TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

3

yapacağım. Okuyanların daha iyi anlaması, sebepsiz gibi görünen olayların aydınlanması için bir önünçle başlayacağım.


HALK PARTİSİNİ TANIYORUM

1930'da Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra Türkiyat Enstitüsüne asistan olmuştum. Halk Partisini bu sırada tanıdım. Şöyle ki: 1932 Temmuzunda Ankara’da toplanan Birinci Tarih Kongresi aklın ve ilmin asla kabul edemeyeceği bir hava içinde bocalar, Bayan Afetin Köprülü Fuat gibi tanınmış bir profesöre ders vermesi gibi hârikalara şahit olur ve sözüm ona yeni yeni ilim ufukları açıp yeni keşifler yaparken bir Halk Partili, ünlü profesör Zeki Velidi'yi hiç bir şey bilmemekle suçlan-dırdı ve: "Zeki Velidi Beyin Darülfünundaki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum" (1) dedi.

Türk tarihi üzerindeki otoritesi bütün dünyada tanınmış olan Zeki Velidi'yi teçhil eden bu nevzuhur bilgin, doktor Reşit Galip'ti. Kırkından sonra saz çalmağa başlayanların notaya ve usule pek aldırış etme-yecekleri muhakkak olmakla beraber doktor fazla ileri gitmiş, beni ve Zeki Velidi'nin diğer talebelerini, hatta talebesi olmayanları öfkelen-dirmişti (2). Diğer yedi kişiyle birlikte ona derhal bir telgraf çektim:

Biz ise Zeki Velidi'nin talebesi olmakta iftihar ederiz. Bir de Zeki Veli-di'ye yolladık:Tebrik ederiz.

Reşit Galip'e çekilen telgraf, kongrede bulunanların tabirince bomba gibi patladı. Belliydi ki Halk Partisi küçük sesleri bomba gürültüsü sa-nacak kadar ödlekti.

Kongre ve telgraf temmuz ayında olmuştu. Bizim bomba uğurlu gel-miş olacak ki, 19 eylül 1932'de Reşit Galip Maarif Vekilliğine getirildi. Devrimci olduğunu göstermeliydi. 13 Ağustos 1933 tarihine kadar sü-ren vekilliği sırasındaki en mühim icraatı, hiç şüphesi inkılâbı korumak kaygısı ile, beni asistanlıktan alarak Malatya ortaokuluna Türkçe öğ-retmeni diye tayin etmesi oldu (13 Mart 1933).

Halk Partisi ile tanışmağa başlıyordum. Nazik bir eda ile silindir şapka-sını çıkararak elini uzatmış ve kendisini takdim etmişti:

"Bendeniz Halk Partisi..."
Ben de nezakette ondan aşağı değildim..
"Teşerrüf ettim efendim..."

8 Nisan 1933'te Malatya'da vazifeye başladım. Ömür bir yerdi. Devle-tin kâğıt parasına pek itibar yoktu. Liraları, daha eksiğine çil Osmanlı kuruşlarıyla değiştiriyor, kahvelerde bu çilleri harcıyorduk. Kahve de-yip de geçmemeli... Okuldan çıkan öğretmenler soluğu kahvelerde alır hararetli tavla maçları yapılırdı. Garsonlar, tıkalı yoldan geçmek iste-dikleri zaman "Pardon" diye müsaade almasını biliyorlardı.

Halk Partisinin tedbirli ve feyizli idaresi sınıflarda da gözüküyordu. Trahomlu talebeler dershanelerin arka tarafındaki ayrı sıralarda otururlardı. Fakat biz ödev kâğıtlarım toplarken hepsini birbirine ka-rıştırmak ihtiyatsızlığım yapardık. Çocukların da ayrılığa pek aldırış et-tikleri yoktu.

Birbirlerinin sıralarına geçerlerdi. Öğrencileri trahomlu, trahomsuz di-ye ikiye ayırmak, milleti ikiye bölmek, belki de bir nevî ırkçılık olsa ge-rekti. Demokrat millet buna tahammül etmemekte haklıydı. İmtiyaz-sız, sınıfsız, kaynaşmış bir millet değil miydik? Trahom meselesinde de talebe birbiriyle, biz de talebeyle kaynaşıp gitmiştik.

Bir defa trahomla savaş doktoruna gittimdi. Gözlerim kanlanmıştı. O zaman hükümet pek müsamahakârmış... 1944'te olsaydı gözü kanlı, katil, faşist diye adamı tevkif ederlerdi.

Devamı