TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERİ VE ÇEKTİKLERİMİZ

 
 

 

 

4

Doktor rint bir adamdı. "Trahom bulaşıcı bir hastalıktır diye tedavi ediyoruz ama aldırma. Bulaşıcı olsa şimdiye kadar hepimize geçerdi." diye kestirip attı. Türkiye'de mikrop olmadığı hakkındaki nazariye doğru çıkıyordu.

Anlaşılan, mikrop denen hayvancağız güllük, gülistanlık yerlerden hoşlanıyordu; çöplük, çöpistanlıklara iltifat buyurmuyordu. Yahut da doktor İzzeddin Şadan'ın dediği gibi mikrop Pasteur'ün ve Koch'un uydurmasıydı. Kim görmüştü ki? Tanrının yaptığı gözle görülmeyen bu yaratık, insanın yaptığı mikroskopla mı görülecekti?

Malatya'da dört ay kadar kaldım. Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayinim şüphesiz bir yükselişti. Ekselans Halk Partisi bana:Yüksel ki yerin bu yer değildir, Öğretmen oluş hüner değildir.Diyordu.11 Eylül 1933'te Edirne'de işe başladım. Doğrusu Malatya'dan ayrılmak pek kolay değildi. Orada çok orijinal öğretmenler vardı. Orta okulun Rıza adında bir müdür yardımcısı vardı ki üç ay önceki gazeteleri okur ve bazı makaleleri deftere kopya ederdi. Günü gününe kopya etmeğe yetiştiremediği için o zaman üç aylık bir geri kalış olmuştu. Allah selâmet versin, hâlâ aynı metotla gidiyorsa şimdi İkinci Cihan Savaşma başlamış olmalıdır. Bir tabiiye öğretmeni "Saraç amca" vardı ki akşamlan iki kadeh içince tek başına "müteaddit ordulara karşı" harp ettiğinden bahsederdi. Fakat Edirne, Malatya'yı hiç aratmadı. Boru değil, Osmanlılara başkentlik etmiş şehirdi.
Yahudilerle çingeneler nüfusun yarısını teşkil ettiği, bakımsız olduğu halde yine de gösterişli bir Türk şehriydi. Ya o camiler, ya o Selimiye? Akşamları gönlüm uhreviyetle dolardı. Erkek Lisesi, Erkek Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Okulu birbirine pek yakın, âdeta bir sacayaktı, öğrenciler uyanık, öğretmenler kalabalık ve çoğu hiç olmazsa insanın iyi gününde iyi kimselerdi.Ucuzluğa da diyecek yoktu. Şimdi masal gibi gelecek ama, 2025 kuruşa mükemmel şekilde, âdeta sefahat yaparak bir öğün yemek kabildi.

Hiç unutmam: bir öğle vakti lokantada iki çatalla birden yemek yiyen bir adam görmüştüm. Yanlış anlaşılmasın, iki çatalla yemek yiyordu. Görülmeğe değer manzaraydı. O gövdeye göre dört çatalla da yese olurdu ama ben yine yadırgamıştım. Adamcağız 100 kuruştan fazla para ödeyip çıkmış, benim gibi 20 kuruşluk hovardaları şaşkına çevirmişti. Lokanta sahibinden öğrendik, mebusmuş, yani saylav. Doğrusu, Halk Partisine teşekkür etmeliydik. Ya bu adamın saylaviyetini alıp da büyükelçi diye bir yere gönderseydi? Malatya'da olduğu gibi Edirne'de de öğretmenlerin çoğu kendilerini içkiye vermişlerdi. Yalnızlık duygusu benliğimizi sarardı. Herhangi bir şarkı insanı duygulandırmağa yeterdi.


Edirne'nin Kapalı çarşısından ilk geçişimde şaşırmıştım. Dükkâncılar İstanbul Kapalı çarşısında olduğu gibi bağırıp çağırmıyor, müşteri kızıştırmıyorlardı. Meğer bütün dükkân
sahipleri Türk’müş... Demek hâlâ lonca zamanının ahlâkını yaşatıyorlardı.

Bir gün ortaklaşa bir duygunun dürtüsüyle bir toplantı yapıp milliyetçi bir dergi çıkarmak için konuştuk. Üç okulun hocalarından çoğu hazırdı. Derginin adı üzerinde tartışıldı. Bir iki kişi "Meriç" dedi. Lise müdürü Suut Kemal "İçten" olsun diye orijinal bir fikir attı. Bazıları da "Düşünce" yi beğendiler. Erkek Öğretmen Okulu müdürü Reşat Tardu işi şakaya vurdu: "Meriç kenarında içten bir düşünce olmaz mı?

Eh, serde Irkçılık, Turancılık var. Turancı bir teklif de benden: Orhun!

Ve arkasından şatafatlı bir savunma... Toplantımız o zamanki Millet Meclisivâri bir davranışla bitti: İttifakla kabul. Derginin sahibi ben olacaktım. Para işlerine Erkek Öğretmen Okulu hocalarından Ali Oğuz bakacak, İstanbul’da bastırılacaktı. Suut Kemal, Reşat Tardu, Ali O-ğuz.. Bu isimleri yazmak galiba ifşa kabilinden bir şey oldu. Ya 1962'de Halk Partisi iktidara gelir de faşist Atsız’la işbirliği yapanları sorguya çekerse... Bir defa yazmış bulunduğum için de artık geriye dönemem. Dönmenin her türlüsünden iğrenirim. O halde bu üç arka-daşa kendilerini kollamak kalıyor. Orhun'un ilk sayısı 5 kasım 1933'te çıktı.

Devamı