde derslere bakıverirdim. İşte Fevziye Abdullah'ı o zaman tanıdım. Ciddi ve çalışkandı. Anlamadığı noktayı öğrenmeden bırakmazdı. Bu sistemli çalışmalar, yemişini vermekte gecikmedi. Me-zun olduktan sonra yayınladığı kitaplar ve makaleler, o konularda ya-zılanların en mükemmelidir. Eserlerinden bazıları doktora tezi de olur, doçentlik tezi de olur. Bugünkü profesörler arasında onunkiler ayarın-da eserleri olan azdır. Bu sebeple kendisinin son çağ Türk edebiyatı kürsüsüne getirilmesini millî menfaat gereklerinden sayıyorum.

Sayın Yardımcı bu teklifimi kabul etmezse, günün birinde Maarif Vekili olduğum takdirde ilk yapacağım işin bu olacağını bildireyim. Sen de Maarif Vekili olabilir misin diyecekler. Niçin olmasın? İsmet İnönü Cumhur Başkanı olduktan sonra ben neden Maarif Vekili olmayayım?

İşte bu kadar ciddi olan Fevziye Abdullah'ın adı, bu kadar ciddi gözük-meyen bir işe karışınca onun da gizli derneğe girip girmediğini sorup menfi cevap aldım. Velhasıl bu bir sürü birbirini tutmayan sözler şüp-helerimi canlandırdı.

Orhan Türkkan kendisini ve sözlerini şüpheyle karşıladığımı görünce taktiği değiştirdi. Kendilerinin, vaktiyle yayınlamış olduğum Atsız Mecmua ve Orhun'dan millî feyiz aldıklarını, kendi çıkaracakları Erge-nekon'un da Atsız Mecmua ve Orhun yolunda gideceğini söyledi. Son-ra programlarını anlattı. Bu "Muhayyelât-ı Aziz Efendi" kabilinden bir şeydi. Felsefe, içtimaiyat, ruhîyat, tarih, şiir, roman, siyaset alanında yüzlerce eser yazılacak falan...

Nihayet uzun konuşmaların gayesine vardık: Benden yazı istedi. He-nüz kendilerini tanımadığımı, yazı verebilmek için dergilerim görme-min şart olduğunu söyledim. O zaman:

- "Atsız Mecmua'da çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize ala-bilir miyiz?" diye sordu. "Alabilirsiniz" dedim. Görüşme sona erdi.

Bir müddet sonra Avrupa şehirlerinin birisin den bir kart aldım. "Reha Oğuz Türkkan" imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardeşiydi. Gözlerini tedavi için gittiği, Avrupa'dan Ankara'ya döndük-ten sonra da mektuplar yazmağa, Ergenekon hakkında izahat verme-ye, Türkçülük için ne şekilde çalışmaya hazırlandıklarından bahsetme-ye

Devamı