TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

29

başladı. O da gizli dernekten dem vuruyor, büyük tasarılardan söz açıyordu. Halbuki ben gizli derneğin de, onun başkam diye tanıtılan Avni Motun'un da hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü tanın-mış Kun Yabgusu "Mete"nin adının daha doğru söylenişi olan "Mo-tun"u o zaman bizde birkaç Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri süren de Hüseyin Namık Orkun'du. Belliydi ki Hüseyin Namık'la temasta bulunup ondan da yazı almağa çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan öğrenmiş ve muhayyel bir Avni'nin sonuna ek-leyerek esrarlı bir şahsiyet yaratmıştı. Maksat, esrarlı bir hava mey-dana getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motun'un mutlak ve-kâletini alarak, onun adına söz yürütmekti.

10 Kasım 1938'de aylık "Ergenekon" dergisinin ilk sayısı çıktı. Bu ilk sayıda benim eski bir manzumem "Bozkurt" imzasıyla yayınlanmıştı. Kendilerine imzamın değiştirilmesi için yetki vermediğimden bu hare-ketleri üzerine derhal notlarım kırdım. Benden sıfır aldılar.

Sıfır aldılar da ne oldu diyeceksiniz. Hiç!.. Fakat hiç deyip de geçme-meli. Bu "hiç" her şeyin sonudur. Burada meşhur Osmanlı hikayesini hatırlamamak imkânsız. Hikâye şu:

Adamın biri gelip vezirin makamına oturmuş. Vezir onu görünce yarı hayret, yarı öfkeyle sormuş:

- "Kimsin?"

Adam gayet kayıtsız bir tavırla soruyu soru ile karşılamış:

- "Sen kimsin?"

Vezir şaşkın, cevap vermiş:

- "Vezirim!"
- "Sonra ne olacaksın?"
- "iki tuğlu vezir olacağım!"
- "Sonra?"
- "Sonra üç tuğlu vezir olacağım!"
- "Daha sonra?"
- "Daha sonra da sadrazam olacağım!"
- "Ondan sonra ne olacaksın?"

Vezir şaşırmış. Çünkü sadrazamlıktan sonra olacağı bir nesne yok.

- "Hiç" diye cevap vermiş. O zaman öteki gülümsemiş:

"Sen yıllarca çalıştıktan sonra hiç olacaksın. Ben şimdiden hiçim. Şim-di kim olduğumu anladın mı?"

Ben sıfır veredurayım, Reha Oğuz Türkkan "Birleşik dünya devleti"nin hariciye vekili olmaya lâyık bulunduğunu ispat edecek işlerle meşgul-dü. Meselâ "Atsız da bu gizli derneğe girmiş midir?" diye soranlara "E-vet" diyor, fakat "Kendisi böyle bir şeyden haberi olmadığını söylü-yor" denilince de "Mezun değildir, söyleyemez" cevabını veriyordu.

Bana yazdığı mektuplarda "Orhan Türkkan"dan bazen "küçük karde-şim" bazen "ağabeyim" diye bahsetmesi de bir hârika, hem de hâki-ra-i farika idi. Belki kendilerinden hangisinin büyük olduğunu bilmiyor-lardı, yahut da büyüklük, küçüklük izafi olduğuna göre içlerinden han-gisinin büyük sayılacağı hakkında daha karar vermemişlerdi. Fakat el-oğlu onların kararını bekler mi? İşte şüphem artmıştı. Tam bu sırada Ankara'daki Ziya Özkaynak'tan bir mektup

Devamı